SON DAKİKA

#Yabancılaşma

HABER DEĞER - Yabancılaşma haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yabancılaşma haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Esra Albayrak: "Dekolonizasyon, Batı'ya efendilik kompleksinden arınması için bir davettir" Haber

Esra Albayrak: "Dekolonizasyon, Batı'ya efendilik kompleksinden arınması için bir davettir"

Albayrak, dekolonizasyonun Batı merkezli bir dünyayı tamamen yok etmek veya karşıt bir merkez inşa etmek anlamına gelmediğini vurguladı. Aksine, bunu Batı’nın kendi "efendilik kompleksinden" kurtulması için bir fırsat olarak gördüğünü belirten Albayrak, "Dekolonizasyonun amacı Batı'ya karşı bir başka merkez kurmak ya da Batısız bir dünya inşa etmek değildir. Bilakis, dekolonizasyon Batı'ya da kendisini ele geçirmiş olan 'efendilik kompleksinden' arınması için açık bir davettir" değerlendirmesinde bulundu. Zihinsel sömürgecilik ve "yabancılaşma" vurgusu Yazısında sömürgeciliğin en son sınırının insan zihni olduğunu kaydeden Albayrak, Frantz Fanon’un analizlerine atıfta bulunarak, sömürgeleşen bireyin kendi bedenine ve tarihine yabancılaştığını ifade etti. "Bir toplum kendi dilini yabancı, kendi tarihini eksik, kendi bilgisini değersiz görmeye başladığında; artık sömürü yalnızca dışarıdan gelen bir baskı değil, içselleştirilmiş bir kader haline gelir" diyen Albayrak, insanın kendi yaralarını tanıma ve iyileştirme imkânını kaybetmemesi gerektiğinin altını çizdi. "Teknokolonyal rejim" ve dijital sömürgecilik Günümüz dünyasında ekran bağımlılığını "teknokolonyal rejim" olarak nitelendiren Esra Albayrak, bu durumun zihinler üzerindeki etkisine dikkat çekti. Bilginin tek bir merkezden, algoritmalar aracılığıyla servis edildiğine işaret eden Albayrak, "Çocukların dikkati, hayali ve hafızası, teknokolonyal rejimin sürekliliği için adeta birer hammaddeye dönüşmüş durumdadır" ifadelerini kullanarak, genç kuşakların kendi seslerini bulma sürecinin nasıl zorlaştığını gözler önüne serdi. "Bilgeliğin yeni merkezlere ihtiyacı var" Modern Batı felsefesinin kendisini "sıfır noktası" olarak konumlandırarak diğer tüm bilgi türlerini dışladığını belirten Albayrak, tıkanan uluslararası sistemin Paris, Londra veya New York'ta üretilen bilginin sınırlarına dayandığını savundu. Albayrak, çözüm olarak çok sesli bir dünya vizyonu sunarak sözlerini şöyle tamamladı: "Dünyanın artık yeni merkezlere, İstanbul'da, Cakarta'da, Addis Ababa'da, Rabat'ta, Kahire'de ve Gazze'de üretilen bilgeliğe ihtiyacı vardır." haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Prekarya: Güvencesiz sınıfın yükselişi ve kimlik krizi Haber

