SON DAKİKA

#Yargılama Süreci

HABER DEĞER - Yargılama Süreci haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yargılama Süreci haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

1980 Travması: İdam Edilen İlk Ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu Kimdir? Haber

1980 Travması: İdam Edilen İlk Ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu Kimdir?

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından cunta rejiminin hayata geçirdiği idam politikalarının sembol isimlerinden biri olan Mustafa Pehlivanoğlu, Necdet Adalı ile birlikte darbe yönetiminin asarak infaz ettiği ilk isimlerden biridir. 12 Eylül darbesinden sonra idam edilen ilk ülkücü olan 22 yaşındaki Pehlivanoğlu'nun davası ve yargılama süreci, Türkiye'nin yakın siyasi tarihinin en karanlık ve tartışmalı süreçlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Mustafa Pehlivanoğlu Kimdir? 3 Mart 1958 tarihinde Ankara'nın Ayaş ilçesinde dünyaya gelen Mustafa Pehlivanoğlu, ülkücü görüşe sahip bir gençti. Hayatı, 1970'li yılların sonlarında Türkiye'yi sarsan ideolojik çatışmaların ve sokak şiddetinin içinde şekillendi. Ankara Balgat Katliamı ve Cezaevi Firarı Pehlivanoğlu'nun adını hukuki ve siyasi tarihe taşıyan ana olay, 10 Ağustos 1978 gecesi Ankara’nın Balgat semtinde gerçekleşti. Mahalledeki 5 kahvehanenin kimliği belirsiz kişilerce taranması sonucunda sol görüşlülere ait üç kahvehanede 3, ülkücülere ait iki kahvehanede 2 olmak üzere toplam 5 kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi yaralandı. Tarihe "Balgat katliamı" olarak geçen bu olayın ardından operasyon başlatan polis, 3 kilometre uzakta, ülkücülerin yoğun olarak oturduğu Karapınar Mahallesi'ne baskın düzenleyerek bir grup genci gözaltına aldı; gözaltına alınanlar arasında Mustafa Pehlivanoğlu da vardı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce yapılan yargılama sonucunda ölüm cezasına (idama) çarptırılan Pehlivanoğlu, yaklaşık 2 yıl hapis yattı. Bu süreçte, aynı davadan yargılanan İsa Armağan ile birlikte tutulduğu sıkı korunan Mamak Askerî Cezaevi’nden yurt dışına kaçma planıyla firar etti. Ancak aynı dönemde darbe ilan edilmesi ve sıkıyönetim şartları nedeniyle, 18 Ağustos 1980'de Kütahya'da saklandıkları bağ evinde yakalanarak tekrar cezaevine konuldu. Yargılama Tartışmaları ve Ulucanlar’daki İnfaz Mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını ve masum olduğunu iddia eden Mustafa Pehlivanoğlu'nun davasında, baskında kullanılan silahların başka bir örgütün evinde bulunmasına rağmen kararın değişmediği belirtildi. İdam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan daha sonra anılarında, Mustafa Pehlivanoğlu'nun asılan solcu Necdet Adalı'ya "denge olsun" diye idam edildiğini belirtti. 12 Eylül darbesinin ardından Millî Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından 7 Ekim 1980 tarihinde idamı onaylanan Pehlivanoğlu, 7 Ekim’i 8 Ekim’e bağlayan gece yarısından sonra, Necdet Adalı’dan birkaç saat sonra Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde (Ulucanlar) asılarak idam edildi. Ailesi idamı ancak infazdan 3 gün sonra çocuklarını ziyarete geldiklerinde öğrenebildi. Pehlivanoğlu'nun naaşı Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi. Ailesi ve yakınları (ağabeyi Oktay Fırtına'nın aktarımlarına göre) süreç boyunca evlerinin kurşunlanması, soyadlarının Fırtına olarak değiştirilmesi gibi büyük baskılar ve mağduriyetler yaşadı; yıllar sonra