Yeni Suriye Denklemi: Türkiye, İsrail'in Yeni İran'ı mı Oluyor?
Yeni Suriye Denklemi: Türkiye, İsrail'in Yeni İran'ı mı Oluyor?
Şarku'l Avsat'taki analize göre, Türkiye ve İsrail arasında Suriye merkezli yeni bir rekabet dönemi başladı. İsrail, Türkiye'yi bölgedeki yeni stratejik rakibi olarak görürken, iki ülke Suriye'nin geleceği konusunda taban tabana zıt vizyonlar taşıyor.
Haber Giriş Tarihi: 14.07.2026 00:58
Haber Güncellenme Tarihi: 14.07.2026 01:14
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
Şarku'l Avsat gazetesinde İbrahim Hamidi imzasıyla yayımlanan kapsamlı analiz, Ortadoğu'nun geleceğine ışık tutuyor. Al Majalla kaynaklı bu analize göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington’un Ankara’ya F-35 savaş uçakları satma olasılığına karşı çıkması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO zirvesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı övmesi sıradan olaylar değil. Bu iki önemli gelişme, Türkiye ile İsrail’in bölgede yeni bir rekabet aşamasına girdiğini ve bu mücadelenin en büyük savaş alanının Suriye olduğunu açıkça gösteriyor. İran’a karşı yürütülen yıpratma savaşının, Esed rejiminin çöküşünün ve Hizbullah liderliğindeki ‘direniş ekseni’nin zayıflamasının ardından Tel Aviv, Suriye'de artık karşısında yeni bir gücü buluyor. Bu doğrultuda İsrail güvenlik bürokrasisi, kuzey sınırındaki yeni jeopolitik gerçeklikte Türkiye’yi "yeni düşman" ve potansiyel olarak "yeni İran" olarak konumlandırmaya başlıyor.
Bu durum her ne kadar kışkırtıcı bir karşılaştırma gibi görünse de Tel Aviv'in güvenlik stratejilerindeki derin dönüşümü doğrudan gözler önüne seriyor. Esed döneminde Suriye toprakları, İsrail ile İran arasındaki vekalet savaşlarının ve doğrudan çatışmaların ana sahnesiydi; o dönemde Ankara ise daha çok Suriye'nin kuzey sınırları ve Kürt hareketleriyle mücadele etmeye yoğunlaşmıştı. Bugün gelinen noktada ise harita tamamen değişmiş durumda ve "yeni Suriye", Türk-İsrail rekabetinin en sıcak alanı haline geldi. İki tarafın da doğrudan bir askeri çatışmanın getireceği ağır maliyetleri göze almak istemediği, benzer şekilde Trump’ın da iki yakın müttefiki olan Erdoğan ve Netanyahu arasında bir savaş çıkmasını istemediği biliniyor. Ancak asıl düğüm, biri kuzeyde diğeri ise güneyde yer alan bu iki ülkenin, Suriye'nin geleceğine dair birbiriyle taban tabana zıt vizyonlara sahip olmasında yatıyor.
Türkiye, Suriye'yi kendi güvenliği için vazgeçilmez bir stratejik derinlik ve mutlaka istikrara kavuşması gereken kritik bir komşu olarak konumlandırıyor. Ankara'nın temel önceliği, Suriye devletinin toprak bütünlüğünü korumak, güney sınırında kendi güvenliğini tehdit edecek herhangi bir özerk yapının kurulmasını kesin bir şekilde engellemek üzerine kurulu. Türkiye ayrıca Suriye’yi, kendisini Ortadoğu pazarlarına ve enerji koridorlarına bağlayacak ekonomik bir kapı olarak görüyor. Bu stratejik hedefleri gerçekleştirmek amacıyla Ankara, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara liderliğindeki Şam'daki yeni yönetimi ilk andan itibaren güçlü bir şekilde destekleyerek, bu yönetimle çok boyutlu siyasi, askeri ve ekonomik ortaklıklar kurmayı hedefliyor.
