'Engelsiz' Başkanlık ve Küresel Hegemonik Sorumluluğun Çöküşü: Trump Döneminde Amerikan Önderliğinin Yapısal Krizi
Yazının Giriş Tarihi: 01.02.2026 09:59
Yazının Güncellenme Tarihi: 01.02.2026 10:02
Öncelikle kabul edelim ki Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi bize yeni bir kavram bahşetti: “Engelsiz başkanlık” (unconstrained presidency).
["The Unconstrained Presidency: Checks and Balances Eroded Long Before Trump" James Goldgeier and Elizabeth N. Saunders Foreign Affairs Vol. 97, No. 5 (SEPTEMBER/OCTOBER 2018), s. 144-148, 150-156]
Bu kavram, güncel uluslararası düzen krizinin esas olarak maddi güç dengelerindeki değişimlerden değil, hegemon gücün (ABD), kurumsal sınırlamalardan ve normatif sorumluluktan gönüllü biçimde vazgeçmesinden kaynaklandığı tezinden türetilmiştir. Yürütme yetkisinin iç ve dış hesap verebilirlik mekanizmalarından koparılması yoluyla Amerika Birleşik Devletleri, küresel anarşiyi soyut ve yapısal bir koşul olmaktan çıkararak yaşanan bir siyasal gerçekliğe dönüştürmüştür.
Kavramı tanıtan makale, hegemonik istikrar, yürütme erki ve uluslararası düzenin geleceği üzerine süregelen tartışmalara kuramsal bir katkı sunmaktadır.
Bu tahlil, aynı mantık çizgisini sürdürecektir.
Yönetilen Düzen’den Üretilmiş Anarşiye
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin büyük bölümünde, uluslararası anarşi, ABD öncülüğünde kurulan kurumsal çerçeveler aracılığıyla sınırlandırılmıştır.
Bu çerçeveler, büyük güçler arasındaki çatışmayı dizginlemiş, beklentileri istikrara kavuşturmuş ve ticaret, güvenlik ile diplomasiden oluşan öngörülebilir bir mimarî üretmiştir.
Her ne kadar bu sistem tam anlamıyla liberal ya da evrensel olmasa da, uluslararası ilişkilerde görece bir istikrar sağlamıştır.
Trump başkanlığı bu düzeni teorik olarak sorgulamamış, ama anarşiyi siyasal bir tercih olarak benimseyerek köklü bir kırılma yaratmıştır.
Bu açıdan bakınca, Trump’ın dış politikası izolasyonizm ya da güç yetirememe değildir. Hegemonik deregülasyonun (devlet denetlemeleri ya da kısıtlamalarının tamamen veya kısmen kaldırılması) özgül bir biçimidir.
Hegemonya, Anarşi ve Yürütmenin Sınırları
Uluslararası sistemin anarşiye sürüklenmemesi için meşruluğu sorgulanmayan hegemon bir gücün düzenleyici ve temel prensiplerin işlerliğini sağlayan rolüne ihtiyaç vardır.
Ancak bu rolün (hegemon gücün yürütme yetkisinin) kurumsal sınırları var.
Bu sınırlamalardan sıyrıldığında, maddi kapasitesi ne kadar güçlü olursa olsun kurumsal düzen çözülmeye başlar.
İşte Trump yönetimi, tam da bunu yapmıştır.
Yeni Bir Değişken Olarak 'Engelsiz Başkanlık'
Trump başkanlığı, yürütme erkinin kullanımında yaşanan köklü bir dönüşümü temsil etmektedir. Karar alma süreçleri giderek bürokratik uzmanlığı devre dışı bırakmakta; ittifak ilişkileri bakkal hesabı ve pazarlıkçı bir mantıkla ele alınmakta; uluslararası hukuk, bağlayıcı olmaktan ziyade tercihe bağlı bir araç olarak kullanılmaktadır.
Kritik olan nokta şudur: Bu durum yalnızca iç politikada otoriterleşmeye yol açmamaktadır. Küresel etkiler de doğurmaktadır.
Hegemon güç, kuralların kendisini bağlamadığını ilan ettiğinde, bu kurallar başkalarını da bağlamaz hâle gelmektedir.
