Nikolay Berdyaev'de Ahlaki Duyarlılık ve Kardeşlik Diyalektiği
Yazının Giriş Tarihi: 15.02.2026 09:59
Yazının Güncellenme Tarihi: 15.02.2026 15:17
Berdyaev, 1874-1948 yılları arasında yaşamış ve iki dünya savaşına, büyük Sovyet coğrafyasının derin acılarına şahitlik etmiş evrensel bir düşünürdür. Önceleri Marksist olan Berdyaev, 1904'te Marksizmi terk ederek felsefe ve teoloji alanına yöneldi. 1913'te kilisenin kurumsallığını ve din anlayışını sert bir şekilde eleştirdiği için Sibirya'ya sürgün edildi. 1917 Bolşevik Devrimi'ni eleştirdiği için 160 yazarla birlikte yurt dışına sürgün edildi. 1923-1948 yılları arasında Paris'te yaşadı. Bu süreçte kendisini tamamen felsefe ve teolojiye verdi. Başyapıtı olan İnsanın Yazgısı ve diğer 15 eserini bu süreçte kaleme aldı. Son nefesini yazı masasında verdi.
Berdyaev, başyapıtını üç ana bölüm üzerine inşa eder: Yasa etiği, kurtuluş etiği ve özgürlük etiği. Eserine, kendi ifadesiyle “epistemolojiye epistemolojik suçlamayla” başlar. “Kendilerini epistemolojiye vakfeden düşünürler nadiren ontolojiye varırlar. İzledikleri patika, gerçekliğe götüren patika değildir. Bergson, M. Scheler ve Heidegger gibi çok yaratıcı modern filozoflar epistemolojiye pek ilgi duymamıştır. İnsan, gerçek varlığı bilme gücünü yitirmiş, gerçekliğe nüfuzunu yitirmiş ve bilginin incelenmesi düzeyine inmiştir. Ve bilginin peşinde olduğu için insan artık bilgiyle karşı karşıyadır, varlıkla değil. Fakat kimse varlığa ulaşamaz.” (1).
Berdyaev’in burada tespit ettiği hakikat şudur: Gerçekliğe giden yol epistemolojik analiz değil, ontolojik ve varoluşsal deneyimdir. Bu bağlamda modern felsefenin, modern bireyin bilgi/bilme anlayışı, “bilgi takıntısı” şeklinde tezahür eden ve insanı varlıktan koparan bir anlayıştır. Oysa gerçekliğe ancak özgürlük ve ontolojik derinlik üzerinden ulaşılabiliriz. Peki, bunu nasıl başaracağız?
Berdyaev’in tespit ettiği sorunu aşacak imkân alanları dünyanın her tarafında mevcuttur. Hakikati ayağa kaldırmak için canhıraş çalışan nice düşünürler vardır.
Coğrafyamız bugün için büyük bir emperyal ve belki de tarihin en büyük yıkımlarından birini yaşayacağı bir tarihsel kavşaktayken bizlerin Türk-Kürt-Fars-Arap etnik epistemolojilerle ortaya koyduğumuz iddialar, bu emperyal savaş makinesinin yakıtı olarak tarihe geçecektir. Çünkü epistemik (bilgi oluşsal) üstünlük hiçbir zaman ontolojik (varoluşsal) üstünlükten önce gelmez. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, ontolojik bir anlayışın epistemik, etnik ve ideolojik olanı bastırmasıdır. Bunu başardığımız takdirde kendi varlığımızı da başkasının yokluğu üzerine bina etmenin etnik, epistemik ve ideolojik faşizminden kurtarmış olacağız. Ancak o zaman gerçek bir kardeşliği özgürce konuşabilir ve kucaklaşabiliriz.
