Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi ve CIA raporlarında Türkiye, "Sovyet yayılmacılığı karşısında her an çökebilecek zayıf bir müttefik" olarak tanımlanıyordu. Washington’ın tahammül edemeyeceği yegâne senaryo, İran’ın hemen ardından NATO’nun güneydoğu kanadının da istikrarsızlık sebebiyle kontrol dışına çıkmasıydı.
Haber Giriş Tarihi: 12.09.2026 11:23
Haber Güncellenme Tarihi: 12.09.2026 11:35
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
12 Eylül 1980 darbesi, Soğuk Savaş’ın en kırılgan evrelerinden birinde, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki askerî rolünün, Basra Körfezi’ne uzanan Amerikan jeostratejisinin ve Türkiye ekonomisinin uluslararası sermayeye entegrasyon sürecinin kesiştiği noktada gerçekleşmiştir. Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi’nin Ankara’da tesis ettiği askeri rejimi, Beyaz Saray ve Pentagon’un jeopolitik hesaplarından bağımsız ele almak eksik bir okuma olacaktır. 12 Eylül, stratejik koordinatların doğrudan Washington’ın küresel çıkarlarıyla örtüştüğü köklü bir yeniden yapılandırma sürecidir.
İran’ın Kaybı, Afganistan’ın İşgali ve Carter Doktrini
1970’lerin sonu, Amerikan dış politikası açısından İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en ağır kriz dönemlerinden biriydi. 1979 yılı, Washington’ın Avrasya ve Orta Doğu stratejisini kökünden sarsan iki büyük olaya sahne oldu. İlk olarak Şubat 1979’da İran’da gerçekleşen İslam Devrimi ile ABD, bölgedeki en sadık müttefiki olan Şah Rıza Pehlevi’yi kaybetti. Bu kayıp Sovyetler Birliği’ni güneyden dinleyen son derece kritik Amerikan istihbarat üslerinin, Basra Körfezi’ndeki güvenlik mimarisinin ve petrol akışının güvencesinin bir gecede çökmesi demekti.
İkinci darbe ise Aralık 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle geldi. Sovyet zırhlılarının Kabil’e girmesi, Moskova’nın sıcak denizlere ve Basra Körfezi’ne doğru hamle yaptığı şeklinde yorumlandı. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, tarihe Carter Doktrini olarak geçecek stratejiyi ilan ederek, Basra Körfezi bölgesindeki çıkarlara yapılacak herhangi bir müdahaleyi doğrudan ABD’nin hayati çıkarlarına saldırı sayacağını ve gerekirse askerî güçle karşılık verileceğini duyurdu. İşte bu yeni konseptte Türkiye, Sovyet güney sınırını tutan, İncirlik Üssü gibi paha biçilemez tesislere ev sahipliği yapan ve Orta Doğu’ya uzanan harekâtların lojistik kilidi olan hayati bir cephe ülkesine dönüştü.
Buna karşın Ankara’da işler Washington’ın görmek istediği gibi gitmiyordu. 1970’lerin ikinci yarısında Türkiye; derinleşen ekonomik darboğaz, döviz kıtlığı, sağ ve sol fraksiyonlar arasındaki sokak şiddeti, siyasal suikastlar ve mecliste cumhurbaşkanı dahi seçemeyen zayıf koalisyon hükümetleriyle tam bir siyasal felç içindeydi. Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi ve CIA raporlarında Türkiye, "Sovyet yayılmacılığı karşısında her an çökebilecek zayıf bir müttefik" olarak tanımlanıyordu. Washington’ın tahammül edemeyeceği yegâne senaryo, İran’ın hemen ardından NATO’nun güneydoğu kanadının da istikrarsızlık sebebiyle kontrol dışına çıkmasıydı. Bu şartlar altında Türkiye’de merkezî otoritenin yeniden kurulması, ordu eliyle de olsa iç kargaşanın bastırılması ve ülkenin Batı ekseninde sabitlenmesi Amerikan karar alıcıları için acil bir zorunluluk haline geldi.