İsrail ise Suriye’ye tamamen farklı bir tehdit algısı penceresinden yaklaşıyor. İlkesel olarak sınırında istikrarlı bir yönetimin kurulmasına karşı olmasa da bu yeni yönetimin kendi hareket kabiliyetini sınırlayacak ya da sınır hattında askeri bir denge oluşturacak bir güce dönüşmesine kesinlikle izin vermeyeceğini deklare ediyor. Nitekim Esed rejiminin çöküşünü takip eden süreçte İsrail'in Suriye'nin kritik stratejik askeri varlıklarını imha etmesi ve önleyici hava saldırılarını sürdürmesi bu yaklaşımın en somut kanıtı olarak öne çıkıyor. Ayrıca İsrail, güneydeki işgal alanını genişletirken, Suveyda bölgesindeki Dürzi unsurlara destek veriyor ve bölgedeki Türk askeri üslerinin varlığına, gelişmiş hava savunma sistemlerine ya da Suriye ordusunun sınır dengesini değiştirebilecek şekilde yeniden inşasına yönelik her türlü adıma aşırı hassasiyet gösteriyor. Netanyahu’nun, Şam'ın askeri kapasitesini artırabilecek gelişmiş silah ve hava savunma satışlarını engellemek adına Rusya lideri Putin nezdinde dahi diplomatik girişimlerde bulunması, Tel Aviv'in bu konudaki kırmızı çizgilerini gösteriyor.
İki vizyon arasındaki bu keskin uyuşmazlık, Türkiye'nin arzuladığı egemen, istikrarlı ve güçlü Suriye devlet yapısının, İsrail tarafından doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmasından kaynaklanıyor. İsrail’in kendi güvenliğini korumak adına attığını savunduğu adımlar, hem Şam hem de Ankara tarafından Suriye’nin egemenlik haklarının ihlali ve yeni kurulan devlet düzeninin sabote edilmesi olarak yorumlanıyor. Esasen Suriye üzerinde yaşanan bu rekabet, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının kontrolü, kritik deniz ticaret rotaları ve savunma sanayilerindeki üstünlük mücadelesini de içeren çok daha geniş boyutlu küresel bir güç savaşının yerel bir yansıması niteliğinde. Yükselen bir bölgesel güç olan, NATO ve G20 üyesi Türkiye karşısında İsrail, bölgedeki mutlak askeri hakimiyetini korumak ve İran’ın çekilmesiyle oluşan boşluğun kendi çıkarlarına aykırı bir güç tarafından doldurulmasını engellemek için her türlü diplomatik ve askeri kartı sahaya sürüyor.
Peki Türkiye, Suriye'de gerçekten "yeni bir İran" haline gelecek mi? Yazar İbrahim Hamidi bu soruya hayır cevabını veriyor; çünkü Türkiye'nin bölgedeki devlet projesi, kullandığı kurumsal araçlar, diplomatik yöntemler ve bölgesel ittifaklar, İran'ın ideolojik ve mezhepsel eksenli yayılmacı politikasından tamamen farklı bir çizgide ilerliyor. Ayrıca yeni kurulan Suriye yönetiminin ve halkının da kuzey komşusu Türkiye ile güney komşusu İsrail'e yönelik bakış açıları, tarihsel ve kültürel kodlar gereği birbirinden çok büyük farklılıklar gösteriyor. Ancak tüm bu ayrımlara rağmen, İsrail'in Türkiye'yi artık kuzey sınırındaki en büyük stratejik meydan okuma olarak gördüğü gerçeği her geçen gün daha net bir şekilde netleşiyor. ABD'nin bu yeni denklemdeki rolü belirleyici olmaya devam etse de Ortadoğu’nun kırılgan yapısında savaşların genellikle masa başında planlanmış kararlarla değil, sahadaki askeri hareketliliklerin, plansız bir hava saldırısının ya da anlık bir yanlış değerlendirmenin kıvılcımıyla başladığı riski, bölgenin geleceğini en çok tehdit eden unsur olarak varlığını koruyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yeni Suriye Denklemi: Türkiye, İsrail'in Yeni İran'ı mı Oluyor?