mezarı açıldığında bedeninin bozulmadığı yönünde iddialar dile getirildi. İlerleyen yıllarda ortaya çıkan askeri savcılık ifadelerinde ise Pehlivanoğlu, eylemlerin talimatlarını ve silahların teminini Abdullah Çatlı, Muhsin Yazıcıoğlu, Şevket Çetin ve Esat Bütün gibi isimlerden aldığını, Balgat olayının Abdullah Çatlı'nın emriyle gerçekleştirildiğini iddia etmiştir. Son Mektubu Mustafa Pehlivanoğlu, idam edilmeden önce anasına ve babasına yazdığı son mektubunda şu satırlara yer verdi: ''Sevgili anneciğim ve babacığım, sizler beni bu yasa kadar büyüttünüz ve yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı islemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakk'ın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah'ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah'ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah'tan bulsunlar. Şunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa'lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah'a inananlarındır. Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın. Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Hakkım varsa, hepinize helal olsun, siz de helal edin. Son olarak, abime, yengeme, yiğenime, bacıma selam eder, haklarını helal etmelerini dilerim. Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah'ın mutlu bir yuva kurması için ona yardımcı olmasını dilerim. Oğlunuz Mustafa'' haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: 17 Yaşında İdam Edilen Erdal Eren Kimdir? Haber

1980 Travması: 17 Yaşında İdam Edilen Erdal Eren Kimdir?

Erdal Eren Kimdir? 25 Eylül 1961 (bazı kaynaklarda 1964) tarihinde Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinde dünyaya gelen Erdal Eren, Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisi ve Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği (YDGD) üyesi bir gençti. Hayatı, 1980 yılının başlarında Türkiye’yi sarsan siyasi olaylar ve sokak çatışmaları içerisinde dramatik bir şekilde değişti. Olayın Arka Planı: Sinan Suner'in Öldürülmesi ve Protesto Gösterisi Sürecin fitilini ateşleyen olay 30 Ocak 1980 tarihinde gerçekleşti. Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencisi Sinan Suner, MHP'li Bakan Cengiz Gökçek'in koruması Süleyman Ezendemir tarafından vurularak öldürüldü. Bu cinayeti protesto etmek amacıyla 2 Şubat 1980 günü Ankara'da düzenlenen gösteriye katılanlar arasında Erdal Eren de bulunuyordu. Gösteriyi dağıtmak isteyen güvenlik güçleriyle göstericiler arasında çıkan çatışma sırasında er Zekeriya Önge hayatını kaybetti. Çatışmanın ardından gözaltına alınan 24 kişiden biri olan Erdal Eren, er Zekeriya Önge’yi öldürdüğü iddiasıyla tutuklandı. Yargılama Süreci ve Yaş Tartışmaları Gözaltına alınmasından kısa bir süre sonra yargılanan Erdal Eren, 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edildi. Dava süreci ve infaz aşamasında en çok tartışılan husus Eren'in yaşı oldu. Ailesi, Erdal Eren'in nüfusa yaşı büyük olarak yazdırıldığını, fizyolojik olarak 18 yaşından küçük olduğunu belirterek gerçek yaşının tespiti için kemik grafilerinin çekilerek tıbbi inceleme yapılmasını talep etti. Ancak Askerî Yargıtay Daireler Kurulu, "doğum tarihinde bir ihtilaf olmadığı" gerekçesiyle bu talebi reddetti ve idam kararını onayladı. İdamından 16 saat önce hücresinde gazeteciler Savaş Ay ve Emin Çölaşan’ı kabul eden Erdal Eren, avukatıyla görüşmesine izin verilmediğini, yaşının 18'den küçük olduğunu kanıtlayacak kemik testi taleplerinin reddedildiğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ancak otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini "ibret olsun" diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını dile getirdi. Darbe döneminin lideri Kenan Evren'in yıllar sonra dahi hatırlanan "Asmayalım da besleyelim mi?" zihniyeti ve Milli Güvenlik Konseyi'nin onayıyla karar kesinleşti. 