Kürtlerin modern dönemde yaşadığı en büyük handikap, ideolojik ve inançsal aidiyetlerin Kürtlüğün varoluşsal hakikatinin önüne geçirilmesidir. Bunun birçok sebebi var; fakat en temel sebep şudur: “Kürt birey”, tarihsizlik bilinciyle oluşan boşluğu çoğu zaman “tarih dışılık” olarak inşa eder. Buradaki “tarih dışılık”, ideolojik ve inançsal ütopyalara yaslanmaktır. Sonuçta irrasyonel olan, rasyonel olanın alanını daraltır.
Bu tavır çoğu zaman doğal bir siyasi tartışma, arayış ve çözüm gibi görünse de daha derin bir meseleye işaret eder: Ontolojik bir hakikati, epistemik/ideolojik/inançsal olanın—farkında olunsun ya da olunmasın—irrasyonel bir parantezine indirgemek. Bu indirgeme, kolektif Kürt hafızasının parçalanmasının temel sebeplerinden biridir.
Bu dinamiğe bağlı parçalanma, önce içeride başlar: daima “ötekiler” üreterek… “Öteki” üretimi, dışsal yönlendirmelere ve açık/örtük şiddete de davetiye çıkarır. Buradaki şiddet yalnızca fiziksel değildir; aidiyet kaybı, psikolojik bunalım, kimlik bunalımı gibi biçimlerde tezahür eder.
Ontolojik olan, ideolojik ve epistemik olanın parantezine indirildiğinde, Kürtlüğün kendi içinde üretilen her itiraz ve eleştiri, dine ya da ideolojiye karşı bir saldırı gibi algılanır; giderek bir “ihanet” damgası yemeye başlar. Böyle bir zeminde milli şuur ve aidiyet doğmaz. Çünkü milli aidiyet, önce “varlığa dair ortak kaygı” ile başlar; o kaygı da tarihin derinliğinden akıp gelen ontolojik bir varoluş tecrübesidir. Başka bir deyişle, varoluşsal olanın hakikatine, araçsallaştırmadan, saf bir sadakatle yaklaşabilmektir.
Bu sadakat, ideolojik ve inançsal aidiyet mazeretleriyle bastırıldığında geriye kalan şey ortak bir milli bilinç değil; parantezlere indirgenmiş “epistemik kutupların” çatışmasıdır. Burada Kürt olmak, bir halkın varoluşuna ait olmaktan çıkar; bir “sadakat testi”ne dönüşür. Parçalanmanın dili tam da budur.
Kürt toplumunun büyük ölçüde yüzleşmekten kaçındığı dip krizlerinden biri de budur. Bu krizle yüzleşmek çoğu zaman “konforu” bozduğu için, Kürtlerin kahir ekseriyeti, Kürtlük dışı bir Kürtlükle ayakta kalmaya çalışmıştır: Her şey olabilen, fakat bir türlü Kürt olamayan bir Kürtlük… Bu durumda ontolojik hakikatten ve onun tarihsel birikiminden söz etmek de zorlaşır.
Oysa ontolojik hakikat, ideolojileri ve epistemik indirgemeleri aşar. Aşılamadığı anda da Kürtlük ortak zemin olmaktan çıkar; parantezlerin içinde parçalanmış bir davaya dönüşür: solcu Kürt, İslamcı Kürt, tarikatçı Kürt, Marksist Kürt… Buradaki analiz, bu dünya görüşlerini dışlamaz. Farklı düşünmek, farklı inanmak doğaldır. Sorun farklılıkların varlığı değil; farklılıkların Kürtlüğün yerine geçirilmesidir.
Ontolojik hakikat dediğimiz şey, “Kürt olmak”ın en temel sütunudur. Bu sütun; dil, kültür, tarih, hafıza, ortak acılar, ortak sevinçler, birlikte yaşama iradesi gibi temel parametrelerle ayakta durur. Bunlar ideolojilerden ve inançlardan önce vardır. İdeolojiler ve inançlar gelir gider; fakat bir halkın varlığı—ontolojik hakikati—ayakta kalır. Kürtler, Türkler, Araplar, Perslerİslam’dan önce de vardılar; modern ideolojilerden önce de… Dolayısıyla ideolojiler ve inançlar bir yorum ve kabul biçimidir. Toplumu ve dünyayı açıklama, dönüştürme çabalarıdır; kötü olmak zorunda değiller. Ancak seçicidirler: bazı gerçekleri büyütür, bazılarını küçültür; bazı acıları meşru sayar, bazılarını görünmez kılarlar. Bu yüzden ideolojiler ve inançlar, ontolojik hakikatin yerine geçtiğinde, hakikati değil, dar bir bakışı dayatırlar.
