Orta Doğu'daki Rejim Değişikliği Operasyonlarının Acı Verici Sicili
Orta Doğu'daki Rejim Değişikliği Operasyonlarının Acı Verici Sicili
War on the Rocks platformunda akademisyen Galen Jackson tarafından kaleme alınan analiz yazısı, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki askeri müdahale tarihini mercek altına almaktadır. Yazar, geçmişte Mısır, Lübnan, Irak ve Libya gibi ülkelerde denenen rejim değişikliği operasyonlarının fiyaskoyla sonuçlanan ortak kalıplarını inceleyerek, askeri gücü doğrudan siyasi dönüşüme tahvil etme yanılgısının taze jeopolitik risklerini gözler önüne sermektedir.
Haber Giriş Tarihi: 14.07.2026 00:06
Haber Güncellenme Tarihi: 14.07.2026 00:21
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
28 Şubat 2026 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump, İran’a karşı ortak bir ABD-İsrail askeri harekâtı “Destansı Öfke Operasyonu” adını verdikleri operasyonun başladığını duyurdu. Bu misyonun en temel amaçlarından biri, nükleer silah elde etmesini engellemenin yanı sıra İran İslam Cumhuriyeti’ni tamamen devirmek, yani bir rejim değişikliği gerçekleştirmekti. Trump, İran halkına hitap ederek "İşimiz bittiğinde yönetiminizi devralın; o artık sizin olacak" derken, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da benzer bir dille ortak eylemlerinin İran halkının kendi kaderini tayin etmesi için gerekli koşulları yaratacağını ilan ediyordu. Ancak askeri harekat, İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi başaramadı. İsrail, savaşın ilk gününde İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’i öldürmeyi başarmış olsa da, rejim bu ağır darbeleri ve saldırıları bir şekilde atlatarak ayakta kaldı. Dahası, bu büyük askeri kampanya İran’ın nükleer programı konusunda kayda değer tek bir taviz vermesini dahi sağlayamadı. Analistler ve akademisyenler bu fiyaskonun arkasında yatan temel hatanın, karar alıcıların tasfiyesi temelinde saldırılarının ardından Tahran’da yeni bir hükümeti nasıl kuracaklarına dair hiçbir somut plan yapmamış olmaları olduğunu belirtmektedir. İslam Cumhuriyeti sisteminin dirençli yapısı hesaba katılmamış ve Amerika ile İsrail, geçici taktiksel askeri başarıları uzun vadeli siyasi hedeflerin gerçekleştirilmesiyle karıştırma hatasına düşmüştür.
Bu başarısızlık, Ortadoğu’daki askeri müdahale tarihini yakından inceleyenler için şaşırtıcı değildir. Zira liderler, askeri gücü, zorlayıcı diplomasiyi veya örtülü operasyonları arzu ettikleri siyasi dönüşümlere tahvil etme yeteneklerini tarih boyunca daima abartmışlardır. Bu yanılgının altında iki temel karar alma hatası yatmaktadır. Birincisi, Trump ve Netanyahu’nun, İran ve vekillerinin 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırılarından bu yana aldığı yenilgiler yüzünden savunmasız kaldığına inanarak, askeri kapasitelerini doğrudan siyasi sonuç elde etme becerisiyle karıştırmalarıdır. İkincisi ise liderlerin, bir rejimin lider kadrosunu yok etmenin her şeyi çözecek sihirli bir değnek olduğuna inanmasıdır. Oysa tarihsel kanıtlar, bu tür operasyonların neredeyse her zaman güçlü bir milliyetçi tepkiyi tetiklediğini, istikrarlı bir hükümet kurabilecek alternatif bir siyasi gücün yokluğunu göz ardı ettiğini ve mevcut siyasi düzenin direncini küçümsediğini göstermektedir. Sonuçta ise devrilen rejimin yerine genellikle çok daha düşmanca, radikal veya tamamen istikrarsız yeni yapılar ortaya çıkmaktadır.