12 Eylül darbesinin ardından, idam edilebilmesi için yaşı büyütülen Erdal Eren, 13 Aralık 1980 sabaha karşı Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde (Ulucanlar) asılarak idam edildi. Naaşı Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi. Son Mektubu ve Toplumsal Bellekteki Yeri Mamak Askeri Cezaevi'nde ağır işkencelere maruz kalan Eren, hücresinde kaleme aldığı ve iç çamaşırında saklayarak avukatına ulaştırdığı son mektubunda şu ifadelere yer verdi: "Sevgili annem, babam ve kardeşlerim; [...] Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum... Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz... Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz." Ağabeyi Erkan Eren, infaz haberini radyodan öğrendiklerini ve Erdal'ın kimsesizler mezarına gömülmek istendiğini belirtti. Erdal Eren'in trajik ölümü, Türkiye'de ve dünyada derin yankılar uyandırdı. Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı, Onno Tunç’un bestelediği ve Sezen Aksu’nun seslendirdiği "Son Bakış" şarkısı, Savaş Ay'ın çektiği son fotoğraflardan ve Eren'in bakışlarından ilham alınarak bestelendi. Ayrıca Ahmet Kaya'nın "Yaşamadın Sen", Mor ve Ötesi’nin "Darbe", Grup Yorum, Selda Bağcan ve Edip Akbayram'ın seslendirdiği "Büyü" gibi pek çok esere konu olan Eren'in hayatı; filmlere, dizilere ve "Oğlunuz Erdal" belgeseline de adını yazdırdı. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: Havacı Paşa Tahsin Şahinkaya Kimdir? Haber

1980 Travması: Havacı Paşa Tahsin Şahinkaya Kimdir?

Askeri Kariyeri ve Zirveye Tırmanış 1925 yılında Amasya’nın Merzifon ilçesinde dünyaya gelen Tahsin Şahinkaya, 1943 yılında Harp Okulu’ndan topçu asteğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra havacılık sınıfına geçiş yapmış ve 1957 yılında Hava Harp Akademisi’ni tamamlamıştır. TSK bünyesinde uzun yıllar boyunca kritik kademelerde görev üstlenen Şahinkaya, 1965-1969 yılları arasında tuğgeneral rütbesiyle 6. Ana Jet Üs Komutanlığı gibi birliklerde komutanlık yapmış, 1969-1973 yılları arasında tümgeneral rütbesiyle Hava Harp Akademisi Komutanlığı, HKK Harekât Daire Başkanlığı ve Hava Harp Okulu Komutanlığı görevlerini yürütmüştür. Ardından 1973-1977 yılları arasında korgeneral rütbesiyle HKK İdari Kurmay Yarbaşkanlığı, 1. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve CENTO Türk Askeri Temsil Heyeti Başkanlığı görevlerinde bulunan Şahinkaya, 1977 yılında orgeneralliğe terfi ederek Millî Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği'ne atanmış, 1978'den itibaren ise Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevini üstlenmiştir. 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren cuntanın asli unsurlarından biri olan Şahinkaya, darbe sonrasında da Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile MGK Üyeliği görevlerini birlikte yürüttükten sonra 6 Aralık 1983 tarihinde kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır. 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren cuntanın asli unsurlarından biri olan Şahinkaya, darbe sonrasında Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevinin yanı sıra MGK Üyeliği görevini de yürüttü. 