Prekarya: Güvencesiz sınıfın yükselişi ve kimlik krizi

ÖZGE UZKARALAR Prekarya kavramı “güvencesiz” anlamına gelen ‘precarius’ ve Marksist teorinin en temel kavramlarından biri olan “proleteriat (proleterya)”nın birleşiminden oluşan bir kavramdır. Guy Standing, “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf” adlı kitabında “küreselleşmenin çocuğu” dediği prekarya kavramının oluşumunu, temel özelliklerini ve gücünü çeşitli örnekler üzerinden anlatıyor. Prekarya yeni ‘güvencesiz’ sınıfı tanımlamak için kullanılmıştır. Prekarya kitabına şu cümlelerle başlar Standing; 1970’li yıllarda ideolojik olarak koşullanmış bir kısım iktisatçı, siyasetçilerin zihinlerini ele geçirdi. Bu iktisatçıların inandığı neoliberal modelin temelinde, büyüme ve kalkınmanın rekabet gücüne dayandığı, her şeyin rekabeti ve rekabet potansiyelini arttırmak için yapılması ve piyasa kurallarının hayatın her alanına nüfuz etmesi gerektiği düşüncesi yatıyordu. (1) Prekarya terimi ilk defa 1980’li yıllarda Fransız sosyologlar tarafından geçici ve mevsimlik işçileri tanımlamak için kullanıldı (2). Standing’in prekaryası ise Bauman’ın deyişiyle modası geçmiş proleterya kavramının yerine geçmiştir. Geçici işlerde çalışma, sık sık iş değiştirme, bir kariyer oluşturamama prekaryanın temel özelliklerini oluşturur. Prekarya bir sınıftır fakat belirgin bir paradigmaya sahip değildir. Standing, proleteryanın postmodern dönüşümü olarak kabul etse de, prekarya sağ-sol kategorilerinde eklemlenememiştir. Bu yeni ve tehlikeli sınıfın popülist söylemlere mesafeli duramadığını ve paradigma açısından derinlik oluşturamadığını da belirtmek gerekir. Düşünsel anlamda bir öncüye bağlı olmamakla birlikte; Michel Foucault, Hannah Arendt ve Pierre Bourdieu gibi düşünürlerden etkilendikleri söylenebilir. Prekarya sınıfı “örgütlü bir mücadele” olarak algılanmamalıdır. Bunun nedeni grubun üyelerinin neoliberal yaklaşımın gerektirdiği gibi devrimci- toplumsal hareketlilikten yoksun olmasıdır. Hayatlarına öfke, dışlanmışlık, yabancılaşma, kaygı ve umutsuzluk egemen olmuştur. Var olan öfkenin yönlendirildiği kurum ya da kişiler belirsizlik, kaygandır, öznesizdir. Pierre Bourdieu; küreselleşme ve neoliberal ideolojinin gücü, bir çeşit sosyal darwinciliğe yaslanmasıdır (3) der. Prekarya da sosyal darwinci toplumun kaybeden üyesidir. Piyasa ekonomisinin rekabetçi dünyası başarılıların varlığına olanak sunduğu gibi dayanışmadan uzak “ünvanlı” bireysel varoluş, başarısızlıklara müsamahadan uzaktır. Byung Chul Han’ın da belirttiği gibi neoliberal iktidarlarda var olan performans öznesi kendini özgür sanmaktadır. Gerçek şudur ki; iktidar artık gücünü despotizmden değil, bireyin kendine ait olduğunu sandığı fikirlerden alır. Oysa, çeşitli aracılarla fikirler rahatça yönlendirilmektedir. Göç, yoksulluk, ırkçılık, engellilik, yaşlılık, gibi konulardaki düşüncelerimiz incelikle bize dayatılmıştır. 2008 krizinden bu yana hükümetler, küresel piyasa ekonomisinin kurbanlarını şeytanlaştırmaya tam gaz devam ediyor. Ortada dört grup var: Göçmenler, sosyal yardım alanlar (yoksullar), suçlular ve engelliler (4). Bu şeytanlaştırma Byung Chul Han’ın özne ve iktidar kavramları üzerinden okunursa var olan neofaşizmin daha iyi anlamlandırıldığı görülecektir. Prekarya kimliklere “her an bu kimliklere sahip olabileceğimiz” düşüncesiyle bakmaktadır. Chul Han’ın analizi şudur; neoliberal öz- sömürü rejiminde insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar. Yine Standing çözüm olarak şunu söyler: Prekarya derin bir kimlik kriziyle karşı karşıya. Çok kültürcülük veya çoğul kimliklerin meşruiyeti düşüncesini bırakmamalı. Ancak daha fazlasını yapmalı ve bütün kimlik yapıları ve kurumlarında kendi çıkarlarının temsilini sağlamalıdır. Biz de ekleyebiliriz ki; var olan sömürünün öznesi artık konuşulabilmeli ve prekarya sınırları ve anlamı olan toplumsal bir gruba dönüşebilmelidir. Kaynaklar: (1) ,(2), (4) Standing, 2022, İletişim Yayınları (3) Bourdieu, 2015: 55; Standing,2015:221, İletişim Yayınları