Tarihin Tekerrürü: Başarısız Rejim Değişikliği Girişimleri
Ortadoğu'da rejim değişikliği peşinde koşmanın hazin sicili, beş önemli tarihi vaka üzerinden net bir şekilde görülebilmektedir.
Bunlardan ilki, Ekim 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesini geri çevirmek amacıyla düzenlediği ortak askeri operasyondur. Dönemin İngiltere Başbakanı Anthony Eden, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’a yazdığı mektupta Mısır’da Batı’ya daha az düşman bir rejimin kurulmasının en öncelikli hedefleri olduğunu belirtmişti. Askeri olarak başarılı olan bu harekat, siyasi olarak tam bir felakete dönüştü. Eisenhower, ABD’nin operasyondan haberdar edilmemesine, krizin Sovyetlerin Macaristan’daki katliamlarını gölgelemesine ve yaklaşan ABD başkanlık seçimlerine denk gelmesine öfkelenerek Londra ve Paris’e muazzam bir baskı uyguladı. Sonuçta İngiltere ve Fransa geri çekilmek zorunda kaldı, küresel büyük güç statülerini sonsuza dek kaybetti ve Nasır eskisinden çok daha güçlü bir şekilde krizden sıyrıldı.
İkinci örnek, İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalidir. Dönemin Savunma Bakanı Ariel Şaron, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Güney Lübnan’dan sürmek, Suriye askeri varlığını sonlandırmak ve Hristiyan lider Beşir Cemayel’i cumhurbaşkanı yaparak İsrail ile barış anlaşması imzalatmak gibi aşırı hırslı hedeflere sahipti. Şaron, FKÖ’nün çöküşünün Filistinlileri Ürdün’e kaçmaya zorlayacağını, orada Ürdün monarşisini devirip kendi devletlerini kuracaklarını ve böylece İsrail’in Batı Şeria ile Gazze’yi kolayca ilhak edebileceğini hayal ediyordu. Ancak işgal tam bir stratejik hüsranla bitti. Beşir Cemayel suikasta uğradı, Lübnan ile yapılan barış anlaşması ölü doğdu, FKÖ Tunus’a sürülse de Filistin milliyetçiliği yok edilemedi ve beş yıl sonra Hamas’ın doğuşuna yol açan Birinci İntifada patlak verdi. En önemlisi, İsrail’in işgaline bir tepki olarak İran desteğiyle Hizbullah kuruldu ve bugün İsrail’in karşısındaki en büyük asimetrik tehdit haline geldi.
Üçüncü vaka olan ABD’nin Irak politikası, Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i işgalinden itibaren rejim değişikliğini merkeze aldı. Baba George H.W. Bush, Bağdat’a yürümeyerek rasyonel bir sınır çizmiş olsa da, sonraki Bill Clinton yönetimi 1998’de Irak Özgürleştirme Yasası’nı imzalayarak Saddam’ın devrilmesini resmi politika haline getirdi. Dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Irak kitle imha silahları konusunda iş birliği yapsa dahi Saddam gitmeden yaptırımların kalkmayacağını ilan ederek Saddam’a iş birliği yapması için hiçbir teşvik bırakmadı. Bu tıkanıklık nihayetinde oğul George W. Bush’un Mart 2003’te düzenlediği ve ABD tarihinin en büyük stratejik hatası olarak kabul edilen Irak işgaliyle sonuçlandı. Savaş ABD’ye kan ve hazine kaybettirdi, tek kutuplu küresel anın heba edilmesine yol açtı, DEAŞ’ın yükselişine zemin hazırladı ve Suudi Kralı Abdullah’ın deyimiyle Irak’ı İran’a "altın tepside bir hediye" olarak sundu.