Ekonomik Boyut: 24 Ocak Kararları
12 Eylül’ün Amerikancı yönünün en somut zeminini oluşturan alanlardan biri, darbenin hemen öncesinde uygulamaya konulan ekonomik dönüşüm paketidir. Süleyman Demirel azınlık hükümeti döneminde, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’ın koordinasyonunda hazırlanan 24 Ocak 1980 Kararları, Türkiye iktisat tarihinin en radikal dönüm noktasıydı. Bu program; Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Batılı kreditörlerin talep ettiği neoliberal politikalara dayanıyordu. İthal ikameci sanayileşme modelinden vazgeçilerek ihracata dayalı büyüme modeline geçilmesi, devalüasyon yapılması, kamu harcamalarının ve sübvansiyonların kısılması, reel ücretlerin baskılanması hedefleniyordu.
Ancak bu ölçekte sert bir kemer sıkma paketini, güçlü sendikaların, yaygın işçi grevlerinin, kitlesel sol muhalefetin ve kırılgan parlamenter dengelerin bulunduğu bir ortamda hayata geçirmek fiilen imkânsızdı. Sokaklar her gün grevlerle sarsılıyor, DİSK gibi kitlesel işçi örgütleri meydanları dolduruyordu. Washington ve uluslararası sermaye çevreleri, ekonomik paketin arkasındaki siyasal iradenin yetersizliğinden endişe ediyordu.
12 Eylül sabahı tankların yönetime el koyması, bu direnci bir gecede ortadan kaldırdı. Cunta yönetimi sendikaları kapattı, grevleri yasakladı, işçi liderlerini tutukladı ve DİSK hakkında idam istemiyle davalar açtı. Darbenin ardından Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin’in sarf ettiği "Bugüne kadar işçiler güldü, biz ağladık; şimdi gülme sırası bizde" sözü, müdahalenin sınıfsal ve ekonomik misyonunu berrak bir biçimde tescilliyordu. Kenan Evren ve konsey üyeleri, 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ı ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak göreve devam ettirdi. Böylece darbe rejimi, Batılı finans merkezlerinin arzu ettiği piyasa disiplinini dipçik zoruyla sağlayarak Türkiye’yi küresel kapitalist sisteme bağlama görevini eksiksiz yerine getirdi.
"Bizim Çocuklar" Tartışması
12 Eylül tarihinin popüler bellekteki en meşhur dış bağlantısı, gazeteci Mehmet Ali Birand’ın aktardığı "Bizim çocuklar başardı" ifadesidir. Darbe gecesi dönemin CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze’nin Beyaz Saray’da operasyonu haber verirken bu ifadeyi kullandığı öne sürülmüştür. Henze yıllar sonra bu cümlenin çarpıtıldığını ve "Ankara’daki çocuklar yaptı" dediğini iddia etmiş olsa da, kullanılan terminolojiden bağımsız olarak Amerikan resmi kayıtları Türk generallerinin Washington için tam bir güven unsuru olduğunu kanıtlamaktadır.
Daha da önemlisi, darbenin haber alma biçimine ilişkin gizliliği kaldırılan resmi diplomatik yazışmalardır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 19 Eylül 1980 tarihli Ankara telgrafı, Türk Silahlı Kuvvetleri üst komuta kademesinin darbeden hemen önce Türkiye’deki ABD Askerî Misyonu’nu doğrudan bilgilendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Cunta liderleri henüz sokağa çıkma yasağı başlamadan önce müttefiklerine şu net mesajı iletmiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO taahhütleri aynen devam edecek, ikili güvenlik anlaşmalarına sadık kalınacak, Türkiye Batı bloğundaki yerini koruyacak ve yabancı misyonların güvenliği temin edilecektir.
Askeri yönetimin oluşturduğu yeni kabinede Dışişleri Bakanlığı görevine deneyimli diplomat İlter Türkmen’in, Başbakanlığa ise emekli Oramiral Bülent Ulusu’nun getirilmesi, rejimin Batı başkentlerine verdiği diplomatik bir teminattı. Washington nezdinde, her an Sovyet eksenine kayma ya da iç savaşla bölünme riski taşıyan istikrarsız bir Türkiye yerine; hiyerarşik bir disiplinle yönetilen, komünizmle mücadelede tavizsiz ve NATO emir-komuta zincirine sadık bir cunta rejimi çok daha makbul bir tercihti.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
12 Eylül Darbesi: Amerika'nın "Bizim Çocukları"
Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi ve CIA raporlarında Türkiye, "Sovyet yayılmacılığı karşısında her an çökebilecek zayıf bir müttefik" olarak tanımlanıyordu. Washington’ın tahammül edemeyeceği yegâne senaryo, İran’ın hemen ardından NATO’nun güneydoğu kanadının da istikrarsızlık sebebiyle kontrol dışına çıkmasıydı.
