SON DAKİKA

#Uzay

HABER DEĞER - Uzay haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Uzay haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Artemis II astronotlarının maaşı ne kadar? Risk büyük, kazanç sınırlı Haber

Artemis II astronotlarının maaşı ne kadar? Risk büyük, kazanç sınırlı

NASA tarafından yürütülen Artemis II göreviyle Ay yörüngesine giden astronotlar, insanlık tarihine geçen bir başarıya imza attı. Ancak bu zorlu görevin maddi karşılığı, çoğu kişinin düşündüğünden daha sınırlı. Yıllık maaş yaklaşık 152 bin dolar NASA verilerine göre bir astronotun yıllık maaşı ortalama 152 bin dolar civarında. Benzer şekilde Kanada Uzay Ajansı bünyesindeki astronotların da benzer gelir aralığında olduğu belirtiliyor. Bu maaş, yüksek görünse de uzun yıllar eğitim ve deneyim gerektiren mesleklerle kıyaslandığında ortalama bir seviyede kalıyor. Ek ödeme yok: Ne prim ne de tehlike tazminatı Astronotlar, uzay gibi son derece riskli bir alanda çalışsalar da performans primi, fazla mesai ücreti ya da tehlike tazminatı almıyor. Buna karşın görev süresince ulaşım, konaklama ve yemek gibi temel ihtiyaçlar kurum tarafından karşılanıyor. Astronot olmak zor, seçilmek daha da zor NASA’nın son alımlarında 8 binden fazla başvuru arasından yalnızca 10 aday seçildi. Bu da yaklaşık yüzde 0,125’lik kabul oranına işaret ediyor. Yüksek eğitim ve deneyim şart Artemis II mürettebatında yer alan Reid Wiseman, Christina Koch, Victor Glover ve Jeremy Hansen gibi isimlerin ortak noktası güçlü teknik eğitim ve askeri ya da mühendislik geçmişi. NASA’ya göre astronot olmak için akredite bir üniversiteden mezuniyet şart. Pilotluk deneyimi zorunlu olmasa da önemli bir avantaj sağlıyor. Özel sektör uzay yarışını değiştiriyor Son yıllarda uzay alanında özel şirketlerin etkisi artıyor. SpaceX ve Blue Origin gibi şirketler, insanlı uçuşlar ve turistik uzay seyahatleriyle yeni bir dönem başlattı. Ancak ister kamu ister özel sektör projeleri olsun, deneyimli astronotlara olan ihtiyaç devam ediyor. Prestij mi, maaş mı? Uzmanlara göre astronotluk, yüksek kazançtan ziyade bilimsel katkı, prestij ve keşif motivasyonuyla tercih edilen bir meslek olmaya devam ediyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Bilim kurgu sinemasından alışılmışın dışında 6 film Haber

