SON DAKİKA

#Uyum

HABER DEĞER - Uyum haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Uyum haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İskoçların sessiz mutluluk reçetesi: Coorie Haber

İskoçların sessiz mutluluk reçetesi: Coorie

İskoçların son yıllarda dünyaya yayılan yaşam yaklaşımı coorie, tam da bu noktada devreye giriyor. Coorie, mutluluğu “ulaşılacak bir sonuç” gibi değil; anla kurulan bağın doğal yan ürünü gibi ele alıyor. Coorie ne demek? İskoçça’da coorie; “sokulmak”, “sarılmak” gibi anlamlara geliyor. Ama buradaki sarılma yalnızca bir battaniyeye değil; yaşadığınız yere, iklime, topluluğa ve gündelik hayata bilinçli şekilde yakınlaşmak demek. Coorie’nin önerisi basit: Hayatı pürüzsüzleştirmeye çalışmak yerine, onunla uyumlanmayı öğrenmek. İskoçya’nın sert havası, uzun kışları, ani yağmurları… Coorie, bütün bu gerçekleri “engel” değil, yaşam ritmini kuran unsurlar olarak görür. Hygge ve Friluftsliv ile farkı ne? Kuzeyli yaşam felsefeleri sıkça yan yana anılıyor ama coorie’nin tonu farklı: Hygge (Danimarka) daha çok ev içi konfora odaklanır: sıcak içecek, yumuşak dokular, mum ışığı, iç mekân huzuru. Friluftsliv (Norveç) ise dışarıya, açık havada aktif olmaya yaslanır: yürüyüş, kamp, doğa sporu. Coorie, bu ikisinin kesiştiği yerde ama daha duygusal bir çizgide durur. Ne yalnızca “evin sıcaklığı”dır ne de doğayı “performans alanı”na çevirir. Coorie’nin özü şudur: bulunduğun yerle bağ kurmak ve mümkünse bunu paylaşmak. Hygge sıcaklık arar, friluftsliv hareket… Coorie ise aidiyet. Coorie’nin kalbi: doğayla temas ve sadelik Coorie, insanı doğadan ayrı bir varlık gibi konumlandırmaz. Doğa “kontrol edilecek” değil, günlük hayatın doğal uzantısıdır. Hava bozduğunda savaşmak yerine uyum sağlamak, coorie’nin temel refleksidir. Bu yaklaşım ister istemez sadeleşmeyi getirir: Daha az tüketmek, yereli seçmek, satın almak yerine onarmak, hız yerine ritim… Coorie’nin sadeliği bir yoksunluk değildir; dikkati azaltıp derinleştirmektir. Az ama anlamlı seçenekler, tanıdık çevreler, küçük ama sürekli temaslar… Mutluluk bazen eklediklerimizden değil, çıkarabildiklerimizden doğar. İskoçya’nın vahşi doğasında coorie Coorie’yi anlamanın en kısa yolu İskoçya’nın yükseklerine bakmaktır. Dağlar burada “manzara” değil; insanı ölçüsüne çeken, kendi havasını yaratan dev varlıklar gibidir. Haziran’da kar, birkaç dakikada görüşü yutan sis, yön değiştiren rüzgâr… Hepsi sıradan. Bu coğrafyada insan merkezli bir düzen yok; yollar, yapılar, yaşam doğaya göre şekillenmiş. Coorie de bunu kabul