12 Eylül 1980 darbesi, Soğuk Savaş’ın en kırılgan evrelerinden birinde, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki askerî rolünün, Basra Körfezi’ne uzanan Amerikan jeostratejisinin ve Türkiye ekonomisinin uluslararası sermayeye entegrasyon sürecinin kesiştiği noktada gerçekleşmiştir. Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi’nin Ankara’da tesis ettiği askeri rejimi, Beyaz Saray ve Pentagon’un jeopolitik hesaplarından bağımsız ele almak eksik bir okuma olacaktır. 12 Eylül, stratejik koordinatların doğrudan Washington’ın küresel çıkarlarıyla örtüştüğü köklü bir yeniden yapılandırma sürecidir.
İran’ın Kaybı, Afganistan’ın İşgali ve Carter Doktrini
1970’lerin sonu, Amerikan dış politikası açısından İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en ağır kriz dönemlerinden biriydi. 1979 yılı, Washington’ın Avrasya ve Orta Doğu stratejisini kökünden sarsan iki büyük olaya sahne oldu. İlk olarak Şubat 1979’da İran’da gerçekleşen İslam Devrimi ile ABD, bölgedeki en sadık müttefiki olan Şah Rıza Pehlevi’yi kaybetti. Bu kayıp Sovyetler Birliği’ni güneyden dinleyen son derece kritik Amerikan istihbarat üslerinin, Basra Körfezi’ndeki güvenlik mimarisinin ve petrol akışının güvencesinin bir gecede çökmesi demekti.
İkinci darbe ise Aralık 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle geldi. Sovyet zırhlılarının Kabil’e girmesi, Moskova’nın sıcak denizlere ve Basra Körfezi’ne doğru hamle yaptığı şeklinde yorumlandı. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, tarihe Carter Doktrini olarak geçecek stratejiyi ilan ederek, Basra Körfezi bölgesindeki çıkarlara yapılacak herhangi bir müdahaleyi doğrudan ABD’nin hayati çıkarlarına saldırı sayacağını ve gerekirse askerî güçle karşılık verileceğini duyurdu. İşte bu yeni konseptte Türkiye, Sovyet güney sınırını tutan, İncirlik Üssü gibi paha biçilemez tesislere ev sahipliği yapan ve Orta Doğu’ya uzanan harekâtların lojistik kilidi olan hayati bir cephe ülkesine dönüştü.
Buna karşın Ankara’da işler Washington’ın görmek istediği gibi gitmiyordu. 1970’lerin ikinci yarısında Türkiye; derinleşen ekonomik darboğaz, döviz kıtlığı, sağ ve sol fraksiyonlar arasındaki sokak şiddeti, siyasal suikastlar ve mecliste cumhurbaşkanı dahi seçemeyen zayıf koalisyon hükümetleriyle tam bir siyasal felç içindeydi. Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi ve CIA raporlarında Türkiye, "Sovyet yayılmacılığı karşısında her an çökebilecek zayıf bir müttefik" olarak tanımlanıyordu. Washington’ın tahammül edemeyeceği yegâne senaryo, İran’ın hemen ardından NATO’nun güneydoğu kanadının da istikrarsızlık sebebiyle kontrol dışına çıkmasıydı. Bu şartlar altında Türkiye’de merkezî otoritenin yeniden kurulması, ordu eliyle de olsa iç kargaşanın bastırılması ve ülkenin Batı ekseninde sabitlenmesi Amerikan karar alıcıları için acil bir zorunluluk haline geldi.