Bilim kurgu sinemasından alışılmışın dışında 6 film

Bilim kurgu filmleri çoğu zaman geleceği anlatıyormuş gibi görünür. Ancak aslında bugünün dünyasına dair sorular sorar: İnsan nedir? Teknoloji bizi nereye götürüyor? Kimliğimiz ve varlığımız ne kadar kırılgan? Bazı filmler bu soruları devasa uzay savaşlarıyla anlatırken, bazıları tek bir insanın zihnündeki çatışmayı merkeze alır. Bu listede, bilim kurgu türünü farklı açılardan ele alan ve her öneri listesinde karşınıza çıkmayan altı filmi derledik. Mickey 17: İnsan hayatının değeri üzerine rahatsız edici bir soru Bong Joon-ho’nun yönettiği Mickey 17, yakın gelecekte insanların tehlikeli uzay kolonizasyon görevlerinde “harcanabilir” işçiler olarak kullanıldığı bir sistemi anlatıyor. Mickey adlı karakter, öldüğünde hafızası korunarak yeniden klonlanan bir işçi olarak görevine devam eder. Ancak sistemin temel bir kuralı vardır: Aynı anda iki Mickey var olamaz. Yeni bir kopya üretilebilmesi için önceki versiyonun tamamen ortadan kalkmış olması gerekir. Film, insan hayatının değeri ve kimlik kavramı üzerine oldukça sarsıcı bir soru sorar: Eğer bir insanın yerine yenisi üretilebiliyorsa, gerçekten ne kadar değerliyiz? Aniara: Uzayın ortasında kaybolan bir geminin varoluş hikâyesi Pella Kågerman ve Hugo Lilja’nın yönettiği Aniara, Mars’a doğru yola çıkan bir koloni gemisinin yaşadığı kazanın ardından rotasından sapmasıyla başlar. Gemideki yolcular başlangıçta bunun geçici bir sorun olduğunu düşünür. Fakat zaman ilerledikçe geri dönüş ihtimalinin giderek azaldığı anlaşılır. Hikâye bu noktadan sonra uzayın ortasında sıkışıp kalan insanların psikolojisine odaklanır. Aniara; tüketim kültürü, insanın evrendeki yeri ve umut fikri üzerine karanlık atmosferiyle dikkat çeken varoluşsal bir bilim kurgu anlatısıdır. District 9: Bilim kurgu üzerinden ayrımcılık eleştirisi Neill Blomkamp’ın yönettiği District 9, Dünya’ya gelen uzaylıların insanların kontrolü altındaki bir gettoda yaşamak zorunda bırakıldığı bir geleceği anlatır. Bu bölgede çalışan bir devlet görevlisi beklenmedik bir olayın ardından kendisini bir anda gettonun içinde, sürgün edilmiş halde bulur. Film, bilim kurgu çerçevesini kullanarak ayrımcılık, yabancılaşma ve güç ilişkileri üzerine sert bir eleştiri sunar. Hikâye ilerledikçe insan ile “öteki” arasındaki sınırın ne kadar hızlı değişebileceğini gösterir. Prey: Avcı ile av arasındaki dengeleri tersine çeviren hikâye Dan Trachtenberg imzalı Prey, Predator evrenine farklı bir bakış getiren bir film. Comanche halkından genç bir savaşçı olan Naru, kabilesini korumaya çalışan yetenekli bir avcıdır. Dünya’ya gelen son derece gelişmiş bir Predator, Naru ve kabilesi için ölümcül bir tehdit haline gelir. Film boyunca Naru’nun yalnızca bir yaratıkla değil, kendi sınırlarıyla da mücadele ettiğini görürüz. Prey; doğayla kurulan ilişki, hayatta kalma içgüdüsü ve cesaret üzerine kurulu sade ama etkili bir bilim kurgu anlatısıdır. Moon: Yalnızlık ve kimlik üzerine minimalist bir bilim kurgu Duncan Jones’un yönettiği Moon, Ay yüzeyindeki bir madende çalışan astronot Sam Bell’in hikâyesini anlatır. Üç yıllık görev süresinin sonuna yaklaşan Sam, günlerini yalnızlık içinde geçirir ve tek arkadaşı yapay zekâ bilgisayar GERTY’dir. Ancak görevinin sonuna doğru yaşanan beklenmedik bir olay, Sam’in hem görevini hem de kendi varlığını sorgulamasına yol açar. Moon, büyük aksiyon sahneleri yerine kimlik, yalnızlık ve insanın kendi kopyasıyla yüzleşmesi üzerine kurulu sakin ama güçlü bir bilim kurgu filmidir. Bugonia: Paranoya ve gerçeklik arasındaki ince çizgi Yorgos Lanthimos’un yönettiği Bugonia, iki komplo teorisyeninin büyük bir şirketin CEO’sunun aslında dünyayı ele geçirmeye çalışan bir uzaylı olduğuna inanmasıyla başlayan tuhaf bir hikâye anlatır. Bu inanç, karakterleri giderek daha radikal eylemlere sürükler. Lanthimos’un absürt anlatım diliyle şekillenen filmde paranoya ile gerçeklik arasındaki çizgi sürekli bulanıklaşır. Bugonia; komplo kültürü, güç algısı ve modern toplumdaki güvensizlik hissi üzerine düşündüren sıra dışı bir bilim kurgu olarak öne çıkar. haberdeger.com — Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı Haber

