SON DAKİKA

Kuralsız Bir Dünya mı?

Yazının Giriş Tarihi: 15.02.2026 09:37
Yazının Güncellenme Tarihi: 15.02.2026 09:43

Uluslararası düzen, uzun süredir kurallarla değil istisnalarla işliyor. Oona A. Hathaway ve Scott J. Shapiro’nun Foreign Affairs’te yayımlanan “A World Without Rules” (Kuralsız bir Dünya) başlıklı makalesi, bu dönüşümü Trump döneminin hukuka yönelik sistematik saldırıları üzerinden yorumluyor. Ancak sorun ABD başkanının kişisel tercihleri değil; hegemonik gücün hukuku artık yük olarak görmesi.

Bugün karşı karşıya olduğumuz soru şu: Uluslararası hukuk gerçekten çöküyor mu, yoksa güçlüler tarafından bilinçli olarak askıya mı alınıyor?
Bu soru yalnızca Washington’u değil; Ankara’yı, Moskova’yı, Tel Aviv’i, Pekin’i ve Brüksel’i de doğrudan ilgilendiriyor.

Uluslararası Hukuk Nedir – Ne Değildir?

Uluslararası hukuk, çoğu zaman yanlış biçimde “ahlaki bir ideal” olarak sunulur. Oysa modern uluslararası hukuk somut sonuçları gözetir:
Güç kullanımını sınırlamayı amaçlar,
Devlet davranışını öngörülebilir kılar,
Keyfîliği maliyetli hâle getiren
kurumsal bir çerçeve sunar.

Bu anlamda, Hathaway ve Shapiro şu gerçeği vurgular: Uluslararası hukuk, barış için değil savaşın maliyetini yükseltmek için vardır.

Trump Dönemi: Bir Sapma mı, Bir İtiraf mı?

Trump yönetimi, uluslararası hukuka yönelik üç temel saldırı gerçekleştirmiştir:

Bunlar sırasıyla,
Antlaşmaların değersizleştirilmesi;
– Paris İklim Anlaşması
– İran Nükleer Anlaşması (JCPOA)

Uluslararası yargı kurumlarının hedef alınması;
– Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yaptırım tehdidi
– Yargıçlara kişisel yaptırımlar;

“Güçlü olan haklıdır" veya "güç meşruiyetin kaynağıdır" doktrininin normalleştirilmesi...

Bu girişimler, ABD'nin artık hukuku kendisini bağlayan bir zemin olarak görmediğinin açık delilidir. ABD liderliğinin uluslararası hukuku çiğneyişi geçici istisnalar değil, kalıcı bir durıumdur.

Seçici Hukuk: Düzenin Asıl Çöküş Nedeni

Bugün uluslararası hukukun en büyük krizi, tamamen yok sayılması değil; seçici biçimde uygulanmasıdır.

Nasıl mı?

Ukrayna’da egemenlik kutsaldır, ama Gazze’de “güvenlik gerekçesi”yle askıya alınabilir.
Rusya yaptırımlara boğulur; ama stratejik müttefiklere dokunulmaz.

Bu durum hukuku zayıflatmaz; hukuku itibarsızlaştırır ve itibarsız hukuk, önünde sonunda herkes için işlevsizleşir.

Hukuksuzluk Bulaşıcıdır

Hathaway ve Shapiro’nun en kritik uyarılarından biri şudur:
“Büyük güçler hukuku terk ettiğinde, küçük ve orta ölçekli devletler bunu örnek alır.”

Bu da bizi Türkiye örneğine getirir.

Türkiye, AİHM kararlarını uygulamamaktadır. Yargı, yürütmenin bir uzantısı olmuştur. Güvenlik gerekçesiyle kalıcı istisnalar yaratılmıştır. Bu örnekler göstermektedir ki uluslararası hukuk zayıfladıkça, iç hukuk da dayanaksız kalmaktadır.

“Batı Yaptıysa Biz de Yaparız” Mantığı

Bu önerme, Türkiye dış politikasında sıkça yankılanır ve Kosova, Irak, Libya örnekleri verilir.