Böylece anarşi, arka planda var olan bir olasılık olmaktan çıkarak sistemin belirleyici ilkesine dönüşmektedir.
Amerikan Önceliğinin Sonu: Yenilgisiz Bir Gerileme
Amerikan önceliği, ABD’nin kapasite yetersizliği nedeniyle değil, sorumluluk üstlenmeyi reddetmesi nedeniyle aşınmaktadır. Askerî erişim, finansal hâkimiyet ve teknolojik üstünlük büyük ölçüde yerinde durmaktadır.
Aşınan unsur, ABD’nin kurallara bağlı bir aktör olarak eskiden sahip olduğu güvenilirliktir.
Bu ayrım hayati önemdedir: Burada sözü edilen hegemonik gerileme, zorla dayatılmış değil, gönüllü bir geri çekilmedir.
Bunun sonucu, yerine yeni bir gücün geçmediği bir iktidar boşluğunun doğması, yani çok-kutuplu bir denge değil, istikrarsız bir ara döneme girilmiş olmasıdır.
Küresel Sonuçlar: Parçalanmış Düzen ve Stratejik Panik
Bu sürecin kısa vadeli etkileri arasında bölgesel silahlanma yarışlarının hızlanması, çok taraflı kurumların zayıflaması ve orta ölçekli güçlerin “dengeleyici” manevralarını yoğunlaştırması yer almaktadır. Müttefikler, artık ABD’nin desteğini otomatik olarak varsaymamakta; rakipler ise tutarlı ve öngörülebilir bir karşılık görmekten çekinmemektedir.
Ortaya çıkan sistem, "seçici kaos" olarak tanımlanabilecek bir yöne evrilmektedir.
Türkiye–Ortadoğu–Küresel Düzen Üçgeninde Hegemonya Sorunu
'Engelsiz başkanlık' pratiğinin küresel sonuçları, en belirgin biçimde Ortadoğu gibi kırılgan güvenlik mimarilerine sahip bölgelerde görülüyor.
ABD’nin öngörülebilirlikten uzaklaşması ve ittifak ilişkilerini "işine yarar" bir zemine indirgemesi, bölgesel aktörleri daha saldırgan, daha otonom ve daha kısa vadeli stratejilere yöneltmiştir.
Bu bağlamda Türkiye, hem NATO üyesi hem de Ortadoğu’nun merkezî güçlerinden biri olarak, hegemonik sorumluluğun çözülüşünden doğrudan etkilenen ve bu çözülüşe uyum sağlayan başlıca aktörlerden biri konumundadır.
Trump döneminde ABD’nin Suriye, Doğu Akdeniz ve İran politikalarında sergilediği tutarsızlık, Türkiye’nin dış politikasında “stratejik özerklik” söylemini güçlendirmiştir.
Ancak bu özerklik, kurumsallaşmış bir çok-taraflılık yerine, büyük ölçüde belirsizlikten beslenen taktik manevralara dayanmaktadır.
ABD’nin bölgesel düzenleyici rolünü fiilen askıya alması, Türkiye gibi orta ölçekli güçleri bir yandan daha geniş hareket alanına kavuştururken, diğer yandan onları artan risklerle baş başa bırakmıştır.
Bu durum, hegemonik geri çekilmenin yalnızca bir “fırsat penceresi” değil, aynı zamanda yapısal bir güvenlik açığı yarattığını göstermektedir.
Ortadoğu ölçeğinde bakıldığında, 'engelsiz başkanlığın' yarattığı boşluk en çok devlet-altı aktörleri risk altına sokmuş ve bölgesel güç rekabetlerinin önünü açmıştır.
Suriye’de merkezi otoritenin yeniden tesisine yönelik girişimler, küresel hegemon olan ABD'nin normatif koruma işlevini terk etmesiyle, kısa süre önce "terörist elebaşı" olan biri, Suriye Devlet Başkanı olmuş; 'silah arkadaşı' olan Kürt özerk yönetimi, uluslararası güvenceden yoksun, kırılgan bir konuma itilmiştir.
Hatta "sevimsiz" (işbirliği yapmakta direnen) bölge devletleri de güvende değildir.