Bilim kurgu sinemasından alışılmışın dışında 6 film Haber

Bilim kurgu sinemasından alışılmışın dışında 6 film

Bilim kurgu filmleri çoğu zaman geleceği anlatıyormuş gibi görünür. Ancak aslında bugünün dünyasına dair sorular sorar: İnsan nedir? Teknoloji bizi nereye götürüyor? Kimliğimiz ve varlığımız ne kadar kırılgan? Bazı filmler bu soruları devasa uzay savaşlarıyla anlatırken, bazıları tek bir insanın zihnündeki çatışmayı merkeze alır. Bu listede, bilim kurgu türünü farklı açılardan ele alan ve her öneri listesinde karşınıza çıkmayan altı filmi derledik. Mickey 17: İnsan hayatının değeri üzerine rahatsız edici bir soru Bong Joon-ho’nun yönettiği Mickey 17, yakın gelecekte insanların tehlikeli uzay kolonizasyon görevlerinde “harcanabilir” işçiler olarak kullanıldığı bir sistemi anlatıyor. Mickey adlı karakter, öldüğünde hafızası korunarak yeniden klonlanan bir işçi olarak görevine devam eder. Ancak sistemin temel bir kuralı vardır: Aynı anda iki Mickey var olamaz. Yeni bir kopya üretilebilmesi için önceki versiyonun tamamen ortadan kalkmış olması gerekir. Film, insan hayatının değeri ve kimlik kavramı üzerine oldukça sarsıcı bir soru sorar: Eğer bir insanın yerine yenisi üretilebiliyorsa, gerçekten ne kadar değerliyiz? Aniara: Uzayın ortasında kaybolan bir geminin varoluş hikâyesi Pella Kågerman ve Hugo Lilja’nın yönettiği Aniara, Mars’a doğru yola çıkan bir koloni gemisinin yaşadığı kazanın ardından rotasından sapmasıyla başlar. Gemideki yolcular başlangıçta bunun geçici bir sorun olduğunu düşünür. Fakat zaman ilerledikçe geri dönüş ihtimalinin giderek azaldığı anlaşılır. Hikâye bu noktadan sonra uzayın ortasında sıkışıp kalan insanların psikolojisine odaklanır. Aniara; tüketim kültürü, insanın evrendeki yeri ve umut fikri üzerine karanlık atmosferiyle dikkat çeken varoluşsal bir bilim kurgu anlatısıdır. District 9: Bilim kurgu üzerinden ayrımcılık eleştirisi Neill Blomkamp’ın yönettiği District 9, Dünya’ya gelen uzaylıların insanların kontrolü altındaki bir gettoda yaşamak zorunda bırakıldığı bir geleceği anlatır. Bu bölgede çalışan bir devlet görevlisi beklenmedik bir olayın ardından kendisini bir anda gettonun içinde, sürgün edilmiş halde bulur. Film, bilim kurgu çerçevesini kullanarak ayrımcılık, yabancılaşma ve güç ilişkileri üzerine sert bir eleştiri sunar. Hikâye ilerledikçe insan ile “öteki” arasındaki sınırın ne kadar hızlı değişebileceğini gösterir. Prey: Avcı ile av arasındaki dengeleri tersine çeviren hikâye Dan Trachtenberg imzalı Prey, Predator evrenine farklı bir bakış getiren bir film. Comanche halkından genç bir savaşçı olan Naru, kabilesini korumaya çalışan yetenekli bir avcıdır. Dünya’ya gelen son derece gelişmiş bir Predator, Naru ve kabilesi için ölümcül bir tehdit haline gelir. Film boyunca Naru’nun yalnızca bir yaratıkla değil, kendi sınırlarıyla da mücadele ettiğini görürüz. Prey; doğayla kurulan ilişki, hayatta kalma içgüdüsü ve cesaret üzerine kurulu sade ama etkili bir bilim kurgu anlatısıdır. Moon: Yalnızlık ve kimlik üzerine minimalist bir bilim kurgu Duncan Jones’un yönettiği Moon, Ay yüzeyindeki bir madende çalışan astronot Sam Bell’in hikâyesini anlatır. Üç yıllık görev süresinin sonuna yaklaşan Sam, günlerini yalnızlık içinde geçirir ve tek arkadaşı yapay zekâ bilgisayar GERTY’dir. Ancak görevinin sonuna doğru yaşanan beklenmedik bir olay, Sam’in hem görevini hem de kendi varlığını sorgulamasına yol açar. Moon, büyük aksiyon sahneleri yerine kimlik, yalnızlık ve insanın kendi kopyasıyla yüzleşmesi üzerine kurulu sakin ama güçlü bir bilim kurgu filmidir. Bugonia: Paranoya ve gerçeklik arasındaki ince çizgi Yorgos Lanthimos’un yönettiği Bugonia, iki komplo teorisyeninin büyük bir şirketin CEO’sunun aslında dünyayı ele geçirmeye çalışan bir uzaylı olduğuna inanmasıyla başlayan tuhaf bir hikâye anlatır. Bu inanç, karakterleri giderek daha radikal eylemlere sürükler. Lanthimos’un absürt anlatım diliyle şekillenen filmde paranoya ile gerçeklik arasındaki çizgi sürekli bulanıklaşır. Bugonia; komplo kültürü, güç algısı ve modern toplumdaki güvensizlik hissi üzerine düşündüren sıra dışı bir bilim kurgu olarak öne çıkar. haberdeger.com — Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Algoritmaların gölgesinde emek: Yapay zeka çağında Marx’ı yeniden okumak Haber