Tam da burada, bu coğrafyada herkesin “ontolojik/varlık oluşsal” hakkını koruma noktasında Berdyaev bizleri kadim bir kökene davet eder: Habil-Kabil meselesine... Berdyaev’in bahsettiğimiz başyapıtının ana mihveri tam olarak eserin sonunda tezahür etmektedir. “Sevdiğim insanlar, dostlarım veya akrabalarım ya da tanıdıklarım cehenneme gidecekse bir heretik/sapkın olarak Boehme, bir “Deccal/Anti İsa” olarak Nietzsche, bir pagan olarak Goethe ve bir günahkâr olarak Puşkin cehennemde iseler cennet benim için imkânsızdır. Teolojilerinde Aristoteles’siz tek bir adım dahi atamayan Roma Katolikleri, Hristiyan olmayan Aristoteles’in cehennemde yanmasını gönül rahatlığıyla kabul etmeye hazırdır. Ve bu devasa bir ahlaki ilerlemedir. Eğer Aristoteles’e ya da Nietzsche’ye çok fazla şey borçlu isem kaderlerini paylaşmam, azaplarını üstlenmem ve onları cehennemden kurtarmam gerekir. Ahlaki bilinç şu Tanrı sorusuyla başlamıştır: Kabil, kardeşin Habil nerede? Ve Tanrı’nın şu sorusuyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?” (s. 421).
Berdyaev burada ahlakın özünü “karşılıklı sorumluluk” kavramıyla açıklar. İlk soru şudur: “Kabil, kardeşin Habil nerede?” İnsan, kardeşinden asgari düzeyde bir insan olarak sorumludur. Ahlak ancak başkasına karşı sorumlulukla başlar. İkinci soru ise “Habil, kardeşin Kabil nerede?” Burada sadece suçlu değil, masum olan da yine asgari düzeyde insan kardeşinden sorumludur. İki sorunun çakıştığı hakikat ise şudur: Ahlak tek taraflı değildir. Ahlakı tek taraflı düşünmek veya pratiğe dökmek ahlak değil, “etnik, epistemolojik ve ideolojik” ahlak karşıtlığıdır. Çünkü ahlak, “etnik, epistemolojik ve ideolojik” bir mesele değil, “ontolojik” bir meseledir. Ahlaki bilinç, insanın insan karşısındaki sorumluluğuyla başlar ve herkesin herkes için sorumlu olduğu bilinciyle tamamlanır. Aksi bir okuma, anlama ve yorumlama biçimleri “kardeşlik” olgusunun ontolojik tasfiyesidir. Bu ise yine “ontolojik” zulümdür ki bunun da hiçbir şekilde telafisi yoktur. Berdyaev’in çağrısını tekrar etmekte fayda vardır:
“Ahlaki bilinç şu Tanrı sorusuyla başlamıştır: Kabil, kardeşin Habil nerede? Ve Tanrı’nın şu sorusuyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?”
Nuh (as), tufandan önce bir gemi inşa eder. Tufan başladığında kendisine inananlarla birlikte gemiye biner. Sular yükseldiğinde Nuh’un davetini reddeden bir oğlu (Yâfes) dev dalgalar arasında yüzerken Nuh (as.), Allah’tan bir talepte bulunur fakat bu talep “zulüm” gerekçesiyle geri çevrilir. Anlatının ufkunda verilen mesaj şudur: Epistemik, etnik ve ideolojik hiçbir gerekçe ahlaki duyarlılığın ontolojik referansı olamaz. Bunu biraz daha açarak yazımızı bitirelim:
Anlatıda Nuh’un gemisi yalnızca fiziksel bir kurtuluş aracı değildir. Bu anlatı (kıssa) aynı zamanda ilahî adaletin/insani adaletin ve ahlaki ölçünün temsilini ifade eder. Burada tufan sadece kozmik bir felaket değil; hakikat karşısında insanın konumlanışının sonuçlarını açığa vuran bir eşiktir. Bu eşikte etnik soy bağı, epistemik bilgi iddiası ya da ideolojik aidiyet tarafgirliği belirleyici değildir.