6 Aralık 1983 tarihinde ise kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Servetine Dair İddialar Tahsin Şahinkaya, askerî kimliğinin yanı sıra hakkında ortaya atılan devasa servet iddialarıyla da uzun yıllar kamuoyunun gündeminde kaldı. Zaman zaman Time dergisi tarafından dünyanın en zengin 50 generalinden biri olarak gösterildiği ve servetinin milyar dolarlarla ifade edildiği öne sürüldü. Bu iddiaların kökeni 1970'li yılların sonlarına, Türk Hava Kuvvetleri'nin gerçekleştirdiği büyük çaplı uçak alımlarına dayanıyordu. 19. Mart 1976'da Northrop uçak şirketinin Türkiye dahil bazı ülkelerde uçak alımları için rüşvet dağıttığını açıklaması ve 1986'da Amerikan Kongresi'nde General Dynamics şirketinin eski başkan yardımcısının Türkiye'ye rüşvet verildiğini itiraf etmesi, Şahinkaya'yı hedef haline getirdi. Her ne kadar bu iddiaları ve suçlamaları kesin bir şekilde reddetmiş olsa da, dönemin siyasi ve hukuki mekanizmalarının (özellikle Anayasa'nın geçici 15. maddesinin koruması altında) olay üzerine gitmemesi bu iddiaların dosyasını kapatmadı. Tarihi Yargılama Süreci ve Davanın Düşmesi 2010 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliği referandumu ile 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde kaldırıldı. Bu gelişmenin ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında tarihi bir dava açıldı. Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Haziran 2014 tarihli kararında Evren ve Şahinkaya’yı, 1979’da verdikleri muhtırayla ve 1980 darbesiyle Anayasa'yı ve TBMM'yi ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı; ardından bu cezayı takdiri indirimle müebbet hapse çevirdi. Yargılama sürecinde sağlık sorunları nedeniyle duruşmalara hastane odasından telekonferans (SEGBİS) yoluyla katılan Şahinkaya, Kenan Evren'in ardından darbe davasının hayatta kalan son sanığı konumundaydı. Vefatı ve Sonrası Kenan Evren’in 9 Mayıs 2015’teki vefatından kısa bir süre sonra, çoklu organ yetmezliği nedeniyle tedavi gördüğü İstanbul Haydarpaşa GATA Hastanesi’nde yoğun bakıma alınan Tahsin Şahinkaya, 9 Temmuz 2015 tarihinde 90 yaşında hayatını kaybetti. Üsküdar Selimiye Camisi’nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilen Şahinkaya'nın ölümü, hukuki süreçleri de doğrudan etkiledi. Sanıkların vefatı nedeniyle Yargıtay aşamasındaki 12 Eylül davası düşerken, mahkeme süreçleri ilerleyen yıllarda rütbelerin geri alınması ve mal varlıklarına el konulması gibi hukuki tartışmalarla uzun süre gündemde kalmaya devam etti. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: Darbenin Mimarı Kenan Evren Kimdir? Haber

1980 Travması: Darbenin Mimarı Kenan Evren Kimdir?

Manisa’dan Harp Okulu’na: Askeri Kariyerin Basamakları Tam adıyla Ahmet Kenan Evren, 17 Temmuz 1917 tarihinde Manisa’nın Kula ilçesinde dünyaya geldi. Her ikisi de Balkan göçmeni olan bir ailenin dördüncü ve son çocuğu olarak doğdu. Babası Hayrullah Evren, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) teşkilatında aşar kontrol memuru olarak görev yapmış, anne tarafı ise Bulgaristan'ın Ziştov kentinden göç ederek Soma’ya yerleşmişti. Resmi nüfus cüzdanı doğumundan altı ay sonra Alaşehir'de çıkarıldığı için resmî kayıtlara 1 Ocak 1918 doğumlu olarak geçti. Eğitim hayatına Alaşehir'de ilkokulla başlayan Evren, ortaokulu Manisa'da, liseyi ise İstanbul'da Maltepe Askeri Lisesi'nde tamamladı. 