Türkiye açısından bu tablo, iki yönlü bir gerilimi beraberinde getirmektedir.
Bir yanda ABD öncülüğündeki düzenin çözülmesi, Ankara’ya kendi güvenlik önceliklerini daha doğrudan ve sert biçimde savunma imkânı sunmaktadır.
Diğer yanda ise bu çözülme, Türkiye’yi daha istikrarsız, daha öngörülemez ve daha maliyetli bölgesel ilişkiler denkleminin içine çekmektedir.
Engelsiz hegemonya koşullarında, ittifaklar kalıcı olmaktan çıkmakta; çıkarlar hızla yeniden tanımlanmakta; diplomasi ise uzun vadeli stratejiden ziyade kısa vadeli çıkar devşirme ve kriz yönetimine indirgenmektedir.
Bu bağlamda Türkiye–Ortadoğu–küresel düzen üçgeni, 'engelsiz başkanlığın' sistemik etkilerinin somutlaştığı bir laboratuvar işlevi görmektedir.
ABD’nin hegemonik sorumluluktan vaz geçmesi, bölgesel güçleri düzen kurucu aktörlere dönüştürmemiş; aksine her birini daha fazla güvenlik ikilemiyle karşı karşıya bırakmıştır.
Sonuç olarak, Ortadoğu’da ortaya çıkan tablo ne yeni bir bölgesel düzen, ne de kalıcı bir güç dengesi üretmiştir.
Üretilen şey, küresel düzeydeki kuralsızlaşmanın yerel düzeyde tezahürüdür.
Engelsiz Başkanlık ve Çevre Ülkelerin Durumu
'Engelsiz başkanlık', yalnızca Amerikan siyasal sistemine özgü bir kurumsal sapma değildir; küresel düzenin çözülme evresinde ortaya çıkan otoriterleşme dalgasının merkezî bir belirtisidir. Hegemonik gücün dengeleyici rolünü kaybettiği her tarihsel momentte, çevre ülkelerde iktidar daha sert, daha denetimsiz ve daha kişiselleşmiş hâle gelir.
Bugün Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve geniş anlamda “küresel çevrenin” yaşadığı siyasal dönüşüm, Washington’daki başkanlık rejiminin sınırlarını zorlayan değişimden bağımsız okunamaz.
Trump dönemiyle simgeleşen engelsiz yürütme arzusu, yalnızca Amerikan demokrasisinin iç meselesi değil; küresel normların geri çekildiği, hukukun yerini gücün aldığı bir çağın habercisidir.
Bu çağda çevre ülkeler, artık “demokrasiye geçiş” değil, “istikrar adına sınırsız yetki” söylemiyle yönetilmektedir.
Bu dönüşümün çevre dünyalara etkisi doğrudandır:
Hukukun üstünlüğü, evrensel bir norm olmaktan çıkmıştır. Güçlü liderlik, hesap verebilirliğin yerine ikame edilmiştir. İç düşman söylemi, sertleşen yönetimlerin meşruiyet üretmesinin ana aracı hâline gelmiştir.
Türkiye gibi ülkelerde bu tablo tanıdıktır. Başkanlık sisteminin kuvvetler ayrılığını fiilen askıya alması, yalnızca yerel bir tercihin değil; küresel norm erozyonunun yerel bir tezahürüdür.
Yargının siyasallaşması, medyanın kontrol altına alınması ve muhalefetin kriminalize edilmesi, artık “olağanüstü koşulların gereği” olarak sunuluyor.
Başkanın uluslararası anlaşmaları tek taraflı iptal edebilmesi, kurumları devre dışı bırakması ve “önce ben” siyaseti, dünya sistemini şu noktaya taşıdı:
Çok taraflılık zayıfladı, Bölgesel güçler daha saldırgan oldu, Küçük ve orta ölçekli ülkeler ile devlet-altı siyasal örgütlenmeler (örneğin Kürtler) korumasız kaldı.