Dördüncü örnek olan 2011’deki Libya müdahalesi başlangıçta Bingazi’deki sivilleri korumak amacıyla insani bir operasyon olarak sunulsa da hızlı bir şekilde Muammer Kaddafi’yi devirme misyonuna dönüştü. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kaddafi’nin ölüm haberini aldığında "Geldik, gördük, öldü" diyerek sevinmişti. Ancak sonuçlar hem Libya hem de ABD çıkarları için korkunç oldu. Müdahalenin en büyük savunucularından Samantha Power bile, Kaddafi’nin 2003’te nükleer programından gönüllü olarak vazgeçmiş olmasına rağmen devrilmesinin, küresel nükleer silahsızlanma çabalarına ölümcül bir darbe vurduğunu kabul etti. Kaddafi sonrası dönemde Libya hiçbir kurumu kalmamış bir başarısız devlete, iç savaş cehennemine ve terör yuvasına dönüştü.
Beşinci ve son örnek ise 1953’te bizzat İran’da gerçekleştirilen CIA destekli TPAJAX Operasyonu’dur. Komünizm ve Sovyet nüfuzunun artmasından endişe eden Eisenhower yönetimi, demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirerek Şah’ı mutlak güçle tahta oturttu. Şah’ın çeyrek asırlık baskıcı yönetimi halkta muazzam bir Batı karşıtı öfke biriktirdi ve bu birikim, 1979 İslam Devrimi ile sonuçlanarak bugün ABD’nin başını ağrıtan İran İslam Cumhuriyeti’ni doğurdu.
Çıkmaz Sokaktan Dönüş: Diplomatik Gerçekçilik ve Nükleer Müzakereler
2026 yılındaki başarısız askeri harekâtın ardından ortaya çıkan tablo, rejim değişikliği rüyasının ne kadar maliyetli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Harekât, İran’ın içerisindeki milliyetçi duyguları konsolide etmiş, rejim karşıtı muhalefeti marjinalleştirmiş ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun muhafazakar, sertlik yanlısı kanadını iktidarın tam merkezine taşımıştır. Hamaney’in ölümünün ardından oğlu Mucteba Hamaney’in halef olarak seçilmesiyle rejimin en büyük kırılganlığı olan halefiyet krizi de çözülmüştür. Dahası İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatma konusundaki operasyonel kabiliyetini göstererek küresel enerji hatları üzerinde muazzam bir koz elde etmiştir. Küresel düzeyde ise, ABD’nin cephane stoklarını tüketen bu savaş, Washington’ın asıl odaklanması gereken Hint-Pasifik tiyatrosunda zayıflamasına neden olarak Çin ve Rusya’nın stratejik ekmeğine yağ sürmüştür.
Bu vahim tablodan çıkış için Trump yönetiminin askeri operasyonları sürdürme tehditlerini bir kenara bırakması ve diplomasiye dönmesi hayati önem taşımaktadır. ABD ve İsrail için en kritik ve vazgeçilmez hedef, Tahran’ın nükleer silah edinmesini engellemektir. Bu hedefe ulaşmanın tek gerçekçi yolu, ABD’nin rejim değişikliği amacından resmi olarak vazgeçtiğini taahhüt etmesi ve 2015 yılındaki nükleer anlaşmanın daha kapsamlı ve geliştirilmiş bir versiyonunu müzakere etmek üzere Tahran ile masaya oturmasıdır. Savaş ve ağır yaptırımlar sebebiyle zaten kırılgan olan İran ekonomisinin yaklaşık 270 milyar dolarlık muazzam bir doğrudan hasara uğramış olması, Tahran’daki yeni muhafazakar liderliğin ekonomik bir nefes borusu karşılığında müzakere masasına oturması için güçlü bir motivasyon kaynağı sağlayabilir.