ettirir: Islanmak, üşümek, yorulmak; hayatın dışına atılacak “kötü parçalar” değil, deneyimin parçasıdır. Bothy’ler: paylaşımın mimari hâli İskoçya’da yürüyüş rotalarında küçük taş kulübelerle karşılaşabilirsiniz: bothy. Ne otel ne özel mülk; daha çok kolektif sığınak. Kapıları çoğu zaman kilitli değildir. Yoldan geçen herkes içeri girip ısınabilir, dinlenebilir, gerekirse geceyi geçirebilir. Lüks yoktur ama bir “sessiz anlaşma” vardır: Kimseye ait değil, herkese açık. Bothy kültürü coorie’nin en net cümlesi gibidir: Doğa sertse, insanın tutumu da mütevazı ve dayanışmacı olmalı. Soğuk su ve yürüyüş: performans değil, temas Coorie’nin popüler ritüellerinden biri soğuk suda yüzmek. Bu pratik “rekor kırmak” için değil; bedeni yeniden duymak, dikkati ana sabitlemek içindir. Nefes yavaşlar, zihin sadeleşir. Yürüyüşler de aynı mantıkla ele alınır: Sisli bir vadide ağır ağır ilerlemek, rüzgârın değişimini fark etmek, gökyüzüne uzun süre bakmak… Coorie için doğa bir yarış pisti değil, bir temas alanıdır. Coorie evde nasıl yaşanır? İskoçya’ya gitmeden de coorie mümkün. Evde coorie’nin ilk adımı “daha konforlu” yapmak değil, daha fark edilir kılmaktır. Ekranları kapatmak, sessizliğe yer açmak, doğal ışığı çoğaltmak, ritmi düşürmek… Ve en önemlisi: birlikte geçirilen zaman. Uzayan sofralar, aceleye gelmeyen yemekler, konuşmanın merkezde olduğu akşamlar… Coorie, yalnızlığı da sever ama “kaçış” gibi değil; bilinçli bir duraklama gibi. Zanaat, yün ve sabır kültürü İskoç kültüründe yün ve örgü yalnızca “el işi” değil; zamanla ilişki kurmanın yolu. Örgü acele sevmez, dikkatsizliği affetmez. Bu yüzden coorie’de bir tür zihinsel denge pratiğidir: elin ritmiyle düşüncenin ritmi eşitlenir. “Kötü hava yoktur, yanlış kıyafet vardır” sözü de coorie’nin hayata bakışını özetler: Koşulları değiştirmeye çalışmak yerine, onlara uygun yaşamak. Sofra, pazar ve paylaşım Coorie’de beslenme “ne yediğinden” çok “nasıl ve kiminle yediğinle” ilgilidir. Mevsiminde olan, yakın çevreden gelen, az işlem görmüş ürünler… Gösterişli tariflerden çok kaynağı bilinen basitlik. Davetler de paylaşım üstüne kurulur: ev sahibi temayı belirler, misafirler katkıyla gelir. Zaman genişler, hikâyeler akar, sofra bir “bağ kurma alanı”na dönüşür. Doğayı eve taşımak: bitkilerle yaşamak Coorie’nin ev içindeki en yumuşak adımlarından biri bitkilerle bağ kurmak. Bitki bakımının hızlı sonucu yoktur; sabır, süreklilik, gözlem ister. Bu yavaşlık coorie’nin tam kalbidir. Doğa ile bağ bazen dağların ortasında değil, evin köşesindeki bir saksıda başlar.