Biz burada kimseyi “aynılaştırmanın despotizmine” (Foucault) ya da “aynılaştırmanın cehennemine” (Byung-Chul Han) davet etmiyoruz. Bir ütopyaya da çağırmıyoruz. Sorduğumuz soru basit: Parantezlerden ve indirgemelerden geriye ne kalıyor? Geriye İslamcı Kürtlük, sol Kürtlük, dindar Kürtlük, aşiretçi Kürtlük, modernist Kürtlük gibi başlıklar kalıyor. Eğer bu başlıklar düşünmeye değer ve hürmete layıksa, Kürtlüğü nasıl idrak ettiklerinisahici biçimde yeniden düşünmek zorundalar.
Bizim itirazımız, bir olumsuzlama ya da dışlama değildir; tam tersine olumlayıcı bir yeniden düşünme davetidir. Aksi halde Kürt olmak, çatı kimlik olmaktan çıkar; içeride bir şiddet dili üretir ve dışarıdan açık/örtük müdahalelere karşı kendini koruyamaz. Kürtler için bugün elbette acil birçok öncelik sayılabilir. Fakat bu derin kriz çözülmeden, acil olan gerçekleştiğinde bile o başarı yeniden krizin içine sürüklenebilir.
Açıklama: Çalışmalarımı okurla buluşturma imkânı sağlayan Haber Değer editör kuruluna ve emeği geçen herkese teşekkür ederim. Bundan böyle düzenli aralıklarlaHaber Değer’de yeni yazılarla okurla buluşacağım.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Gürgün Karaman
Kürtlük: Ontolojik Hakikat mi, Sadakat Testi mi?
Kürtlerin modern dönemde yaşadığı en büyük handikap, ideolojik ve inançsal aidiyetlerin Kürtlüğün varoluşsal hakikatinin önüne geçirilmesidir. Bunun birçok sebebi var; fakat en temel sebep şudur: “Kürt birey”, tarihsizlik bilinciyle oluşan boşluğu çoğu zaman “tarih dışılık” olarak inşa eder. Buradaki “tarih dışılık”, ideolojik ve inançsal ütopyalara yaslanmaktır. Sonuçta irrasyonel olan, rasyonel olanın alanını daraltır.
Bu tavır çoğu zaman doğal bir siyasi tartışma, arayış ve çözüm gibi görünse de daha derin bir meseleye işaret eder: Ontolojik bir hakikati, epistemik/ideolojik/inançsal olanın—farkında olunsun ya da olunmasın—irrasyonel bir parantezine indirgemek. Bu indirgeme, kolektif Kürt hafızasının parçalanmasının temel sebeplerinden biridir.
Bu dinamiğe bağlı parçalanma, önce içeride başlar: daima “ötekiler” üreterek… “Öteki” üretimi, dışsal yönlendirmelere ve açık/örtük şiddete de davetiye çıkarır. Buradaki şiddet yalnızca fiziksel değildir; aidiyet kaybı, psikolojik bunalım, kimlik bunalımı gibi biçimlerde tezahür eder.
Ontolojik olan, ideolojik ve epistemik olanın parantezine indirildiğinde, Kürtlüğün kendi içinde üretilen her itiraz ve eleştiri, dine ya da ideolojiye karşı bir saldırı gibi algılanır; giderek bir “ihanet” damgası yemeye başlar. Böyle bir zeminde milli şuur ve aidiyet doğmaz. Çünkü milli aidiyet, önce “varlığa dair ortak kaygı” ile başlar; o kaygı da tarihin derinliğinden akıp gelen ontolojik bir varoluş tecrübesidir. Başka bir deyişle, varoluşsal olanın hakikatine, araçsallaştırmadan, saf bir sadakatle yaklaşabilmektir.
