Kapıyı çalıp önünde bekledim ısrarla, ümitle, pür dikkat
Ta ki çehresinin azameti gözün önünde belirene kadar.
Gel, dedi… Hepsi bu…
Varlığın bilgisiyle doldu kalbim.
Geride Allah’tan gayrısı kalmadı.
Şeyh-i Ekber, hayatı boyunca sayısız kitap ve risale yazmış olup bunların sayısı, tartışmalarla birlikte, ortalama 500–800 arasındadır. Sadece Fütuhat-ı Mekkiye’nin Türkçe çevirisi on sekiz cilt olup yaklaşık yedi bin sayfadır. Şeyhin bu kadar üretken olmasını sağlayan kaynak da Fütuhat-ı Mekkiye’nin birinci cildinin girişinde yazdığı ve yukarıya alıntıladığımız şiirdir. Bu şiir ve diğer kaynaklar çerçevesinde Şeyh’in bilgi kaynağı ve bilgi anlayışına ileriki yazılarımızda açıklık getireceğiz.
Bir düşünce sistemi, o düşüncenin kurucusunun yaşam tecrübesinden, kültürel mirasından, beslendiği kaynaklardan vb. asla bağımsız değildir. Diğer taraftan o düşünce sistemini sağlıklı anlamanın yegâne yolu, o düşüncenin yazarının/kurucusunun biyografisini bilmek; o düşüncenin bütün yönlerine —özellikle kavramsal çerçevesine— hâkim olmakla mümkündür. Şeyh-i Ekber, bir düşünce sistemi kurmak amacıyla yola çıkmamış; yaşadığı tecrübeleri sistematik olmayan bir biçimde yazmıştır. O, insanlık tarihinde tecrübe ettiği varoluşsal hakikatleri üst düzey bir dille yazan en nadide ariftir.
Ekberilik, Şeyh-i Ekber İbnü'l Arabi'nin düşünce sistemine atfen kullanılan bir düşünce geleneğidir. Şeyh-i Ekbertabiri ise ona hak ettiği değeri veren ve bu düşünce sisteminde “kurucu düşünür” olmasına yönelik teveccühün ve hürmetin ifasıdır. İbnü'l Arabi de bu teveccühü boşa çıkarmaz ve kendisini “Hatmü'l Velaye / Velayetin Mührü” olarak tanımlar. Nasıl ki Hz. Peygamber son peygamber/risalet mührü ise İbnü'l Arabi de kendisini “velilerin sonuncusu/velilik mührü” olarak takdim eder. Bu konuda, olumlu anlamda, hiç de mütevazı değildir. Çünkü bilgisinin gücüne olan güveni sonsuzdur. Bu bilgi “keşif” bilgisidir. Keşif bilgisi “vahiy” değildir fakat vahyin kaynağından gelir. İşte meşruiyetini de mesuliyetini de gücünü de buradan alır.
Ekberi irfan/düşünce geleneğimiz, kendi zamanında olsun, tarihsel süreçte olsun, bugün olsun “tekfir, kutsama, tevarüs etme” ile daima güncelliğini korumuştur. Kimilerine göre İslam’a aykırıdır, kimilerine göre dokunulmaz ve aşılamaz bir düşüncedir. Bunun en temelinde ise Ekberiliğin büyük oranda sağlıklı anlaşılamaması yatar. Değil mi ki insan, bilmediği/anlamadığı bir şeyi ya kutsallaştırır ya da inkâr eder.
İbnü'l Arabi'nin düşünce sistemi geçmişten günümüze “vahdet-i vücud” (varlığın birliği) düşüncesi olarak tanınmıştır. Fakat bu düşüncenin yapısı, kategorik indirgemelere kurban edilmiştir çoğu zaman. Baruch Spinoza (1632–1677), Şeyh-i Ekber'den (1165–1240) çok sonraları yaşamasına rağmen anakronik bir yaklaşımla Vahdet-i Vücud düşüncesi Spinoza'nın panteizmiyle özdeşleştirilerek itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. İllaki bir benzetme yapılacaksa bu, Spinoza'nın İbnü'l Arabi'den ne kadar etkilendiği ile ilgili olabilir; İbnü'l Arabi'nin Spinoza'dan etkilenmesiyle değil.