1938 yılında Kara Harp Okulu'ndan topçu asteğmen olarak mezun olan Evren, Şubat 1939'da teğmenliğe yükseldi. Çeşitli topçu birliklerinde batarya takım komutanlığı ve batarya komutanlığı yaptıktan sonra 1946 yılında Kara Harp Akademisi'ne girdi ve 1949'da kurmay yüzbaşı unvanıyla mezun oldu. Bu aşamadan sonra Genelkurmay Eğitim Şubesi kısım amirliği, 1. Ordu Harekât Dairesi başkan yardımcılığı ve Kara Harp Akademisi'nde öğretmenlik gibi kritik görevler üstlendi. Askeri kariyerindeki uluslararası dönemeçlerden biri, Kore Savaşı'nın ardından 1958-1959 yıllarında Güney Kore'de kalan Türk Tugayı'nda Harekât ve Eğitim Şube Müdürü ile Kurmay Başkanı olarak görev yapmasıydı. Türkiye'ye döndükten sonra Ordu Donatım Okulu Kurmay Başkanlığı, 2. Ordu Harekât Eğitim Başkanlığı, 227. Piyade Alayı komutanlığı, 9. Kolordu kurmay başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Okullar Dairesi başkanlığı görevlerini yürüttü. 1964'te tuğgeneralliğe, 1967'de tümgeneralliğe terfi etti. Bu süreçte 58. Er Eğitim Tümeni Komutanlığı ve 2. Ordu kurmay başkanlığı yaptıktan sonra, 1970 yılında korgeneralliğe yükselerek 11. Kolordu komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Denetleme Kurulu başkanlığı görevlerinde bulundu. 1974'te orgeneral rütbesiyle Genelkurmay İkinci Başkanlığı'na, 1976-1977 yıllarında ise Ege Ordusu Komutanlığı'na getirildi. Genelkurmay Başkanlığına Giden Yol Kenan Evren'in Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturması, TSK içindeki dengelerin ve kıdem geleneğinin altüst olduğu sancılı bir süreçin sonucunda gerçekleşti. 1 Haziran 1977'de, "Kanlı 1 Mayıs" olaylarının ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun, olası bir darbe hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından 200 askerle birlikte resen emekliye sevk edildi. Geleceğin Genelkurmay Başkanı gözüyle bakılan Ersun'un tasfiye edilmesi orduda büyük bir sarsıntı yarattı. Bu karışıklık ortasında Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'ın görev süresi bir yıl uzatılırken, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na kimin getirileceği konusunda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile Başbakan Süleyman Demirel arasında anlaşmazlık çıktı. Korutürk 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz'ü, Demirel ise 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener'i savunurken, iki liderin de geri adım atmaması üzerine her iki komutan da 30 Ağustos 1977'de emekliye ayrıldı. Böylece kıdem sırasına göre Orgeneral Kenan Evren, 5 Eylül 1977'de beklenmedik bir şekilde Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Kısa bir süre sonra, 6 Mart 1978'de ise Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. Genelkurmay Başkanı olarak atandı. "Adresi Meçhul Mektup"tan 12 Eylül Şafağına 1970'lerin sonlarına doğru Türkiye; ekonomik krizler, sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve meclisin cumhurbaşkanını seçemez duruma gelmesiyle tam bir kaosa sürüklenmişti. Bu ortamda askerî kanat, baskılarını giderek artırdı. 