Algoritmaların gölgesinde emek: Yapay zeka çağında Marx’ı yeniden okumak

Sanayi Devrimi’nin buhar makineleri, Marx’ın “artı değer” teorisini görünür kılmıştı. Günümüzde ise veri merkezleri, platform ekonomileri ve yapay zeka modelleri, emeğin yeni biçimlerini ortaya çıkarıyor. Kod yazan mühendislerden içerik moderatörlerine, veri etiketleme yapan görünmez işçilere kadar geniş bir emek zinciri, dijital üretimin arka planında yer alıyor. Bu tablo, Marx’ın emek ile sermaye arasındaki gerilimin yalnızca biçim değiştirdiğini, ortadan kalkmadığını gösteriyor. Yapay zeka şirketlerinin sahip olduğu veri birikimi, çağın en stratejik üretim aracı olarak tanımlanıyor. Marx’ın üretim araçlarının mülkiyeti üzerine yaptığı vurgu, bugün veri mülkiyeti ve algoritmik kontrol tartışmalarında yeniden karşılık buluyor. Teknolojiyi geliştirenlerin kim olduğu kadar, bu teknolojiden elde edilen değerin kimler arasında paylaşıldığı sorusu da ideolojik bir mücadele alanı yaratıyor. Platform kapitalizmi olarak adlandırılan modelde, çalışma süreleri esnekleşirken güvencesizlik artıyor. Serbest çalışanlar, içerik üreticileri ve gig ekonomisi işçileri, görünürde bağımsız ancak algoritmalar tarafından yönlendirilen bir üretim düzeninin parçası haline geliyor. Bu durum, Marx’ın yabancılaşma kavramının dijital çağdaki karşılığı olarak yorumlanıyor: İşçi artık yalnızca ürüne değil, verisine ve dijital kimliğine de yabancılaşıyor. Öte yandan yapay zeka, üretkenliği artırma potansiyeli nedeniyle emek tartışmalarını farklı bir boyuta taşıyor. Otomasyonun bazı meslekleri ortadan kaldırabileceği, ancak yeni iş alanları yaratabileceği savunuluyor. Tartışma burada ideolojik bir eksene oturuyor: Yapay zeka toplumsal refahı mı büyütecek, yoksa servetin daha dar bir kesimde yoğunlaşmasını mı hızlandıracak? Eleştirel yaklaşımlar, yapay zekanın nötr bir araç olmadığını vurguluyor. Algoritmaların hangi verilerle eğitildiği, hangi şirketlerin kontrolünde olduğu ve hangi ekonomik model içinde kullanıldığı; teknolojinin toplumsal sonuçlarını belirleyen temel faktörler arasında gösteriliyor. Bu perspektif, Marx’ın “altyapı–üstyapı” ilişkisine dair analizlerinin dijital çağda yeni bir yorumunu gündeme getiriyor. Bugün yapay zeka, yalnızca bir mühendislik meselesi değil; emek, mülkiyet ve güç ilişkilerinin yeniden tanımlandığı bir tarihsel kırılma olarak değerlendiriliyor. Marx’ın yüzyıllar önce sorduğu temel soru güncelliğini koruyor: Üretimin yarattığı değer kim için, kim tarafından ve hangi koşullarda paylaşılacak? Algoritmaların yönettiği bu yeni dünyada, tartışma teknoloji ile ideoloji arasındaki çizgide sürüyor. Yapay zekanın geleceği, teknik ilerlemenin ötesinde, toplumsal tercihlerin ve politik kararların belirleyeceği bir mücadele alanı olarak şekillenmeye devam ediyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.