Türkiye’nin dış politikada yaşadığı savrulma, tam da bu ortamın ürünüdür: ne Batı’ya tam aidiyet ne de bağımsız bir bölgesel düzen kurabilme kapasitesi…
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Doğu Ergil
'Engelsiz' Başkanlık ve Küresel Hegemonik Sorumluluğun Çöküşü: Trump Döneminde Amerikan Önderliğinin Yapısal Krizi
Öncelikle kabul edelim ki Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi bize yeni bir kavram bahşetti: “Engelsiz başkanlık” (unconstrained presidency).
["The Unconstrained Presidency: Checks and Balances Eroded Long Before Trump" James Goldgeier and Elizabeth N. Saunders Foreign Affairs Vol. 97, No. 5 (SEPTEMBER/OCTOBER 2018), s. 144-148, 150-156]
Bu kavram, güncel uluslararası düzen krizinin esas olarak maddi güç dengelerindeki değişimlerden değil, hegemon gücün (ABD), kurumsal sınırlamalardan ve normatif sorumluluktan gönüllü biçimde vazgeçmesinden kaynaklandığı tezinden türetilmiştir.
Yürütme yetkisinin iç ve dış hesap verebilirlik mekanizmalarından koparılması yoluyla Amerika Birleşik Devletleri, küresel anarşiyi soyut ve yapısal bir koşul olmaktan çıkararak yaşanan bir siyasal gerçekliğe dönüştürmüştür.
Kavramı tanıtan makale, hegemonik istikrar, yürütme erki ve uluslararası düzenin geleceği üzerine süregelen tartışmalara kuramsal bir katkı sunmaktadır.
Bu tahlil, aynı mantık çizgisini sürdürecektir.
Yönetilen Düzen’den Üretilmiş Anarşiye
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin büyük bölümünde, uluslararası anarşi, ABD öncülüğünde kurulan kurumsal çerçeveler aracılığıyla sınırlandırılmıştır.
Bu çerçeveler, büyük güçler arasındaki çatışmayı dizginlemiş, beklentileri istikrara kavuşturmuş ve ticaret, güvenlik ile diplomasiden oluşan öngörülebilir bir mimarî üretmiştir.
Her ne kadar bu sistem tam anlamıyla liberal ya da evrensel olmasa da, uluslararası ilişkilerde görece bir istikrar sağlamıştır.
Trump başkanlığı bu düzeni teorik olarak sorgulamamış, ama anarşiyi siyasal bir tercih olarak benimseyerek köklü bir kırılma yaratmıştır.
Bu açıdan bakınca, Trump’ın dış politikası izolasyonizm ya da güç yetirememe değildir. Hegemonik deregülasyonun (devlet denetlemeleri ya da kısıtlamalarının tamamen veya kısmen kaldırılması) özgül bir biçimidir.
Hegemonya, Anarşi ve Yürütmenin Sınırları
Uluslararası sistemin anarşiye sürüklenmemesi için meşruluğu sorgulanmayan hegemon bir gücün düzenleyici ve temel prensiplerin işlerliğini sağlayan rolüne ihtiyaç vardır.
Ancak bu rolün (hegemon gücün yürütme yetkisinin) kurumsal sınırları var.
Bu sınırlamalardan sıyrıldığında, maddi kapasitesi ne kadar güçlü olursa olsun kurumsal düzen çözülmeye başlar.
İşte Trump yönetimi, tam da bunu yapmıştır.
Yeni Bir Değişken Olarak 'Engelsiz Başkanlık'
Trump başkanlığı, yürütme erkinin kullanımında yaşanan köklü bir dönüşümü temsil etmektedir.
Karar alma süreçleri giderek bürokratik uzmanlığı devre dışı bırakmakta; ittifak ilişkileri bakkal hesabı ve pazarlıkçı bir mantıkla ele alınmakta; uluslararası hukuk, bağlayıcı olmaktan ziyade tercihe bağlı bir araç olarak kullanılmaktadır.
Kritik olan nokta şudur: Bu durum yalnızca iç politikada otoriterleşmeye yol açmamaktadır. Küresel etkiler de doğurmaktadır.
Hegemon güç, kuralların kendisini bağlamadığını ilan ettiğinde, bu kurallar başkalarını da bağlamaz hâle gelmektedir.