Her şeyden önce “Vahdet-i Vücud” tabirini İbnü'l Arabi hiçbir yerde kullanmaz. Terkibi ilk defa kullanan kişi, Sadreddin Konevi’dir. Sonraki süreçlerde ise bu düşüncenin karşıtları olan selefî ve resmî ulemanın tekfirci söylemleri bu terkibin yaygınlık kazanmasını sağlamıştır.
İbnü'l Arabi, zıtlıklar üzerinden hareket eden ve bu zıtlıkların dinamik ilişkisini merkeze alan biridir. Onun bilgi üretme yöntemi **“keşf’e/mükaşefe”ye dayanır. Keşif, en temelde “marifet, hayret ve hayal” ile ilgilidir. Şeyhe göre “Keşif yoksa bilgi yoktur.”
İrfanî terkiple onun düşüncesi “âlem-i gayb ile âlem-i şehadet” arasında bitmeyen bir salınımdadır. Bir burada bir orada; bir yukarı bir aşağı; bir yaşamda bir ölümde; bir sağda bir solda; bir varlıkta bir yoklukta… İbnü'l Arabi'nin arayışı bitmek tükenmek bilmez.
Ve tüm düşünmenin hem sonu hem başlangıcı şudur: “Hamd, varlığı bir yokluktan ve yokluğun yokluğundan var eden ve manaları en yakın yolla kelimelerin kalbine indiren Allah’adır.”
Varlık, dilden fazlasıdır ve dilin kalıplarına sığmaz. Dil, varlığın evi değil; varlığın sadece yaylası olabilir.
Şeyh-i Ekber'in zihni bir kavram hazinesidir. Denilebilir ki tarihte onun kadar kavram üreten biri yoktur. Bu kavramsal deryaya dalmayı göze alanlar ancak onu anlayabilirler.
Şeyh-i Ekber, “Âlem zıtlıkların cem’idir/toplamıdır.” ilkesinden hareket eder. Onu “evet-hayır düşünürü” yapan da budur.
“Vücud” (varlık) hakkı sadece Kadir-i Mutlak olana aittir ve burada da “Hüve lâ hüve” (O, O değildir.) durumu geçerlidir.
Şeyhimizin üç büyük referans kaynağı Kur’an, hadisler ve ariflerdir.
O; Kur’an’ı, hadisleri ve ariflerin kelamlarını yazılı bir söz-metin olarak okumaz, “kelam” olarak okur.
Bu da ancak temelde iki şeyle yapılır: “Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak.”
Âlem esmanın tecellisidir —ki Şeyhimizin tüm düşüncesi bir esma teorisidir— insan da bu tecelliyle ahlaklandığı oranda insandır.
İnsan “kevnü’l cami”dir; varlığın nüshası, âlemin özeti ve fihristidir.
Bütün İslam düşünce geleneklerinin çabası “Allah–Âlem–Âdem” ilişkisi çerçevesinde döner.
Bu ilişkinin niteliği düşünce tarihine “teşbih ve tenzih” meselesi olarak damga vurmuştur.
Şeyh-i Ekber sorunu şu şekilde ifade eder: “Âlem bir yönüyle Hak’tır, bir yönüyle Hak değildir.”
Burada Şeyh-i Ekber'in “ayan-ı sabite” teorisi devreye girer.
Şeyhimiz varlığın gaybî yaratılış sürecini bir kanaviçeyi işler gibi dile döker.
“Dil küheylanı bizi söz meydanına sürükledi.”
Burada şunu da vurgulayalım: “İbnü'l Arabi kitaplarının okunmasını yasaklamıştır.” iddiası tamamen ona karşı uydurulmuş bir efsanedir.
Bugün için Ekberî düşünce, varlık kokusunu unutan modern dünyaya bu kokuyu yeniden koklatabilecek en nadide düşüncelerden biridir.
Buradaki mürid (irade eden, talip) tecrübeyi göze almak zorundadır.
Nedir bu tecrübe? “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak!”
“Ey dost! Allah’ın güzel isimleriyle ahlaklanırken kendini koru.”
Allah’ın güzel isimleriyle ahlaklanıp kendini koruyanlara selam olsun.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Gürgün Karaman
İbnü'l Arabi ve Ekberilik-1
Ve bihi nestein… O'nun yardımıyla…
Kapıyı çalıp önünde bekledim ısrarla, ümitle, pür dikkat
Ta ki çehresinin azameti gözün önünde belirene kadar.