Kur’an’daki anlatıda (özellikle Kur’an, Hûd 42–46) Nuh’un oğlunun kurtuluş talebi reddedilirken gerekçe olarak “o senin ehlinden değildir; çünkü o salih olmayan bir işin sahibidir” denir. Burada “ehl” kavramı biyolojik yakınlıktan ontolojik ve ahlaki yakınlığa kaydırılarak gerekçe üst bir referansa gönderilir. Yani hakikate mensubiyet kan bağıyla, epistemik üstünlük ve tekelcilikle, ideolojik tarafgirlikle değil, ahlaki duruşla tanımlanır. Bunların hiçbiri tek başına ahlaki duyarlılığın ontolojik temeli olamaz. Çünkü anlatıda baba–oğul ilişkisi bile kurtuluş için yeterli değildir. Peygamberlik makamı dahi, ilahî adalet karşısında ayrıcalık üretmez. Nuh’un duasının “zulüm” gerekçesiyle geri çevrilmesi, ahlaki düzenin kişisel merhamet ya da duygusal yakınlıkla askıya alınamayacağını gösterir. Buradaki “zulüm”, hakikatin ölçüsünü çarpıtma riskidir; yani aidiyeti ahlaki haklılıkla karıştırmaktır.
Dolayısıyla anlatının ufkundaki ana mesaj daha da keskinleşir: Ahlaki değerler, dışsal referanslara (etnik/soy, epistemik/bilgi, ideoloji/tarafgirlik) dayanmaz; varoluşsal bir konumlanışa dayanır. İnsan, sahici anlamda hakikat karşısında aldığı tavırla tanımlanır. Ontolojik referans, “kiminle akraba olduğun”, “hangi bilgiyle donandığın” (akademik, dinî, ideolojik vs.) değil, “nasıl bir varlık hâli içinde bulunduğun”dur.
Etnik kimlik siyasetleri, ideolojik kamplaşmalar ve epistemik elitizm ahlaki üstünlük üretmez. Ahlaki duyarlılık, aidiyet değil, sorumluluk meselesidir. Tam da burada Berdyaev’in çağrısını tekrar ayağa kaldırmak gerekir:
“Ahlaki bilinç şu Tanrı sorusuyla başlamıştır: Kabil, kardeşin Habil nerede? Ve Tanrı’nın şu sorusuyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?”
(1) Nikolay Berdyaev, İnsanın Yazgısı, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul 2020, Paradigma Yayınları, s. 11.
(2) Berdyaev, s. 421.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Gürgün Karaman
Nikolay Berdyaev'de Ahlaki Duyarlılık ve Kardeşlik Diyalektiği
Berdyaev, 1874-1948 yılları arasında yaşamış ve iki dünya savaşına, büyük Sovyet coğrafyasının derin acılarına şahitlik etmiş evrensel bir düşünürdür. Önceleri Marksist olan Berdyaev, 1904'te Marksizmi terk ederek felsefe ve teoloji alanına yöneldi. 1913'te kilisenin kurumsallığını ve din anlayışını sert bir şekilde eleştirdiği için Sibirya'ya sürgün edildi. 1917 Bolşevik Devrimi'ni eleştirdiği için 160 yazarla birlikte yurt dışına sürgün edildi. 1923-1948 yılları arasında Paris'te yaşadı. Bu süreçte kendisini tamamen felsefe ve teolojiye verdi. Başyapıtı olan İnsanın Yazgısı ve diğer 15 eserini bu süreçte kaleme aldı. Son nefesini yazı masasında verdi.
Berdyaev, başyapıtını üç ana bölüm üzerine inşa eder: Yasa etiği, kurtuluş etiği ve özgürlük etiği. Eserine, kendi ifadesiyle “epistemolojiye epistemolojik suçlamayla” başlar. “Kendilerini epistemolojiye vakfeden düşünürler nadiren ontolojiye varırlar. İzledikleri patika, gerçekliğe götüren patika değildir. Bergson, M. Scheler ve Heidegger gibi çok yaratıcı modern filozoflar epistemolojiye pek ilgi duymamıştır. İnsan, gerçek varlığı bilme gücünü yitirmiş, gerçekliğe nüfuzunu yitirmiş ve bilginin incelenmesi düzeyine inmiştir. Ve bilginin peşinde olduğu için insan artık bilgiyle karşı karşıyadır, varlıkla değil. Fakat kimse varlığa ulaşamaz.” (1).