Böylece anarşi, arka planda var olan bir olasılık olmaktan çıkarak sistemin belirleyici ilkesine dönüşmektedir.
Amerikan Önceliğinin Sonu: Yenilgisiz Bir Gerileme
Amerikan önceliği, ABD’nin kapasite yetersizliği nedeniyle değil, sorumluluk üstlenmeyi reddetmesi nedeniyle aşınmaktadır.
Askerî erişim, finansal hâkimiyet ve teknolojik üstünlük büyük ölçüde yerinde durmaktadır.
Aşınan unsur, ABD’nin kurallara bağlı bir aktör olarak eskiden sahip olduğu güvenilirliktir.
Bu ayrım hayati önemdedir: Burada sözü edilen hegemonik gerileme, zorla dayatılmış değil, gönüllü bir geri çekilmedir.
Bunun sonucu, yerine yeni bir gücün geçmediği bir iktidar boşluğunun doğması, yani çok-kutuplu bir denge değil, istikrarsız bir ara döneme girilmiş olmasıdır.
Küresel Sonuçlar: Parçalanmış Düzen ve Stratejik Panik
Bu sürecin kısa vadeli etkileri arasında bölgesel silahlanma yarışlarının hızlanması, çok taraflı kurumların zayıflaması ve orta ölçekli güçlerin “dengeleyici” manevralarını yoğunlaştırması yer almaktadır.
Müttefikler, artık ABD’nin desteğini otomatik olarak varsaymamakta; rakipler ise tutarlı ve öngörülebilir bir karşılık görmekten çekinmemektedir.
Ortaya çıkan sistem, "seçici kaos" olarak tanımlanabilecek bir yöne evrilmektedir.
Türkiye–Ortadoğu–Küresel Düzen Üçgeninde Hegemonya Sorunu
'Engelsiz başkanlık' pratiğinin küresel sonuçları, en belirgin biçimde Ortadoğu gibi kırılgan güvenlik mimarilerine sahip bölgelerde görülüyor.
ABD’nin öngörülebilirlikten uzaklaşması ve ittifak ilişkilerini "işine yarar" bir zemine indirgemesi, bölgesel aktörleri daha saldırgan, daha otonom ve daha kısa vadeli stratejilere yöneltmiştir.
Bu bağlamda Türkiye, hem NATO üyesi hem de Ortadoğu’nun merkezî güçlerinden biri olarak, hegemonik sorumluluğun çözülüşünden doğrudan etkilenen ve bu çözülüşe uyum sağlayan başlıca aktörlerden biri konumundadır.
Trump döneminde ABD’nin Suriye, Doğu Akdeniz ve İran politikalarında sergilediği tutarsızlık, Türkiye’nin dış politikasında “stratejik özerklik” söylemini güçlendirmiştir.
Ancak bu özerklik, kurumsallaşmış bir çok-taraflılık yerine, büyük ölçüde belirsizlikten beslenen taktik manevralara dayanmaktadır.
ABD’nin bölgesel düzenleyici rolünü fiilen askıya alması, Türkiye gibi orta ölçekli güçleri bir yandan daha geniş hareket alanına kavuştururken, diğer yandan onları artan risklerle baş başa bırakmıştır.
Bu durum, hegemonik geri çekilmenin yalnızca bir “fırsat penceresi” değil, aynı zamanda yapısal bir güvenlik açığı yarattığını göstermektedir.
Ortadoğu ölçeğinde bakıldığında, 'engelsiz başkanlığın' yarattığı boşluk en çok devlet-altı aktörleri risk altına sokmuş ve bölgesel güç rekabetlerinin önünü açmıştır.
Suriye’de merkezi otoritenin yeniden tesisine yönelik girişimler, küresel hegemon olan ABD'nin normatif koruma işlevini terk etmesiyle, kısa süre önce "terörist elebaşı" olan biri, Suriye Devlet Başkanı olmuş; 'silah arkadaşı' olan Kürt özerk yönetimi, uluslararası güvenceden yoksun, kırılgan bir konuma itilmiştir.
Hatta "sevimsiz" (işbirliği yapmakta direnen) bölge devletleri de güvende değildir.