Gel, dedi… Hepsi bu…
Varlığın bilgisiyle doldu kalbim.
Geride Allah’tan gayrısı kalmadı.
Şeyh-i Ekber, hayatı boyunca sayısız kitap ve risale yazmış olup bunların sayısı, tartışmalarla birlikte, ortalama 500–800 arasındadır. Sadece Fütuhat-ı Mekkiye’nin Türkçe çevirisi on sekiz cilt olup yaklaşık yedi bin sayfadır. Şeyhin bu kadar üretken olmasını sağlayan kaynak da Fütuhat-ı Mekkiye’nin birinci cildinin girişinde yazdığı ve yukarıya alıntıladığımız şiirdir. Bu şiir ve diğer kaynaklar çerçevesinde Şeyh’in bilgi kaynağı ve bilgi anlayışına ileriki yazılarımızda açıklık getireceğiz.
Bir düşünce sistemi, o düşüncenin kurucusunun yaşam tecrübesinden, kültürel mirasından, beslendiği kaynaklardan vb. asla bağımsız değildir. Diğer taraftan o düşünce sistemini sağlıklı anlamanın yegâne yolu, o düşüncenin yazarının/kurucusunun biyografisini bilmek; o düşüncenin bütün yönlerine —özellikle kavramsal çerçevesine— hâkim olmakla mümkündür. Şeyh-i Ekber, bir düşünce sistemi kurmak amacıyla yola çıkmamış; yaşadığı tecrübeleri sistematik olmayan bir biçimde yazmıştır. O, insanlık tarihinde tecrübe ettiği varoluşsal hakikatleri üst düzey bir dille yazan en nadide ariftir.
Ekberilik, Şeyh-i Ekber İbnü'l Arabi'nin düşünce sistemine atfen kullanılan bir düşünce geleneğidir. Şeyh-i Ekbertabiri ise ona hak ettiği değeri veren ve bu düşünce sisteminde “kurucu düşünür” olmasına yönelik teveccühün ve hürmetin ifasıdır. İbnü'l Arabi de bu teveccühü boşa çıkarmaz ve kendisini “Hatmü'l Velaye / Velayetin Mührü” olarak tanımlar. Nasıl ki Hz. Peygamber son peygamber/risalet mührü ise İbnü'l Arabi de kendisini “velilerin sonuncusu/velilik mührü” olarak takdim eder. Bu konuda, olumlu anlamda, hiç de mütevazı değildir. Çünkü bilgisinin gücüne olan güveni sonsuzdur. Bu bilgi “keşif” bilgisidir. Keşif bilgisi “vahiy” değildir fakat vahyin kaynağından gelir. İşte meşruiyetini de mesuliyetini de gücünü de buradan alır.
Ekberi irfan/düşünce geleneğimiz, kendi zamanında olsun, tarihsel süreçte olsun, bugün olsun “tekfir, kutsama, tevarüs etme” ile daima güncelliğini korumuştur. Kimilerine göre İslam’a aykırıdır, kimilerine göre dokunulmaz ve aşılamaz bir düşüncedir. Bunun en temelinde ise Ekberiliğin büyük oranda sağlıklı anlaşılamaması yatar. Değil mi ki insan, bilmediği/anlamadığı bir şeyi ya kutsallaştırır ya da inkâr eder.
İbnü'l Arabi'nin düşünce sistemi geçmişten günümüze “vahdet-i vücud” (varlığın birliği) düşüncesi olarak tanınmıştır. Fakat bu düşüncenin yapısı, kategorik indirgemelere kurban edilmiştir çoğu zaman. Baruch Spinoza (1632–1677), Şeyh-i Ekber'den (1165–1240) çok sonraları yaşamasına rağmen anakronik bir yaklaşımla Vahdet-i Vücud düşüncesi Spinoza'nın panteizmiyle özdeşleştirilerek itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. İllaki bir benzetme yapılacaksa bu, Spinoza'nın İbnü'l Arabi'den ne kadar etkilendiği ile ilgili olabilir; İbnü'l Arabi'nin Spinoza'dan etkilenmesiyle değil.
Her şeyden önce “Vahdet-i Vücud” tabirini İbnü'l Arabi hiçbir yerde kullanmaz. Terkibi ilk defa kullanan kişi, Sadreddin Konevi’dir. Sonraki süreçlerde ise bu düşüncenin karşıtları olan selefî ve resmî ulemanın tekfirci söylemleri bu terkibin yaygınlık kazanmasını sağlamıştır.