Ancak bu mantık iki nedenle sorunludur:
Yanlış bir fiil, emsal oluşturmaz.
Hukukun ihlâli, hukuku ortadan kaldırmaz; ihlâli kayda geçirir.

Hathaway ve Shapiro’nun altını çizdiği nokta tam da budur: Kuralsızlık çoğaldıkça, güçlüler daha güçlü; zayıflar daha savunmasız olur.

Orta Güçler İçin Hukuk Bir Lüks Değil, Sigortadır

Türkiye gibi orta ölçekli güçler için uluslararası hukuk, ahlâki bir süs değil, stratejik bir güvenlik aracıdır.

Kuralların çöktüğü bir dünyada masada yer almak önemlidir ama masaya kimlerin çağrıldığı daha da önemlidir. Hukuk yoksa, çağrı da yoktur.

Yeni Dünya Düzeni mi, Yeni Bir Kaos mu?

Trump dönemi, hukukun askıya alındığı; hukuğun, pazarlık konusu olduğu ve adaletin, jeopolitik çıkarla ölçüldüğü 
bir dönem oldu.
Bu, artık klasik “küresel liberal düzen” değil; hegemonik sorumluluğun çöktüğü dönemdir.

Uluslararası hukukun aşınması meselesi, yalnızca norm ihlali problemi değildir; aynı zamanda kurumsal meşruiyet krizidir. Hedley Bull’un “anarşik toplum” kavramsallaştırmasında vurguladığı üzere, uluslararası sistem formel bir üst otoriteye sahip olmasa da ortak kurallar ve kurumlar sayesinde düzen üretir. Bu düzenin sürdürülebilirliği, kuralların evrensel uygulanmasına değil, büyük güçlerin kurallara bağlı kalma iradesine dayanır. Büyük güçler hukuku maliyetli gördüklerinde ve seçici biçimde askıya aldıklarında, sistem “anarşi”den “düzensizlik”e evrilir. Çünkü normların varlığı değil, uygulanabilirliği düzen üretir.

Bu bağlamda uluslararası hukukun işlevi, liberal idealizmin ötesinde, rasyonel kurumsalcı bir çerçevede de açıklanabilir. Robert Keohane’in kurumsalcı yaklaşımına göre uluslararası kurumlar, belirsizliği azaltır, işlem maliyetlerini düşürür ve tekrar eden etkileşimler yoluyla işbirliğini mümkün kılar. Hukukun zayıflaması, yalnızca ahlaki bir kayıp değil; aynı zamanda öngörülebilirliğin çöküşüdür. Öngörülebilirliğin ortadan kalktığı bir sistemde güvenlik ikilemi derinleşir, silahlanma eğilimleri artar ve aktörler niyet okumaya dayalı riskli stratejilere yönelir. Bu da sistemik istikrarsızlığı besler.

Son olarak, uluslararası hukukun iç hukukla ilişkisi karşılıklı bağımlılık üretir. Anne-Marie Slaughter’ın “yargı ağları” (judicial networks) tezi, uluslararası ve ulusal hukuk düzenlerinin birbirini beslediğini gösterir. Bir devlet uluslararası yükümlülüklerini sistematik biçimde ihlâl ettiğinde, bu yalnızca dış politika tercihi değildir; aynı zamanda iç hukuk normlarının da esnekleşmesine yol açar. Hukukun dışta seçici uygulanması, içte istisnacılığı normalleştirir. Böylece uluslararası hukukta başlayan meşruiyet erozyonu, ulusal anayasal düzeni de olumsuz etkiler.

Türkiye Ne Yapmalı?

Türkiye’nin önünde iki yol var:

Kuralsızlık çağını gerekçe yapmak:
Güçlülerin yaptığını tekrar etmek ve
İç hukuku, siyasetin aracı haline getirmek.

Hukuku stratejik akıl olarak yeniden inşa etmek: "Hukuk çiğnenirken tarafsız kalınmaz" ilkesinden hareketle, iç hukukta meşruiyeti ve dış politikada öngörülebilirliği öncelemek.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.