Berdyaev’in burada tespit ettiği hakikat şudur: Gerçekliğe giden yol epistemolojik analiz değil, ontolojik ve varoluşsal deneyimdir. Bu bağlamda modern felsefenin, modern bireyin bilgi/bilme anlayışı, “bilgi takıntısı” şeklinde tezahür eden ve insanı varlıktan koparan bir anlayıştır. Oysa gerçekliğe ancak özgürlük ve ontolojik derinlik üzerinden ulaşılabiliriz. Peki, bunu nasıl başaracağız?
Berdyaev’in tespit ettiği sorunu aşacak imkân alanları dünyanın her tarafında mevcuttur. Hakikati ayağa kaldırmak için canhıraş çalışan nice düşünürler vardır.
Coğrafyamız bugün için büyük bir emperyal ve belki de tarihin en büyük yıkımlarından birini yaşayacağı bir tarihsel kavşaktayken bizlerin Türk-Kürt-Fars-Arap etnik epistemolojilerle ortaya koyduğumuz iddialar, bu emperyal savaş makinesinin yakıtı olarak tarihe geçecektir. Çünkü epistemik (bilgi oluşsal) üstünlük hiçbir zaman ontolojik (varoluşsal) üstünlükten önce gelmez. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, ontolojik bir anlayışın epistemik, etnik ve ideolojik olanı bastırmasıdır. Bunu başardığımız takdirde kendi varlığımızı da başkasının yokluğu üzerine bina etmenin etnik, epistemik ve ideolojik faşizminden kurtarmış olacağız. Ancak o zaman gerçek bir kardeşliği özgürce konuşabilir ve kucaklaşabiliriz.
Tam da burada, bu coğrafyada herkesin “ontolojik/varlık oluşsal” hakkını koruma noktasında Berdyaev bizleri kadim bir kökene davet eder: Habil-Kabil meselesine... Berdyaev’in bahsettiğimiz başyapıtının ana mihveri tam olarak eserin sonunda tezahür etmektedir. “Sevdiğim insanlar, dostlarım veya akrabalarım ya da tanıdıklarım cehenneme gidecekse bir heretik/sapkın olarak Boehme, bir “Deccal/Anti İsa” olarak Nietzsche, bir pagan olarak Goethe ve bir günahkâr olarak Puşkin cehennemde iseler cennet benim için imkânsızdır. Teolojilerinde Aristoteles’siz tek bir adım dahi atamayan Roma Katolikleri, Hristiyan olmayan Aristoteles’in cehennemde yanmasını gönül rahatlığıyla kabul etmeye hazırdır. Ve bu devasa bir ahlaki ilerlemedir. Eğer Aristoteles’e ya da Nietzsche’ye çok fazla şey borçlu isem kaderlerini paylaşmam, azaplarını üstlenmem ve onları cehennemden kurtarmam gerekir. Ahlaki bilinç şu Tanrı sorusuyla başlamıştır: Kabil, kardeşin Habil nerede? Ve Tanrı’nın şu sorusuyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?” (s. 421).
Berdyaev burada ahlakın özünü “karşılıklı sorumluluk” kavramıyla açıklar. İlk soru şudur: “Kabil, kardeşin Habil nerede?” İnsan, kardeşinden asgari düzeyde bir insan olarak sorumludur. Ahlak ancak başkasına karşı sorumlulukla başlar. İkinci soru ise “Habil, kardeşin Kabil nerede?” Burada sadece suçlu değil, masum olan da yine asgari düzeyde insan kardeşinden sorumludur. İki sorunun çakıştığı hakikat ise şudur: Ahlak tek taraflı değildir. Ahlakı tek taraflı düşünmek veya pratiğe dökmek ahlak değil, “etnik, epistemolojik ve ideolojik” ahlak karşıtlığıdır. Çünkü ahlak, “etnik, epistemolojik ve ideolojik” bir mesele değil, “ontolojik” bir meseledir. Ahlaki bilinç, insanın insan karşısındaki sorumluluğuyla başlar ve herkesin herkes için sorumlu olduğu bilinciyle tamamlanır. Aksi bir okuma, anlama ve yorumlama biçimleri “kardeşlik” olgusunun ontolojik tasfiyesidir. Bu ise yine “ontolojik” zulümdür ki bunun da hiçbir şekilde telafisi yoktur. Berdyaev’in çağrısını tekrar etmekte fayda vardır:
“Ahlaki bilinç şu Tanrı sorusuyla başlamıştır: Kabil, kardeşin Habil nerede? Ve Tanrı’nın şu sorusuyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?”