Bu sadakat, ideolojik ve inançsal aidiyet mazeretleriyle bastırıldığında geriye kalan şey ortak bir milli bilinç değil; parantezlere indirgenmiş “epistemik kutupların” çatışmasıdır. Burada Kürt olmak, bir halkın varoluşuna ait olmaktan çıkar; bir “sadakat testi”ne dönüşür. Parçalanmanın dili tam da budur.
Kürt toplumunun büyük ölçüde yüzleşmekten kaçındığı dip krizlerinden biri de budur. Bu krizle yüzleşmek çoğu zaman “konforu” bozduğu için, Kürtlerin kahir ekseriyeti, Kürtlük dışı bir Kürtlükle ayakta kalmaya çalışmıştır: Her şey olabilen, fakat bir türlü Kürt olamayan bir Kürtlük… Bu durumda ontolojik hakikatten ve onun tarihsel birikiminden söz etmek de zorlaşır.
Oysa ontolojik hakikat, ideolojileri ve epistemik indirgemeleri aşar. Aşılamadığı anda da Kürtlük ortak zemin olmaktan çıkar; parantezlerin içinde parçalanmış bir davaya dönüşür: solcu Kürt, İslamcı Kürt, tarikatçı Kürt, Marksist Kürt… Buradaki analiz, bu dünya görüşlerini dışlamaz. Farklı düşünmek, farklı inanmak doğaldır. Sorun farklılıkların varlığı değil; farklılıkların Kürtlüğün yerine geçirilmesidir.
Ontolojik hakikat dediğimiz şey, “Kürt olmak”ın en temel sütunudur. Bu sütun; dil, kültür, tarih, hafıza, ortak acılar, ortak sevinçler, birlikte yaşama iradesi gibi temel parametrelerle ayakta durur. Bunlar ideolojilerden ve inançlardan önce vardır. İdeolojiler ve inançlar gelir gider; fakat bir halkın varlığı—ontolojik hakikati—ayakta kalır. Kürtler, Türkler, Araplar, Persler İslam’dan önce de vardılar; modern ideolojilerden önce de… Dolayısıyla ideolojiler ve inançlar bir yorum ve kabul biçimidir. Toplumu ve dünyayı açıklama, dönüştürme çabalarıdır; kötü olmak zorunda değiller. Ancak seçicidirler: bazı gerçekleri büyütür, bazılarını küçültür; bazı acıları meşru sayar, bazılarını görünmez kılarlar. Bu yüzden ideolojiler ve inançlar, ontolojik hakikatin yerine geçtiğinde, hakikati değil, dar bir bakışı dayatırlar.
Biz burada kimseyi “aynılaştırmanın despotizmine” (Foucault) ya da “aynılaştırmanın cehennemine” (Byung-Chul Han) davet etmiyoruz. Bir ütopyaya da çağırmıyoruz. Sorduğumuz soru basit: Parantezlerden ve indirgemelerden geriye ne kalıyor? Geriye İslamcı Kürtlük, sol Kürtlük, dindar Kürtlük, aşiretçi Kürtlük, modernist Kürtlük gibi başlıklar kalıyor. Eğer bu başlıklar düşünmeye değer ve hürmete layıksa, Kürtlüğü nasıl idrak ettiklerini sahici biçimde yeniden düşünmek zorundalar.
Bizim itirazımız, bir olumsuzlama ya da dışlama değildir; tam tersine olumlayıcı bir yeniden düşünme davetidir. Aksi halde Kürt olmak, çatı kimlik olmaktan çıkar; içeride bir şiddet dili üretir ve dışarıdan açık/örtük müdahalelere karşı kendini koruyamaz. Kürtler için bugün elbette acil birçok öncelik sayılabilir. Fakat bu derin kriz çözülmeden, acil olan gerçekleştiğinde bile o başarı yeniden krizin içine sürüklenebilir.
Açıklama: Çalışmalarımı okurla buluşturma imkânı sağlayan Haber Değer editör kuruluna ve emeği geçen herkese teşekkür ederim. Bundan böyle düzenli aralıklarla Haber Değer’de yeni yazılarla okurla buluşacağım.