Kibar Feyzo ne söylüyordu? Haber

Kibar Feyzo ne söylüyordu?

Yeşilçam komedileri çoğu zaman “sadece güldüren” filmler olarak hatırlanır. Oysa bazı yapımlar vardır ki kahkahayı bir perde gibi kullanır; arkasında sert, rahatsız edici ve son derece politik bir dünya kurar. Kibar Feyzo bu filmlerin başında gelir. Başrolde halk sinemasının simge ismi Kemal Sunal’ın yer aldığı film, yüzeyde köy komedisi gibi ilerlerken, derinlerde sosyalizm, komünizm, sınıf mücadelesi ve sistem eleştirisi üzerine güçlü bir anlatı kurar. Film, bireysel bir aşk hikâyesi gibi başlar; ancak çok kısa sürede iktidar–emek ilişkilerinin merkezine yerleşir. Feyzo ve Bilo’nun Gülo’yla evlenme isteği, aslında iki farklı siyasal tavrı temsil eder. Feyzo, otoriteye karşı çıkarak hakkını almaya çalışır. Bilo ise güce yanaşır, boyun eğer ve bunun karşılığında ödül bekler. Bu karşıtlık, filmin başından itibaren itaat ile direniş, uyum ile çatışma arasındaki ideolojik farkı görünür kılar. Ağalık düzeni: Yerel bir feodalite, küresel bir sistem Köydeki ağa figürü, yalnızca yerel bir zorba değildir. O, sermayeyi, mülkiyeti ve iktidarı tek elde toplayan bir sınıfın temsilidir. Ağa, “herkesi beslediğini” iddia eder; toprağın, kadının, emeğin ve hatta inancın sahibi gibi davranır. Bu söylem, sosyalist literatürde sıkça eleştirilen “koruyucu ama sömürücü egemen sınıf” anlatısıyla birebir örtüşür. Ağanın ismi Maho’dur. Bu isim, komünist ideolojinin en bilinen liderlerinden Mao Zedong’u çağrıştırır. Ancak film burada bilinçli bir ironi kurar. Kendini halkın sahibi gibi gören, en ağır sömürüyü yapan bir karakterin, komünizmle özdeşleşmiş bir isim taşıması, otoriter rejimlerin ideolojileri nasıl ters yüz edebildiğine dair güçlü bir göndermedir. Halk adına konuşan ama halkı ezen iktidarlar eleştirilir. Başlık parası: Kadın bedeni, mülkiyet ve kapitalist mantık Filmin merkezindeki başlık parası meselesi, yalnızca bir gelenek eleştirisi değildir. Gülo’nun açık artırmaya çıkarılması, kadının metalaştırılmasının çarpıcı bir ifadesidir. Senetler, kefiller, imzalar… Hepsi kapitalist düzenin soğuk diliyle işler. Kadın, evlilikte bir özne değil, alınıp satılan bir değer haline gelir. Bu yönüyle film, sosyalist ve feminist bir kesişim noktasında durur. Özel mülkiyetin yalnızca toprağı değil, insan ilişkilerini de belirlediğini gösterir. Kadının özgürlüğü, sınıfsal özgürlükten bağımsız değildir; film bu gerçeği ironik bir dille ama net biçimde ortaya koyar. Kent ve bilinç: Sınıf farkındalığının doğuşu Feyzo’nun İstanbul’a gidişi, filmin ideolojik kırılma anıdır. Kent, burada yozlaşmanın değil, sınıf bilincinin mekânı olarak resmedilir. Feyzo sendikayla, dayanışmayla ve hak arama fikriyle tanışır. Paralı tuvalet gibi basit bir detay bile, kâr mantığının gündelik hayata nasıl sızdığını anlatır. Ancak asıl önemli olan, Feyzo’nun öğrendiklerini köye taşımasıdır. Sosyalizm, filmde bir teori olarak değil; örgütlenme, paylaşma ve itiraz etme pratiği olarak görünür. Feyzo’nun duvarlara yazdığı sloganlar, köylüyü bir araya getirme çabası, kolektif hareketin ilk adımlarıdır. Din, korku ve antikomünizm Film, dinin nasıl bir kontrol aracına dönüştürüldüğünü de açıkça gösterir. Köydeki imamın “din elden gidiyor” çıkışı, dinin egemen sınıf tarafından bir bastırma aracı olarak kullanılmasını simgeler. Bu söylem, özellikle 1960’lar ve 70’lerde sosyalist hareketlere yöneltilen antikomünist propagandaların birebir yansımasıdır. Ağanın kullandığı “1412” ifadesi ise dönemin anayasal maddelerine yapılan doğrudan bir göndermedir. Sosyal düzeni yıkmaya yönelik faaliyetleri suç sayan bu maddeler, devletin ideolojik aygıtlarının nasıl işlediğini hatırlatır. Film, komünizm korkusunun yalnızca bir fikir değil, hukuki ve toplumsal bir baskı mekanizması olduğunu vurgular. Silah mı, sistem mi? Filmin finalinde ağa öldürülür. İlk bakışta bu, klasik bir “mutlu son” gibi görünür. Ancak kısa süre sonra daha sert bir gerçek ortaya çıkar: Ağa gitmiştir ama ağalık düzeni sürmektedir. Köye daha kötüsü gelir ve köylü eski zalimi arar hale düşer. İşte Kibar Feyzo’nun asıl ideolojik cümlesi burada kurulur. Film, sorunun kişilerde değil, o kişileri üreten sistemde olduğunu söyler. Bu yönüyle, dönemin silahlı sol hareketlerine de dolaylı bir eleştiri getirir. “Zengini öldürmek çözüm değildir” demeden, bunu acı bir tecrübeyle gösterir. Kibar Feyzo, güldüren bir Yeşilçam filmi olmanın çok ötesindedir. Sosyalizmi romantize etmeden, komünizmi slogana indirgemeden, sınıf mücadelesini gündelik hayatın içinden anlatır. Mizahı bir kalkan gibi kullanır; ama arkasında son derece ciddi bir sistem eleştirisi bırakır. Bugün yeniden izlendiğinde, film yalnızca geçmişi değil, bugünü de sorgulatır. Çünkü değişen isimler, mekânlar ve kostümler olsa da iktidar, mülkiyet ve emek arasındaki gerilim hâlâ yerli yerindedir. Kibar Feyzo, tam da bu yüzden eskimeyen bir politik metin olarak varlığını sürdürür. Azra YILMAZ