27 Aralık 1979'da Kenan Evren ve kuvvet komutanları tarafından imzalanarak Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e sunulan ve tarihe "adresi meçhul mektup" olarak geçen uyarı belgesinde, iki büyük siyasi parti olan AP ile CHP'ye ülkeyi birlikte yönetme ve sorunları çözme çağrısı yapıldı. Korutürk bu mektubu 2 Ocak 1980'de hükümete ve partilere iletti ancak siyasi çekişmeler durdurulamadı. Evren, 30 Ağustos 1980'deki Zafer Bayramı konuşmasında da müdahale sinyallerini açıkça verdi. Takvimler 12 Eylül 1980 Cuma gününü gösterdiğinde, sabaha karşı TRT radyolarından okunan "Ordu yönetime el koydu" bildirisiyle Türkiye bir kez daha tank sesleriyle uyandı. Kenan Evren liderliğinde; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) kuruldu. Evren; Genelkurmay Başkanlığı ve MGK başkanlığının yanı sıra Devlet Başkanlığı unvanını da üstlendi. Darbenin gerekçesi resmi bildirilerde "devlet otoritesini yeniden tesis etmek, kardeş kavgasını önlemek ve ülkenin bölünmesini engellemek" olarak duyuruldu. Siyasi partiler kapatıldı; Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş gibi liderler önce Hamzakoy'a, ardından Zincirbozan'a sürgüne gönderildi. Parlamento feshedildi ve tüm ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Darbe yönetimini kurumsallaştırmak amacıyla 20 Eylül'de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu'ya hükümeti kurma görevi verildi. Acı Reçete ve Türk-İslam Sentezi 12 Eylül darbesi, yalnızca iç güvenlik gerekçesiyle yapılan bir müdahale değil, aynı zamanda Türkiye ekonomisini küresel sermayeye ve serbest piyasa ekonomisine entegre etmeyi amaçlayan 24 Ocak 1980 kararlarının topluma baskıyla kabul ettirilmesinin kilit aracıydı. Mehmet Ali Birand'ın 12 Eylül Saat 04.00 kitabında aktardığına göre, IMF yetkilileri askeri rejimin getirdiği sıkı disiplinin ekonomik kararların uygulanmasını kolaylaştırdığını açıkça övüyordu. Sıkıyönetim rejimi sayesinde sendikal muhalefet tamamen ezildi, grevler yasaklandı, işçi hakları askıya alındı ve halkın alım gücü büyük ölçüde düştü. İdeolojik alanda ise 1970'lerin güçlü sol muhalefetine karşı bir kalkan olarak Türk-İslam sentezi resmi devlet ideolojisi haline getirildi. Eğitim ve kültür hayatı bu eksende yeniden dizayn edildi. Karanlık Bilanço Kenan Evren döneminde Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır insan hakları ihlallerine ve hukuksuzluklarına sahne oldu. Resmî raporlara ve insan hakları belgelendirmelerine göre 12 Eylül rejiminin bıraktığı bilanço şu acı tabloydu: 650 bin kişi gözaltına alındı; gözaltı süreleri günlerce, aylarca sürdü. 1 milyon 683 bin kişi sakıncalı olarak fişlendi. Açılan 210 bin dava kapsamında yüz binlerce insan yargılandı. Mahkemelerde toplam 6 bin 353 kişi için idam cezası istendi, mahkemeler 517 kişiye idam cezası verdi ve bunlardan 50'si (48 erkek, 2 adli suçlu) infaz edildi. İdam edilenlerin en sembolik ve trajik ismi, yaşı büyütülerek darağacına gönderilen 17 yaşındaki Erdal Eren oldu. Kenan Evren, Muş gezisinde yaptığı bir konuşmada idamları savunurken tarihe kazınan "Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım... Asmayalım da besleyelim mi?" sözlerini sarf etti. Yıllar sonra bir belgeselde ise idam kararlarını imzalarken elinin hiç titremediğini ve vicdan azabı çekmediğini ifade etti. Cezaevlerinde sistematik ve yaygın işkenceler uygulandı. Resmi rakamlara göre 171 kişi işkence altında hayatını kaybetti, yüzlerce insan sakat kaldı. Açlık grevleri ve ölüm oruçlarında mahkumlar yaşamını yitirdi. 30 bin kişi sakıncalı bulunarak kamu görevinden ve işinden atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Basın, sanat ve kültür üzerindeki baskılar en üst seviyeye çıktı. Mamak Sıkıyönetim Komutanlığı'nca Bilim ve Sosyalizm Yayınları'na ait 113 bin 607 kitap yakıldı, yayıncı İlhan Erdost katledildi. Toplamda 39 ton kitap, gazete ve dergi SEKA'da imha edildi. Yüzlerce gazeteci yargılandı, gazeteler günlerce kapatıldı. Yılmaz Güney'in filmleri dahil 937 film yasaklandı. 