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı

Astronomi dünyası, galaksi oluşumuna dair yerleşik kabulleri sarsan bir keşifle karşı karşıya. Hubble Uzay Teleskobu’nun yüksek hassasiyetli gözlemleriyle çalışan uluslararası bir ekip, hiç yıldız barındırmayan ancak gaz ve karanlık maddeyle çevrili devasa bir kozmik yapı tespit etti. “Cloud-9” olarak adlandırılan bu nesnenin, galaksi oluşumunun en erken evrelerinden günümüze kalan bir kalıntı olduğu belirtiliyor. Cloud-9, galaksi tanımını yeniden tartışmaya açtı Araştırmayı yürüten bilim insanları, Cloud-9’un klasik galaksi tanımlarını zorladığını vurguluyor. Çünkü yapı, hidrojen gazı ve yoğun karanlık madde içermesine rağmen hiçbir yıldız oluşumuna ev sahipliği yapmıyor. Bu durum, galaksilerin mutlaka yıldız barındırması gerektiği yönündeki anlayışı sorgulatıyor. “Başarısız bir galaksi” tanımı dikkat çekti Çalışmanın başındaki astronom Alejandro Benitez-Llambay, Cloud-9’u “başarısız bir galaksi” olarak tanımladı. Benitez-Llambay’a göre bu yapı, yıldız oluşumunun neden bazı koşullarda gerçekleşmediğini anlamak açısından kritik bir örnek sunuyor. Araştırma ekibinden Andrew Fox ise Cloud-9’un, karanlık maddenin doğrudan etkilerini incelemek için “eşsiz bir pencere” açtığını ifade etti. Görünmeyen ama devasa bir yapı Bilim insanlarının aktardığına göre Cloud-9, yaklaşık 4 bin 900 ışık yılı genişliğinde. İçerdiği hidrojen gazının kütlesi Güneş’in yaklaşık 1 milyon katına denk geliyor. Karanlık madde de hesaba katıldığında, toplam kütlenin yaklaşık 5 milyar Güneş kütlesi olduğu tahmin ediliyor. Ancak tüm bu büyüklüğüne rağmen, yıldız ışığı yaymadığı için doğrudan gözlemlenmesi son derece zor. Karanlık madde araştırmaları için yeni bir kapı Yıldız ışığının yokluğu, Cloud-9’u bilim insanları için daha da değerli kılıyor. Araştırmacılar, bu sayede karanlık maddenin galaksi oluşumundaki rolünü, yıldızların “gürültüsü” olmadan inceleyebileceklerini belirtiyor. Bu keşfin, evrenin erken dönemlerine ve galaksilerin nasıl şekillendiğine dair teorilere yeni bir yön vermesi bekleniyor. Astronomi çevreleri, Cloud-9’un yalnızca sıra dışı bir keşif değil, aynı zamanda evreni nasıl tanımladığımıza dair temel soruları yeniden gündeme getiren bir dönüm noktası olduğu görüşünde birleşiyor.

Evrendeki ilk manyetik alanlar buzdolabı magnetinden daha zayıftı Haber

Evrendeki ilk manyetik alanlar buzdolabı magnetinden daha zayıftı

Kozmik ağın gizemi Evrenin doğuşunun ardından oluşan bu ultra zayıf manyetik alanların, bugün galaksileri birbirine bağlayan kozmik ağ üzerinde izler bıraktığı anlaşıldı. Galaksilerin ötesinde, seyrek bölgelerde bile bu alanların etkilerine dair ölçümler yapılabiliyor. Bilim insanları, bunun evrenin erken döneminde yaşanan büyük kozmik olayların kalıcı bir mirası olabileceğini düşünüyor. 250 bin simülasyonla test edildi Araştırma, İtalya’daki SISSA ile Cambridge, Nottingham, Stanford ve Potsdam gibi üniversitelerden bilim insanlarının ortak çalışmasıyla yürütüldü. Yaklaşık 250 bin bilgisayar simülasyonu ile desteklenen gözlemler, Physical Review Letters dergisinde yayınlandı. Çalışma, hem bu alanların güç sınırlarını belirledi hem de ilk yıldızların ve galaksilerin şekillenme süreçleri hakkında yeni bilgiler sundu. Büyük Patlama sonrası izler Araştırmacılara göre, bu alanlar Büyük Patlama’dan sonraki enflasyon sürecinde ya da evrenin farklı dönemlerinde yaşanan faz geçişleri sırasında oluşmuş olabilir. Henüz tüm detaylar açıklığa kavuşmasa da, bilim insanları bu ultra zayıf alanların evrenin ilk gizemlerinden birine ışık tutabileceğini vurguluyor. Evrenin en eski manyetik alanları, bir buzdolabı magnetinin bile gerisindeydi; ancak bu küçük titreşimler, milyarlarca yıl sonra bile kosmosun dokusunda okunabiliyor.

Dünya hızlanıyor: Zamanın akışı değişiyor mu? Haber

Dünya hızlanıyor: Zamanın akışı değişiyor mu?