Almanya Başbakanı Merz: Siyasi ve dini gerekçelerle zulme uğrayanları sınır dışı etmeyeceğiz Haber

Almanya Başbakanı Merz: Siyasi ve dini gerekçelerle zulme uğrayanları sınır dışı etmeyeceğiz

“Zulüm görenler kalacak” Almanya Başbakanı Friedrich Merz, CDU ve CSU’nun Yerel Siyaset Birliği etkinliğinde yaptığı konuşmada, ülkenin iltica politikasına ilişkin önemli mesajlar verdi. “Siyasi veya dini nedenlerle takip edilenleri, zulme uğrayanları sınır dışı etmeyeceğiz” diyen Merz, bu kişilerin Almanya’da güvenli şekilde kalmaya devam edeceğini vurguladı. Savaş sonrası geri dönüş vurgusu Merz, iç savaş nedeniyle Almanya’ya sığınanların durumu hakkında da açıklamalarda bulundu. Suriye örneğini hatırlatan Merz, savaşın sona ermesinin ardından geri dönüşün zorunlu olacağını belirterek şu ifadeleri kullandı: “Orada yeniden yapılanma için bu insanlara ihtiyaç var. Geri dönmeleri için teşvik edici yollar bulmalıyız.” Başbakan Merz, bu konuda Suriye Devlet Başkanı ile temas kurulacağını da belirtti. Entegre olanlara kalıcı oturum fırsatı Merz, Almanya’da eğitim almış, meslek sahibi olmuş, kendi geçimini sağlayan göçmenlere kalıcı oturum perspektifi sunulacağını açıkladı: “Birçok kişi burada okudu, doktor oldu, farklı mesleklerde çalışıyor. Entegre olan, ailesinin geçimini sağlayanlara Almanya’da kalma imkânı vermek istiyoruz.” İçişleri Bakanı Dobrindt: “İyi entegre olan Suriyeliler sınır dışı edilmeyecek” Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt de Merz’in mesajını destekleyen açıklamalarda bulundu. Uyum sağlayan Suriyelilerin yakın zamanda sınır dışı edilmeyeceğini ifade eden Dobrindt, entegrasyon başarısının Suriyelilerin kendi çabalarına bağlı olduğunu vurguladı. Dobrindt ayrıca, ülkesine “tatil için giden” Suriyelilerin koruma statülerini kaybedebileceğini hatırlatarak: “Kendi ülkesine gidebilen biri için tehlike olmadığı açıktır. Dolayısıyla koruma hakkı da sona erer.” dedi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.