Nuh (as), tufandan önce bir gemi inşa eder. Tufan başladığında kendisine inananlarla birlikte gemiye biner. Sular yükseldiğinde Nuh’un davetini reddeden bir oğlu (Yâfes) dev dalgalar arasında yüzerken Nuh (as.), Allah’tan bir talepte bulunur fakat bu talep “zulüm” gerekçesiyle geri çevrilir. Anlatının ufkunda verilen mesaj şudur: Epistemik, etnik ve ideolojik hiçbir gerekçe ahlaki duyarlılığın ontolojik referansı olamaz. Bunu biraz daha açarak yazımızı bitirelim:
Anlatıda Nuh’un gemisi yalnızca fiziksel bir kurtuluş aracı değildir. Bu anlatı (kıssa) aynı zamanda ilahî adaletin/insani adaletin ve ahlaki ölçünün temsilini ifade eder. Burada tufan sadece kozmik bir felaket değil; hakikat karşısında insanın konumlanışının sonuçlarını açığa vuran bir eşiktir. Bu eşikte etnik soy bağı, epistemik bilgi iddiası ya da ideolojik aidiyet tarafgirliği belirleyici değildir.
Kur’an’daki anlatıda (özellikle Kur’an, Hûd 42–46) Nuh’un oğlunun kurtuluş talebi reddedilirken gerekçe olarak “o senin ehlinden değildir; çünkü o salih olmayan bir işin sahibidir” denir. Burada “ehl” kavramı biyolojik yakınlıktan ontolojik ve ahlaki yakınlığa kaydırılarak gerekçe üst bir referansa gönderilir. Yani hakikate mensubiyet kan bağıyla, epistemik üstünlük ve tekelcilikle, ideolojik tarafgirlikle değil, ahlaki duruşla tanımlanır. Bunların hiçbiri tek başına ahlaki duyarlılığın ontolojik temeli olamaz. Çünkü anlatıda baba–oğul ilişkisi bile kurtuluş için yeterli değildir. Peygamberlik makamı dahi, ilahî adalet karşısında ayrıcalık üretmez. Nuh’un duasının “zulüm” gerekçesiyle geri çevrilmesi, ahlaki düzenin kişisel merhamet ya da duygusal yakınlıkla askıya alınamayacağını gösterir. Buradaki “zulüm”, hakikatin ölçüsünü çarpıtma riskidir; yani aidiyeti ahlaki haklılıkla karıştırmaktır.
Dolayısıyla anlatının ufkundaki ana mesaj daha da keskinleşir:
Ahlaki değerler, dışsal referanslara (etnik/soy, epistemik/bilgi, ideoloji/tarafgirlik) dayanmaz; varoluşsal bir konumlanışa dayanır. İnsan, sahici anlamda hakikat karşısında aldığı tavırla tanımlanır. Ontolojik referans, “kiminle akraba olduğun”, “hangi bilgiyle donandığın” (akademik, dinî, ideolojik vs.) değil, “nasıl bir varlık hâli içinde bulunduğun”dur.
Etnik kimlik siyasetleri, ideolojik kamplaşmalar ve epistemik elitizm ahlaki üstünlük üretmez. Ahlaki duyarlılık, aidiyet değil, sorumluluk meselesidir. Tam da burada Berdyaev’in çağrısını tekrar ayağa kaldırmak gerekir:
“Ahlaki bilinç şu Tanrı sorusuyla başlamıştır: Kabil, kardeşin Habil nerede? Ve Tanrı’nın şu sorusuyla sona erecektir: “Habil, kardeşin Kabil nerede?”
(1) Nikolay Berdyaev, İnsanın Yazgısı, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul 2020, Paradigma Yayınları, s. 11.
(2) Berdyaev, s. 421.