Bugün Dünya, alışılmışın dışında bir hızla dönüyor. Bilim insanları, 5 Ağustos 2025’in, gezegenin dönüşünü 1,25 milisaniye daha erken tamamladığı gün olarak kayıtlara geçeceğini söylüyor. Ay’ın kütle çekimiyle tetiklenen bu değişim, insan bedeni tarafından hissedilmese de uzun vadede gezegenin doğal dengesi üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilir. Küçük fark, büyük etki: Okyanuslar yer değiştirebilir Dünya’nın dönüş hızı arttıkça merkezkaç kuvveti de artıyor. Bu durum, okyanus sularını kutuplardan ekvatora doğru itebilir. Bilimsel hesaplamalara göre saniyede yalnızca 1,6 km/s'lik bir artış bile, ekvator bölgelerinde deniz seviyesini birkaç santimetre yükseltebilir. Bu da kıyı şehirleri için önemli bir tehdit anlamına geliyor. Hatta daha uç senaryolarda, Dünya’nın dönüşü 160 km/s daha hızlı olursa ekvator çevresindeki kara parçalarının sular altında kalması mümkün. Biyolojik saatimiz tehdit altında Dünya'nın dönüş hızındaki değişim sadece fiziksel değil, biyolojik etkiler de yaratabilir. Uzmanlara göre dönüş hızındaki artış devam ederse bir günün süresi 24 saatten 22 saate düşebilir. Bu da insanın sirkadiyen ritmini – yani biyolojik saatini – doğrudan etkiler. Günde iki saatlik bir kayma, vücudun biyolojik uyumunu altüst edebilir. Hava olaylarında yeni bir dönem başlayabilir NASA’dan astronom Dr. Sten Odenwald, Dünya'nın daha hızlı dönmesinin hava olaylarını da şiddetlendireceğini söylüyor. Dönüşle birlikte güçlenen Coriolis etkisi, fırtınaları daha hızlı ve yıkıcı hale getirebilir. “Kasırgalar daha hızlı hareket eder ve daha fazla enerji taşır,” diyor Odenwald. Rekorlar kırılıyor: En kısa gün 2024'teydi Bu tarz milisaniyelik sapmalar, atom saatleriyle ölçülüyor. Zamanı atom titreşimleriyle hesaplayan bu sistem, evrensel saat standardı UTC’nin temelini oluşturuyor. Son yıllarda “kısa gün” verileri artıyor. 2020’de bir gün 1,47 milisaniye, 2022’de 1,59 milisaniye daha kısa sürmüştü. Ancak en kısa gün rekoru 5 Temmuz 2024'e ait: Dünya, o gün dönüşünü 1,66 milisaniye erken tamamladı.

Şok keşif: Yeni doğmuş süper kütleli kara delik bulundu! Haber

Şok keşif: Yeni doğmuş süper kütleli kara delik bulundu!

Araştırma ekibinin “Sonsuzluk Galaksisi” adını verdiği yapının, iki disk galaksinin çarpışması sonucu oluştuğu açıklandı. Galaksinin şekli, adeta bir sonsuzluk sembolünü andırıyor. Yapının merkezinde yer alan dev gaz bulutlarının içinde ise yaklaşık 1 milyon Güneş kütlesine sahip bir süper kütleli kara delik keşfedildi. Galaksinin ortasında, çekirdeğin dışında Kara deliğin konumu bilim insanlarını şaşırttı. Alışılmışın aksine, bu dev yapı iki galaksi çekirdeğinden hiçbirine ait değil, birleşim noktasının tam ortasında yer alıyor. Yale Üniversitesi’nden astronom Pieter van Dokkum, “Bu, yeni doğmuş bir süper kütleli kara deliğin doğrudan gözlemlendiği ilk örnek olabilir” açıklamasında bulundu. James Webb Teleskobu'nun gücüyle keşfedildi Keşif, NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu tarafından yürütülen COSMOS-Web projesi kapsamında elde edilen yüksek çözünürlüklü görüntülerle yapıldı. Ayrıca, W. M. Keck Gözlemevi, Chandra X-ışını Gözlemevi ve Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi’ne ait veriler analiz edildi. 300 milyar dünya kütlesinde bir dev Bilim insanları, kara deliğin kütlesinin yaklaşık 1 milyon Güneş’e eşit, yani Dünya’nın 300 milyar katı olduğunu açıkladı. Bu devasa kütle, bilim dünyasına evrenin ilk dönemlerinde kara deliklerin nasıl bu kadar hızlı büyüdüğü sorusuna dair önemli bilgiler sağlıyor. Kesin sonuç için yeni gözlemler gerekiyor Araştırma ekibi, kara deliğin gerçekten yeni doğmuş bir süper kütleli kara delik olup olmadığını kesinleştirmek için daha ileri gözlemlerin yapılması gerektiğini belirtti. İlk bulgular, kozmik zamanın erken evrelerinde galaksi birleşmelerinin kara delik oluşumunda oynadığı rolü anlamada devrim yaratabilecek nitelikte.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.