Şarku'l Avsat'taki analize göre, Türkiye ve İsrail arasında Suriye merkezli yeni bir rekabet dönemi başladı. İsrail, Türkiye'yi bölgedeki yeni stratejik rakibi olarak görürken, iki ülke Suriye'nin geleceği konusunda taban tabana zıt vizyonlar taşıyor.
Şarku'l Avsat gazetesinde İbrahim Hamidi imzasıyla yayımlanan kapsamlı analiz, Ortadoğu'nun geleceğine ışık tutuyor. Al Majalla kaynaklı bu analize göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington’un Ankara’ya F-35 savaş uçakları satma olasılığına karşı çıkması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO zirvesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı övmesi sıradan olaylar değil. Bu iki önemli gelişme, Türkiye ile İsrail’in bölgede yeni bir rekabet aşamasına girdiğini ve bu mücadelenin en büyük savaş alanının Suriye olduğunu açıkça gösteriyor. İran’a karşı yürütülen yıpratma savaşının, Esed rejiminin çöküşünün ve Hizbullah liderliğindeki ‘direniş ekseni’nin zayıflamasının ardından Tel Aviv, Suriye'de artık karşısında yeni bir gücü buluyor. Bu doğrultuda İsrail güvenlik bürokrasisi, kuzey sınırındaki yeni jeopolitik gerçeklikte Türkiye’yi "yeni düşman" ve potansiyel olarak "yeni İran" olarak konumlandırmaya başlıyor.
Bu durum her ne kadar kışkırtıcı bir karşılaştırma gibi görünse de Tel Aviv'in güvenlik stratejilerindeki derin dönüşümü doğrudan gözler önüne seriyor. Esed döneminde Suriye toprakları, İsrail ile İran arasındaki vekalet savaşlarının ve doğrudan çatışmaların ana sahnesiydi; o dönemde Ankara ise daha çok Suriye'nin kuzey sınırları ve Kürt hareketleriyle mücadele etmeye yoğunlaşmıştı. Bugün gelinen noktada ise harita tamamen değişmiş durumda ve "yeni Suriye", Türk-İsrail rekabetinin en sıcak alanı haline geldi. İki tarafın da doğrudan bir askeri çatışmanın getireceği ağır maliyetleri göze almak istemediği, benzer şekilde Trump’ın da iki yakın müttefiki olan Erdoğan ve Netanyahu arasında bir savaş çıkmasını istemediği biliniyor. Ancak asıl düğüm, biri kuzeyde diğeri ise güneyde yer alan bu iki ülkenin, Suriye'nin geleceğine dair birbiriyle taban tabana zıt vizyonlara sahip olmasında yatıyor.
Türkiye, Suriye'yi kendi güvenliği için vazgeçilmez bir stratejik derinlik ve mutlaka istikrara kavuşması gereken kritik bir komşu olarak konumlandırıyor. Ankara'nın temel önceliği, Suriye devletinin toprak bütünlüğünü korumak, güney sınırında kendi güvenliğini tehdit edecek herhangi bir özerk yapının kurulmasını kesin bir şekilde engellemek üzerine kurulu. Türkiye ayrıca Suriye’yi, kendisini Ortadoğu pazarlarına ve enerji koridorlarına bağlayacak ekonomik bir kapı olarak görüyor. Bu stratejik hedefleri gerçekleştirmek amacıyla Ankara, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara liderliğindeki Şam'daki yeni yönetimi ilk andan itibaren güçlü bir şekilde destekleyerek, bu yönetimle çok boyutlu siyasi, askeri ve ekonomik ortaklıklar kurmayı hedefliyor.