Ortadoğu tarihinde askeri zorbalıkla rejimleri devirip yeni rejimler inşa etme hayali kuranlar, genellikle çok daha öngörülemez düşmanlar yaratmıştır. 1970’te Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın eceliyle ölmesinin ardından yerine geçen Enver Sedat’ın ABD ile çalışmayı seçmesi ve 1979’da İsrail ile barış anlaşması imzalaması gibi mucizevi bir senaryonun İran’da kendiliğinden gerçekleşmesi, bu askeri saldırganlıktan sonra artık tamamen imkansız hale gelmiştir. ABD ve İsrail karar alıcıları, tarihin bu en temel dersini öğrenmedikleri sürece, İran İslam Cumhuriyeti’ni yakın ve öngörülebilir gelecekte amansız bir düşman olarak karşılarında görmeye devam edeceklerdir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Orta Doğu'daki Rejim Değişikliği Operasyonlarının Acı Verici Sicili
War on the Rocks platformunda akademisyen Galen Jackson tarafından kaleme alınan analiz yazısı, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki askeri müdahale tarihini mercek altına almaktadır. Yazar, geçmişte Mısır, Lübnan, Irak ve Libya gibi ülkelerde denenen rejim değişikliği operasyonlarının fiyaskoyla sonuçlanan ortak kalıplarını inceleyerek, askeri gücü doğrudan siyasi dönüşüme tahvil etme yanılgısının taze jeopolitik risklerini gözler önüne sermektedir.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump, İran’a karşı ortak bir ABD-İsrail askeri harekâtı “Destansı Öfke Operasyonu” adını verdikleri operasyonun başladığını duyurdu. Bu misyonun en temel amaçlarından biri, nükleer silah elde etmesini engellemenin yanı sıra İran İslam Cumhuriyeti’ni tamamen devirmek, yani bir rejim değişikliği gerçekleştirmekti. Trump, İran halkına hitap ederek "İşimiz bittiğinde yönetiminizi devralın; o artık sizin olacak" derken, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da benzer bir dille ortak eylemlerinin İran halkının kendi kaderini tayin etmesi için gerekli koşulları yaratacağını ilan ediyordu. Ancak askeri harekat, İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi başaramadı. İsrail, savaşın ilk gününde İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’i öldürmeyi başarmış olsa da, rejim bu ağır darbeleri ve saldırıları bir şekilde atlatarak ayakta kaldı. Dahası, bu büyük askeri kampanya İran’ın nükleer programı konusunda kayda değer tek bir taviz vermesini dahi sağlayamadı. Analistler ve akademisyenler bu fiyaskonun arkasında yatan temel hatanın, karar alıcıların tasfiyesi temelinde saldırılarının ardından Tahran’da yeni bir hükümeti nasıl kuracaklarına dair hiçbir somut plan yapmamış olmaları olduğunu belirtmektedir. İslam Cumhuriyeti sisteminin dirençli yapısı hesaba katılmamış ve Amerika ile İsrail, geçici taktiksel askeri başarıları uzun vadeli siyasi hedeflerin gerçekleştirilmesiyle karıştırma hatasına düşmüştür.
Bu başarısızlık, Ortadoğu’daki askeri müdahale tarihini yakından inceleyenler için şaşırtıcı değildir. Zira liderler, askeri gücü, zorlayıcı diplomasiyi veya örtülü operasyonları arzu ettikleri siyasi dönüşümlere tahvil etme yeteneklerini tarih boyunca daima abartmışlardır. Bu yanılgının altında iki temel karar alma hatası yatmaktadır. Birincisi, Trump ve Netanyahu’nun, İran ve vekillerinin 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırılarından bu yana aldığı yenilgiler yüzünden savunmasız kaldığına inanarak, askeri kapasitelerini doğrudan siyasi sonuç elde etme becerisiyle karıştırmalarıdır. İkincisi ise liderlerin, bir rejimin lider kadrosunu yok etmenin her şeyi çözecek sihirli bir değnek olduğuna inanmasıdır. Oysa tarihsel kanıtlar, bu tür operasyonların neredeyse her zaman güçlü bir milliyetçi tepkiyi tetiklediğini, istikrarlı bir hükümet kurabilecek alternatif bir siyasi gücün yokluğunu göz ardı ettiğini ve mevcut siyasi düzenin direncini küçümsediğini göstermektedir. Sonuçta ise devrilen rejimin yerine genellikle çok daha düşmanca, radikal veya tamamen istikrarsız yeni yapılar ortaya çıkmaktadır.
Tarihin Tekerrürü: Başarısız Rejim Değişikliği Girişimleri
Ortadoğu'da rejim değişikliği peşinde koşmanın hazin sicili, beş önemli tarihi vaka üzerinden net bir şekilde görülebilmektedir.