23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu. 1982 Anayasası ve Çankaya Yılları Askeri rejimin gölgesinde, üyeleri MGK tarafından atanan Danışma Meclisi tarafından hazırlanan anayasa, "hayır" oylarının rengi olan mavinin kullanımının yasaklandığı ve propagandaların tek taraflı yürütüldüğü bir ortamda halk oylamasına sunuldu. 7 Kasım 1982'de yapılan referandumda %91,37 oranında "evet" oyuyla 1982 Anayasası kabul edildi. Bu sonuç, anayasanın geçici 1. maddesi gereğince Kenan Evren'i otomatik olarak Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı yaptı. 1 Temmuz 1983'te Genelkurmay Başkanlığı görevini Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin'e devrederek askerlikten emekli olan Evren, 6 Kasım 1983 genel seçimlerinin ardından iktidara gelen ANAP lideri Turgut Özal ile cumhurbaşkanlığı süresince genel anlamda uyumlu bir çalışma yürüttü. Dış politikada Pakistan lideri Ziya ül Hak ile yakın ilişkiler kurdu, İslam Konferansı Örgütü'nün zirvelerinde Türkiye'yi temsil etti. Cumhurbaşkanlığı görevi 9 Kasım 1989'da sona eren Evren, yerini Turgut Özal'a bırakarak Marmaris'e yerleşti. Emeklilik yıllarında resim yapmaya başlayan Evren, kişisel sergiler açtı, anılarını altı ciltlik Kenan Evren'in Anıları adıyla yayımladı ve kurduğu Kenan Evren Eğitim Kültür Vakfı ile ilgilendi. Bu dönemde yaptığı tabloların doğayı, çiçekleri ve huzurlu manzaraları yansıtması, sebep olduğu büyük toplumsal acılarla tezat oluşturduğu için kamuoyunda sıkça eleştirildi. Yargılama Süreci ve Tarihi Mahkûmiyet Kenan Evren'in dokunulmazlık zırhı, uzun yıllar boyunca anayasaya konulan maddelerle korundu. 2000 yılında Adana Savcısı Sacit Kayasu Evren hakkında iddianame hazırlasa da bu girişim sonuçsuz kalmış, Kayasu meslekten ihraç edilmiş ve AİHM kararıyla haklı bulunmuştu. Dönüm noktası ise 12 Eylül 2010 anayasa referandumu oldu. Referandumda %57,88 "evet" oyu çıkmasıyla birlikte, darbecilerin yargılanmasını ömür boyu garanti altına alan 1982 Anayasası'nın Geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırıldı. Bu hukuki gelişmeyle birlikte Türkiye'nin dört bir yanından savcılıklara binlerce suç duyurusu yağdı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma sonucunda Ocak 2012'de hazırlanan iddianame ile Kenan Evren ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya şüpheli sıfatıyla yargı önüne çıkarıldı. 765 sayılı TCK'nın devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerini düzenleyen 146. maddesi uyarınca yargılanan sanıklar, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle hakim karşısına çıktı. Sağlık durumu nedeniyle duruşmalara bizzat katılamayan Evren, tedavi gördüğü Ankara GATA'daki odasından sesli ve görüntülü bilişim sistemi (SEGBİS) aracılığıyla savunma yaptı ve mahkemedeki ifadesinde "Biz o gün doğru olanı yaptık. Bugün de olsa aynı şekilde ihtilal yapardık" diyerek yaptıklarını savundu. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan ve mahkemenin kapatılmasının ardından Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden dava, 18 Haziran 2014 tarihinde karara bağlandı. Mahkeme, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı ve TBMM'yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ardından takdiri indirim uygulayarak cezayı müebbet hapse çevirdi ve Askeri Ceza Kanunu'nun 30. maddesi gereğince rütbelerinin erliğe düşürülmesine hükmetti. Yargıtay aşamasındaki temyiz süreci devam ederken, 9 Mayıs 2015 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde (GATA) çoklu organ yetmezliği ve solunum yetmezliği nedeniyle 98 yaşında vefat etti. Ölümünün ardından 12 Mayıs 2015'te Genelkurmay Başkanlığı'nda sivil katılımın neredeyse yalnızca ailesiyle sınırlı kaldığı askeri bir tören düzenlendi; cenazesi Ahmet Hamdi Akseki Camii'nde kılınan namazın ardından Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi. Evren'in ölümüyle birlikte, hukuki süreç devam ettiği için kamu davası düşmüş oldu. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Tuğyan Ülkem Gülter suçlamaları reddetti Haber

Tuğyan Ülkem Gülter suçlamaları reddetti

Yalova’nın Çınarcık ilçesinde 26 Eylül’de meydana gelen olayda, “Güllü” olarak tanınan şarkıcı Gül Tut, yaşadığı apartmanın penceresinden düşerek yaşamını yitirdi. Olayın ardından Yalova Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmada, şarkıcının kızı Tuğyan Ülkem Gülter ve olay sırasında evde bulunan arkadaşı Sultan Nur Ulu gözaltına alındı. İfadelerde çelişki ve yurt dışına çıkma girişimi iddiası Soruşturma kapsamında yapılan teknik ve fiziki takipte, şüphelilerin daha önce verdikleri ifadelerde çelişkiler tespit edildi. Tuğyan Ülkem Gülter ile Sultan Nur Ulu’nun, bavullarla yurt dışına çıkmak isterken İstanbul’da yakalanmaları da dosyaya girdi. Gözaltına alınan şüpheliler adliyeye sevk edilirken, Sultan Nur Ulu adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı, Tuğyan Ülkem Gülter ise “kasten öldürme” suçlamasıyla tutuklandı. Tuğyan: “Nasıl düştüğünü bilmiyorum” Savcılık ifadesinde olay gününü ayrıntılı şekilde anlatan Tuğyan Ülkem Gülter, annesiyle ve arkadaşı Sultan Nur Ulu’yla evde alkol aldıklarını, müzik dinleyip dans ettiklerini söyledi. Bir anda “güm” diye bir ses duyduğunu belirten Gülter, cam tarafına baktığında annesini göremediğini, bunun üzerine panikle aşağıya koştuğunu ifade etti. Gülter, “Annemin nasıl düştüğünü bilmiyorum, o anı hatırlamıyorum” diyerek suçlamaları reddetti. Arkadaşının ifadesi dosyayı değiştirdi Olay sırasında evde bulunan Sultan Nur Ulu’nun savcılıktaki ifadesi ise soruşturmanın seyrini etkiledi. Ulu, Gülter’in annesine sarılarak ittiğini ve bu nedenle dengesini kaybedip düştüğünü iddia etti. Bu beyana karşı çıkan Gülter, annesinin kendisinden daha ağır olduğunu, böyle bir itme gücüne sahip olmadığını savundu. Ulu’nun uyuşturucu kullanımı nedeniyle tedirgin olduğunu ve bu yüzden aleyhine ifade verdiğini öne sürdü. “Öldürmek istiyorum” mesajlarına savunma Dosyada yer alan ve Gülter’in annesiyle ilgili “öldürmek istiyorum” ifadelerini içeren mesajlar da sorguda gündeme geldi. Gülter, bu mesajların annesiyle tartıştığı, eve gitmediği sinirli bir dönemde yazıldığını, sonrasında barıştıklarını belirterek mesajların bağlamından koparıldığını söyledi. Avukatlar dosyadan çekildi Soruşturmanın kritik bir aşamaya gelmesinin ardından, Güllü’nün hayattayken vekilliğini yapan avukatlar, dosyada şüphe oluştuğunu belirterek davadan çekildiklerini açıkladı. Avukatlar, bu kararın Gülter’in suçlu ya da masum olduğu anlamına gelmediğini vurguladı. Şarkıcı Güllü’nün ölümüne ilişkin soruşturma gizlilik kararıyla sürdürülürken, kesin ölüm nedeni ve olayın nasıl gerçekleştiği yapılacak ek bilirkişi raporları ve yargılama süreci sonunda netlik kazanacak.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.