İbnü'l Arabi, zıtlıklar üzerinden hareket eden ve bu zıtlıkların dinamik ilişkisini merkeze alan biridir. Onun bilgi üretme yöntemi **“keşf’e/mükaşefe”ye dayanır. Keşif, en temelde “marifet, hayret ve hayal” ile ilgilidir. Şeyhe göre “Keşif yoksa bilgi yoktur.”
İrfanî terkiple onun düşüncesi “âlem-i gayb ile âlem-i şehadet” arasında bitmeyen bir salınımdadır. Bir burada bir orada; bir yukarı bir aşağı; bir yaşamda bir ölümde; bir sağda bir solda; bir varlıkta bir yoklukta… İbnü'l Arabi'nin arayışı bitmek tükenmek bilmez.
Ve tüm düşünmenin hem sonu hem başlangıcı şudur:
“Hamd, varlığı bir yokluktan ve yokluğun yokluğundan var eden ve manaları en yakın yolla kelimelerin kalbine indiren Allah’adır.”
Varlık, dilden fazlasıdır ve dilin kalıplarına sığmaz. Dil, varlığın evi değil; varlığın sadece yaylası olabilir.
Şeyh-i Ekber'in zihni bir kavram hazinesidir. Denilebilir ki tarihte onun kadar kavram üreten biri yoktur. Bu kavramsal deryaya dalmayı göze alanlar ancak onu anlayabilirler.
Şeyh-i Ekber, “Âlem zıtlıkların cem’idir/toplamıdır.” ilkesinden hareket eder. Onu “evet-hayır düşünürü” yapan da budur.
“Vücud” (varlık) hakkı sadece Kadir-i Mutlak olana aittir ve burada da “Hüve lâ hüve” (O, O değildir.) durumu geçerlidir.
Şeyhimizin üç büyük referans kaynağı Kur’an, hadisler ve ariflerdir.
O; Kur’an’ı, hadisleri ve ariflerin kelamlarını yazılı bir söz-metin olarak okumaz, “kelam” olarak okur.
Bu da ancak temelde iki şeyle yapılır:
“Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak.”
Âlem esmanın tecellisidir —ki Şeyhimizin tüm düşüncesi bir esma teorisidir— insan da bu tecelliyle ahlaklandığı oranda insandır.
İnsan “kevnü’l cami”dir; varlığın nüshası, âlemin özeti ve fihristidir.
Bütün İslam düşünce geleneklerinin çabası “Allah–Âlem–Âdem” ilişkisi çerçevesinde döner.
Bu ilişkinin niteliği düşünce tarihine “teşbih ve tenzih” meselesi olarak damga vurmuştur.
Şeyh-i Ekber sorunu şu şekilde ifade eder:
“Âlem bir yönüyle Hak’tır, bir yönüyle Hak değildir.”
Burada Şeyh-i Ekber'in “ayan-ı sabite” teorisi devreye girer.
Şeyhimiz varlığın gaybî yaratılış sürecini bir kanaviçeyi işler gibi dile döker.
“Dil küheylanı bizi söz meydanına sürükledi.”
Burada şunu da vurgulayalım:
“İbnü'l Arabi kitaplarının okunmasını yasaklamıştır.” iddiası tamamen ona karşı uydurulmuş bir efsanedir.
Bugün için Ekberî düşünce, varlık kokusunu unutan modern dünyaya bu kokuyu yeniden koklatabilecek en nadide düşüncelerden biridir.
Buradaki mürid (irade eden, talip) tecrübeyi göze almak zorundadır.
Nedir bu tecrübe?
“Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak!”
“Ey dost! Allah’ın güzel isimleriyle ahlaklanırken kendini koru.”
Allah’ın güzel isimleriyle ahlaklanıp kendini koruyanlara selam olsun.
Allahu a’lem…
Referans Kaynaklar: İbnü’l Arabi / Fütuhat-ı Mekkiyye, Füsus’ul Hikem
Açıklama: İbnü’l Arabi düşüncesi üzerine yazdığımız yazılar tasavvuf düşüncesi üzerine entelektüel denemelerdir.Akademik ve popüler metinler değildir.