Bunlardan ilki, Ekim 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ı devirmek ve Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesini geri çevirmek amacıyla düzenlediği ortak askeri operasyondur. Dönemin İngiltere Başbakanı Anthony Eden, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’a yazdığı mektupta Mısır’da Batı’ya daha az düşman bir rejimin kurulmasının en öncelikli hedefleri olduğunu belirtmişti. Askeri olarak başarılı olan bu harekat, siyasi olarak tam bir felakete dönüştü. Eisenhower, ABD’nin operasyondan haberdar edilmemesine, krizin Sovyetlerin Macaristan’daki katliamlarını gölgelemesine ve yaklaşan ABD başkanlık seçimlerine denk gelmesine öfkelenerek Londra ve Paris’e muazzam bir baskı uyguladı. Sonuçta İngiltere ve Fransa geri çekilmek zorunda kaldı, küresel büyük güç statülerini sonsuza dek kaybetti ve Nasır eskisinden çok daha güçlü bir şekilde krizden sıyrıldı.
İkinci örnek, İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalidir. Dönemin Savunma Bakanı Ariel Şaron, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Güney Lübnan’dan sürmek, Suriye askeri varlığını sonlandırmak ve Hristiyan lider Beşir Cemayel’i cumhurbaşkanı yaparak İsrail ile barış anlaşması imzalatmak gibi aşırı hırslı hedeflere sahipti. Şaron, FKÖ’nün çöküşünün Filistinlileri Ürdün’e kaçmaya zorlayacağını, orada Ürdün monarşisini devirip kendi devletlerini kuracaklarını ve böylece İsrail’in Batı Şeria ile Gazze’yi kolayca ilhak edebileceğini hayal ediyordu. Ancak işgal tam bir stratejik hüsranla bitti. Beşir Cemayel suikasta uğradı, Lübnan ile yapılan barış anlaşması ölü doğdu, FKÖ Tunus’a sürülse de Filistin milliyetçiliği yok edilemedi ve beş yıl sonra Hamas’ın doğuşuna yol açan Birinci İntifada patlak verdi. En önemlisi, İsrail’in işgaline bir tepki olarak İran desteğiyle Hizbullah kuruldu ve bugün İsrail’in karşısındaki en büyük asimetrik tehdit haline geldi.
Üçüncü vaka olan ABD’nin Irak politikası, Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i işgalinden itibaren rejim değişikliğini merkeze aldı. Baba George H.W. Bush, Bağdat’a yürümeyerek rasyonel bir sınır çizmiş olsa da, sonraki Bill Clinton yönetimi 1998’de Irak Özgürleştirme Yasası’nı imzalayarak Saddam’ın devrilmesini resmi politika haline getirdi. Dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Irak kitle imha silahları konusunda iş birliği yapsa dahi Saddam gitmeden yaptırımların kalkmayacağını ilan ederek Saddam’a iş birliği yapması için hiçbir teşvik bırakmadı. Bu tıkanıklık nihayetinde oğul George W. Bush’un Mart 2003’te düzenlediği ve ABD tarihinin en büyük stratejik hatası olarak kabul edilen Irak işgaliyle sonuçlandı. Savaş ABD’ye kan ve hazine kaybettirdi, tek kutuplu küresel anın heba edilmesine yol açtı, DEAŞ’ın yükselişine zemin hazırladı ve Suudi Kralı Abdullah’ın deyimiyle Irak’ı İran’a "altın tepside bir hediye" olarak sundu.
Dördüncü örnek olan 2011’deki Libya müdahalesi başlangıçta Bingazi’deki sivilleri korumak amacıyla insani bir operasyon olarak sunulsa da hızlı bir şekilde Muammer Kaddafi’yi devirme misyonuna dönüştü. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kaddafi’nin ölüm haberini aldığında "Geldik, gördük, öldü" diyerek sevinmişti. Ancak sonuçlar hem Libya hem de ABD çıkarları için korkunç oldu. Müdahalenin en büyük savunucularından Samantha Power bile, Kaddafi’nin 2003’te nükleer programından gönüllü olarak vazgeçmiş olmasına rağmen devrilmesinin, küresel nükleer silahsızlanma çabalarına ölümcül bir darbe vurduğunu kabul etti. Kaddafi sonrası dönemde Libya hiçbir kurumu kalmamış bir başarısız devlete, iç savaş cehennemine ve terör yuvasına dönüştü.