İsrail ise Suriye’ye tamamen farklı bir tehdit algısı penceresinden yaklaşıyor. İlkesel olarak sınırında istikrarlı bir yönetimin kurulmasına karşı olmasa da bu yeni yönetimin kendi hareket kabiliyetini sınırlayacak ya da sınır hattında askeri bir denge oluşturacak bir güce dönüşmesine kesinlikle izin vermeyeceğini deklare ediyor. Nitekim Esed rejiminin çöküşünü takip eden süreçte İsrail'in Suriye'nin kritik stratejik askeri varlıklarını imha etmesi ve önleyici hava saldırılarını sürdürmesi bu yaklaşımın en somut kanıtı olarak öne çıkıyor. Ayrıca İsrail, güneydeki işgal alanını genişletirken, Suveyda bölgesindeki Dürzi unsurlara destek veriyor ve bölgedeki Türk askeri üslerinin varlığına, gelişmiş hava savunma sistemlerine ya da Suriye ordusunun sınır dengesini değiştirebilecek şekilde yeniden inşasına yönelik her türlü adıma aşırı hassasiyet gösteriyor. Netanyahu’nun, Şam'ın askeri kapasitesini artırabilecek gelişmiş silah ve hava savunma satışlarını engellemek adına Rusya lideri Putin nezdinde dahi diplomatik girişimlerde bulunması, Tel Aviv'in bu konudaki kırmızı çizgilerini gösteriyor.
İki vizyon arasındaki bu keskin uyuşmazlık, Türkiye'nin arzuladığı egemen, istikrarlı ve güçlü Suriye devlet yapısının, İsrail tarafından doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmasından kaynaklanıyor. İsrail’in kendi güvenliğini korumak adına attığını savunduğu adımlar, hem Şam hem de Ankara tarafından Suriye’nin egemenlik haklarının ihlali ve yeni kurulan devlet düzeninin sabote edilmesi olarak yorumlanıyor. Esasen Suriye üzerinde yaşanan bu rekabet, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının kontrolü, kritik deniz ticaret rotaları ve savunma sanayilerindeki üstünlük mücadelesini de içeren çok daha geniş boyutlu küresel bir güç savaşının yerel bir yansıması niteliğinde. Yükselen bir bölgesel güç olan, NATO ve G20 üyesi Türkiye karşısında İsrail, bölgedeki mutlak askeri hakimiyetini korumak ve İran’ın çekilmesiyle oluşan boşluğun kendi çıkarlarına aykırı bir güç tarafından doldurulmasını engellemek için her türlü diplomatik ve askeri kartı sahaya sürüyor.
Peki Türkiye, Suriye'de gerçekten "yeni bir İran" haline gelecek mi? Yazar İbrahim Hamidi bu soruya hayır cevabını veriyor; çünkü Türkiye'nin bölgedeki devlet projesi, kullandığı kurumsal araçlar, diplomatik yöntemler ve bölgesel ittifaklar, İran'ın ideolojik ve mezhepsel eksenli yayılmacı politikasından tamamen farklı bir çizgide ilerliyor. Ayrıca yeni kurulan Suriye yönetiminin ve halkının da kuzey komşusu Türkiye ile güney komşusu İsrail'e yönelik bakış açıları, tarihsel ve kültürel kodlar gereği birbirinden çok büyük farklılıklar gösteriyor. Ancak tüm bu ayrımlara rağmen, İsrail'in Türkiye'yi artık kuzey sınırındaki en büyük stratejik meydan okuma olarak gördüğü gerçeği her geçen gün daha net bir şekilde netleşiyor. ABD'nin bu yeni denklemdeki rolü belirleyici olmaya devam etse de Ortadoğu’nun kırılgan yapısında savaşların genellikle masa başında planlanmış kararlarla değil, sahadaki askeri hareketliliklerin, plansız bir hava saldırısının ya da anlık bir yanlış değerlendirmenin kıvılcımıyla başladığı riski, bölgenin geleceğini en çok tehdit eden unsur olarak varlığını koruyor.
En Çok Okunan Haberler