Türkiye açısından bu tablo, iki yönlü bir gerilimi beraberinde getirmektedir.
Bir yanda ABD öncülüğündeki düzenin çözülmesi, Ankara’ya kendi güvenlik önceliklerini daha doğrudan ve sert biçimde savunma imkânı sunmaktadır.
Diğer yanda ise bu çözülme, Türkiye’yi daha istikrarsız, daha öngörülemez ve daha maliyetli bölgesel ilişkiler denkleminin içine çekmektedir.
Engelsiz hegemonya koşullarında, ittifaklar kalıcı olmaktan çıkmakta; çıkarlar hızla yeniden tanımlanmakta; diplomasi ise uzun vadeli stratejiden ziyade kısa vadeli çıkar devşirme ve kriz yönetimine indirgenmektedir.
Bu bağlamda Türkiye–Ortadoğu–küresel düzen üçgeni, 'engelsiz başkanlığın' sistemik etkilerinin somutlaştığı bir laboratuvar işlevi görmektedir.
ABD’nin hegemonik sorumluluktan vaz geçmesi, bölgesel güçleri düzen kurucu aktörlere dönüştürmemiş; aksine her birini daha fazla güvenlik ikilemiyle karşı karşıya bırakmıştır.
Sonuç olarak, Ortadoğu’da ortaya çıkan tablo ne yeni bir bölgesel düzen, ne de kalıcı bir güç dengesi üretmiştir.
Üretilen şey, küresel düzeydeki kuralsızlaşmanın yerel düzeyde tezahürüdür.
Engelsiz Başkanlık ve Çevre Ülkelerin Durumu
'Engelsiz başkanlık', yalnızca Amerikan siyasal sistemine özgü bir kurumsal sapma değildir; küresel düzenin çözülme evresinde ortaya çıkan otoriterleşme dalgasının merkezî bir belirtisidir.
Hegemonik gücün dengeleyici rolünü kaybettiği her tarihsel momentte, çevre ülkelerde iktidar daha sert, daha denetimsiz ve daha kişiselleşmiş hâle gelir.
Bugün Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve geniş anlamda “küresel çevrenin” yaşadığı siyasal dönüşüm, Washington’daki başkanlık rejiminin sınırlarını zorlayan değişimden bağımsız okunamaz.
Trump dönemiyle simgeleşen engelsiz yürütme arzusu, yalnızca Amerikan demokrasisinin iç meselesi değil; küresel normların geri çekildiği, hukukun yerini gücün aldığı bir çağın habercisidir.
Bu çağda çevre ülkeler, artık “demokrasiye geçiş” değil, “istikrar adına sınırsız yetki” söylemiyle yönetilmektedir.
Bu dönüşümün çevre dünyalara etkisi doğrudandır:
Hukukun üstünlüğü, evrensel bir norm olmaktan çıkmıştır.
Güçlü liderlik, hesap verebilirliğin yerine ikame edilmiştir.
İç düşman söylemi, sertleşen yönetimlerin meşruiyet üretmesinin ana aracı hâline gelmiştir.
Türkiye gibi ülkelerde bu tablo tanıdıktır.
Başkanlık sisteminin kuvvetler ayrılığını fiilen askıya alması, yalnızca yerel bir tercihin değil; küresel norm erozyonunun yerel bir tezahürüdür.
Yargının siyasallaşması, medyanın kontrol altına alınması ve muhalefetin kriminalize edilmesi, artık “olağanüstü koşulların gereği” olarak sunuluyor.
Başkanın uluslararası anlaşmaları tek taraflı iptal edebilmesi, kurumları devre dışı bırakması ve “önce ben” siyaseti, dünya sistemini şu noktaya taşıdı:
Çok taraflılık zayıfladı,
Bölgesel güçler daha saldırgan oldu,
Küçük ve orta ölçekli ülkeler ile devlet-altı siyasal örgütlenmeler (örneğin Kürtler) korumasız kaldı.
Türkiye’nin dış politikada yaşadığı savrulma, tam da bu ortamın ürünüdür: ne Batı’ya tam aidiyet ne de bağımsız bir bölgesel düzen kurabilme kapasitesi…