Beşinci ve son örnek ise 1953’te bizzat İran’da gerçekleştirilen CIA destekli TPAJAX Operasyonu’dur. Komünizm ve Sovyet nüfuzunun artmasından endişe eden Eisenhower yönetimi, demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirerek Şah’ı mutlak güçle tahta oturttu. Şah’ın çeyrek asırlık baskıcı yönetimi halkta muazzam bir Batı karşıtı öfke biriktirdi ve bu birikim, 1979 İslam Devrimi ile sonuçlanarak bugün ABD’nin başını ağrıtan İran İslam Cumhuriyeti’ni doğurdu.
Çıkmaz Sokaktan Dönüş: Diplomatik Gerçekçilik ve Nükleer Müzakereler
2026 yılındaki başarısız askeri harekâtın ardından ortaya çıkan tablo, rejim değişikliği rüyasının ne kadar maliyetli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Harekât, İran’ın içerisindeki milliyetçi duyguları konsolide etmiş, rejim karşıtı muhalefeti marjinalleştirmiş ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun muhafazakar, sertlik yanlısı kanadını iktidarın tam merkezine taşımıştır. Hamaney’in ölümünün ardından oğlu Mucteba Hamaney’in halef olarak seçilmesiyle rejimin en büyük kırılganlığı olan halefiyet krizi de çözülmüştür. Dahası İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatma konusundaki operasyonel kabiliyetini göstererek küresel enerji hatları üzerinde muazzam bir koz elde etmiştir. Küresel düzeyde ise, ABD’nin cephane stoklarını tüketen bu savaş, Washington’ın asıl odaklanması gereken Hint-Pasifik tiyatrosunda zayıflamasına neden olarak Çin ve Rusya’nın stratejik ekmeğine yağ sürmüştür.
Bu vahim tablodan çıkış için Trump yönetiminin askeri operasyonları sürdürme tehditlerini bir kenara bırakması ve diplomasiye dönmesi hayati önem taşımaktadır. ABD ve İsrail için en kritik ve vazgeçilmez hedef, Tahran’ın nükleer silah edinmesini engellemektir. Bu hedefe ulaşmanın tek gerçekçi yolu, ABD’nin rejim değişikliği amacından resmi olarak vazgeçtiğini taahhüt etmesi ve 2015 yılındaki nükleer anlaşmanın daha kapsamlı ve geliştirilmiş bir versiyonunu müzakere etmek üzere Tahran ile masaya oturmasıdır. Savaş ve ağır yaptırımlar sebebiyle zaten kırılgan olan İran ekonomisinin yaklaşık 270 milyar dolarlık muazzam bir doğrudan hasara uğramış olması, Tahran’daki yeni muhafazakar liderliğin ekonomik bir nefes borusu karşılığında müzakere masasına oturması için güçlü bir motivasyon kaynağı sağlayabilir.
Ortadoğu tarihinde askeri zorbalıkla rejimleri devirip yeni rejimler inşa etme hayali kuranlar, genellikle çok daha öngörülemez düşmanlar yaratmıştır. 1970’te Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın eceliyle ölmesinin ardından yerine geçen Enver Sedat’ın ABD ile çalışmayı seçmesi ve 1979’da İsrail ile barış anlaşması imzalaması gibi mucizevi bir senaryonun İran’da kendiliğinden gerçekleşmesi, bu askeri saldırganlıktan sonra artık tamamen imkansız hale gelmiştir. ABD ve İsrail karar alıcıları, tarihin bu en temel dersini öğrenmedikleri sürece, İran İslam Cumhuriyeti’ni yakın ve öngörülebilir gelecekte amansız bir düşman olarak karşılarında görmeye devam edeceklerdir.
En Çok Okunan Haberler