Ekonomik Boyut: 24 Ocak Kararları
12 Eylül’ün Amerikancı yönünün en somut zeminini oluşturan alanlardan biri, darbenin hemen öncesinde uygulamaya konulan ekonomik dönüşüm paketidir. Süleyman Demirel azınlık hükümeti döneminde, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’ın koordinasyonunda hazırlanan 24 Ocak 1980 Kararları, Türkiye iktisat tarihinin en radikal dönüm noktasıydı. Bu program; Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Batılı kreditörlerin talep ettiği neoliberal politikalara dayanıyordu. İthal ikameci sanayileşme modelinden vazgeçilerek ihracata dayalı büyüme modeline geçilmesi, devalüasyon yapılması, kamu harcamalarının ve sübvansiyonların kısılması, reel ücretlerin baskılanması hedefleniyordu.
Ancak bu ölçekte sert bir kemer sıkma paketini, güçlü sendikaların, yaygın işçi grevlerinin, kitlesel sol muhalefetin ve kırılgan parlamenter dengelerin bulunduğu bir ortamda hayata geçirmek fiilen imkânsızdı. Sokaklar her gün grevlerle sarsılıyor, DİSK gibi kitlesel işçi örgütleri meydanları dolduruyordu. Washington ve uluslararası sermaye çevreleri, ekonomik paketin arkasındaki siyasal iradenin yetersizliğinden endişe ediyordu.
12 Eylül sabahı tankların yönetime el koyması, bu direnci bir gecede ortadan kaldırdı. Cunta yönetimi sendikaları kapattı, grevleri yasakladı, işçi liderlerini tutukladı ve DİSK hakkında idam istemiyle davalar açtı. Darbenin ardından Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin’in sarf ettiği "Bugüne kadar işçiler güldü, biz ağladık; şimdi gülme sırası bizde" sözü, müdahalenin sınıfsal ve ekonomik misyonunu berrak bir biçimde tescilliyordu. Kenan Evren ve konsey üyeleri, 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ı ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak göreve devam ettirdi. Böylece darbe rejimi, Batılı finans merkezlerinin arzu ettiği piyasa disiplinini dipçik zoruyla sağlayarak Türkiye’yi küresel kapitalist sisteme bağlama görevini eksiksiz yerine getirdi.
"Bizim Çocuklar" Tartışması
12 Eylül tarihinin popüler bellekteki en meşhur dış bağlantısı, gazeteci Mehmet Ali Birand’ın aktardığı "Bizim çocuklar başardı" ifadesidir. Darbe gecesi dönemin CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze’nin Beyaz Saray’da operasyonu haber verirken bu ifadeyi kullandığı öne sürülmüştür. Henze yıllar sonra bu cümlenin çarpıtıldığını ve "Ankara’daki çocuklar yaptı" dediğini iddia etmiş olsa da, kullanılan terminolojiden bağımsız olarak Amerikan resmi kayıtları Türk generallerinin Washington için tam bir güven unsuru olduğunu kanıtlamaktadır.
Daha da önemlisi, darbenin haber alma biçimine ilişkin gizliliği kaldırılan resmi diplomatik yazışmalardır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 19 Eylül 1980 tarihli Ankara telgrafı, Türk Silahlı Kuvvetleri üst komuta kademesinin darbeden hemen önce Türkiye’deki ABD Askerî Misyonu’nu doğrudan bilgilendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Cunta liderleri henüz sokağa çıkma yasağı başlamadan önce müttefiklerine şu net mesajı iletmiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO taahhütleri aynen devam edecek, ikili güvenlik anlaşmalarına sadık kalınacak, Türkiye Batı bloğundaki yerini koruyacak ve yabancı misyonların güvenliği temin edilecektir.
Askeri yönetimin oluşturduğu yeni kabinede Dışişleri Bakanlığı görevine deneyimli diplomat İlter Türkmen’in, Başbakanlığa ise emekli Oramiral Bülent Ulusu’nun getirilmesi, rejimin Batı başkentlerine verdiği diplomatik bir teminattı. Washington nezdinde, her an Sovyet eksenine kayma ya da iç savaşla bölünme riski taşıyan istikrarsız bir Türkiye yerine; hiyerarşik bir disiplinle yönetilen, komünizmle mücadelede tavizsiz ve NATO emir-komuta zincirine sadık bir cunta rejimi çok daha makbul bir tercihti.
En Çok Okunan Haberler