Türkiye’de devlet şiddetiyle yüzleşme meselesi, büyük ölçüde kurumsallaşmış bir cezasızlık politikasıyla kuşatılmıştır. 1990’lı yıllarda Kürt coğrafyasında yaşanan zorla kaybetmeler, köy yakmalar ve toplu katliamlar; yalnızca askeri ya da güvenlik merkezli uygulamalar değil, hukukun bilinçli biçimde askıya alındığı bir yönetim anlayışının ürünüdür. Bu dönemde işlenen ağır suçların büyük bölümünün yargı önüne çıkarılmaması, cezasızlığın bir istisna değil, bir devlet pratiği haline geldiğini göstermektedir. Roboski Katliamı, bu cezasızlık rejiminin güncel ve çarpıcı bir izdüşümüdür.
Bu politikanın en somut örneklerinden biri Dargeçit JİTEM davasıdır. 1995 yılında Mardin’in Dargeçit ilçesinde gözaltına alındıktan sonra kaybedilen ya da öldürülen yedi kişi; aralarında çocukların da bulunduğu siviller, yıllar boyunca resmi kayıtlarda yalnızca “kayıp” olarak yer almıştır. Ailelerin ve insan hakları savunucularının ısrarlı mücadelesi sonucunda açılan davada, JİTEM mensuplarının doğrudan sorumluluğunu ortaya koyan tanık beyanları ve somut deliller mahkemeye sunulmuştur. Buna rağmen sanıkların uzun süre tutuksuz yargılanması, yargılamanın defalarca ertelenmesi ve sürecin bilinçli biçimde uzatılması, adaletin zamana yayılarak etkisizleştirildiğini göstermiştir. Dargeçit davası, cezasızlığın yalnızca bir sonuç değil, sistemli bir yargı pratiği olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Benzer bir cezasızlık zinciri Vartinis (Altınova) davasında da görülmektedir. 1993 yılında Muş’un Korkut ilçesine bağlı Vartinis köyünde askerler tarafından yakıldığı ortaya konan bir evde, aralarında dokuz yaşındaki bir çocuğun da bulunduğu yedi kişi yanarak hayatını kaybetmiştir. Yıllar sonra açılan davada sanıklar hakkında verilen beraat kararları; tanık beyanlarının, maddi delillerin ve olayın açık niteliğinin görmezden gelinmesiyle sonuçlanmıştır. Vartinis davası, sivil ölümlerinin nasıl bir “cezasızlık zırhı” ile örtüldüğünü ve devlet görevlilerinin fiilen dokunulmaz kılındığını gözler önüne sermektedir.
Dargeçit ve Vartinis davaları, Türkiye’de “yüzleşme” iddiasıyla açılan pek çok davanın neden gerçek bir adalet üretemediğini de ortaya koymaktadır. Failin devlet olduğu dosyalarda yargı süreçleri ya bilinçli biçimde sürüncemede bırakılmakta ya da deliller etkisizleştirilerek beraat kararlarıyla sonuçlandırılmaktadır. Böylece yüzleşme davaları, adaletin tesis edildiği mekanizmalar olmaktan çıkmakta; cezasızlığın yeniden üretildiği alanlara dönüşmektedir.
Bu tarihsel arka plan, Roboski Katliamı’nı münferit bir olay olmaktan çıkarır. 28 Aralık 2011’de sınır ticareti yapan 34 sivilin savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürülmesi, 1990’lı yıllarda inşa edilen cezasızlık düzeninin hâlâ yürürlükte olduğunu göstermiştir. Olayın hemen ardından ortaya çıkan açık delillere rağmen askeri ve siyasi sorumlular hakkında etkili bir soruşturma yürütülmemiş; dosya kapatılarak adalet talebi bir kez daha boşa düşürülmüştür. Roboski’de izlenen yol, Dargeçit ve Vartinis davalarında görülen yargı pratiğinin neredeyse birebir tekrarından ibarettir.
Cezasızlık, yalnızca geçmişte işlenen suçların hesabının sorulmaması değildir; aynı zamanda gelecekte işlenecek suçlara verilen açık bir güvencedir. Dargeçit’te kaybedilen çocuklar, Vartinis’te yakılan bedenler ve Roboski’de bombalanan siviller, aynı politik aklın ürünüdür. Bu akıl, hukuku adaletin tesisi için değil, devletin korunması için işleyen bir araç olarak konumlandırmaktadır.
Gerçek bir toplumsal barış ve demokratik gelecek, ancak bu cezasızlık rejiminin dağıtılmasıyla mümkündür. Yüzleşme davalarının göstermelik değil, gerçek adalet mekanizmalarına dönüşmesi; faillerin kimliğine bakılmaksızın yargılanmasıyla sağlanabilir. Aksi halde Roboski, yalnızca geçmişin değil, bugünün ve yarının da katliamı olmaya devam edecektir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Şiyar Kaymaz
90’lardan Roboski’ye Cezasızlığın Sürekliliği
Türkiye’de devlet şiddetiyle yüzleşme meselesi, büyük ölçüde kurumsallaşmış bir cezasızlık politikasıyla kuşatılmıştır. 1990’lı yıllarda Kürt coğrafyasında yaşanan zorla kaybetmeler, köy yakmalar ve toplu katliamlar; yalnızca askeri ya da güvenlik merkezli uygulamalar değil, hukukun bilinçli biçimde askıya alındığı bir yönetim anlayışının ürünüdür. Bu dönemde işlenen ağır suçların büyük bölümünün yargı önüne çıkarılmaması, cezasızlığın bir istisna değil, bir devlet pratiği haline geldiğini göstermektedir. Roboski Katliamı, bu cezasızlık rejiminin güncel ve çarpıcı bir izdüşümüdür.
Bu politikanın en somut örneklerinden biri Dargeçit JİTEM davasıdır. 1995 yılında Mardin’in Dargeçit ilçesinde gözaltına alındıktan sonra kaybedilen ya da öldürülen yedi kişi; aralarında çocukların da bulunduğu siviller, yıllar boyunca resmi kayıtlarda yalnızca “kayıp” olarak yer almıştır. Ailelerin ve insan hakları savunucularının ısrarlı mücadelesi sonucunda açılan davada, JİTEM mensuplarının doğrudan sorumluluğunu ortaya koyan tanık beyanları ve somut deliller mahkemeye sunulmuştur. Buna rağmen sanıkların uzun süre tutuksuz yargılanması, yargılamanın defalarca ertelenmesi ve sürecin bilinçli biçimde uzatılması, adaletin zamana yayılarak etkisizleştirildiğini göstermiştir. Dargeçit davası, cezasızlığın yalnızca bir sonuç değil, sistemli bir yargı pratiği olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Benzer bir cezasızlık zinciri Vartinis (Altınova) davasında da görülmektedir. 1993 yılında Muş’un Korkut ilçesine bağlı Vartinis köyünde askerler tarafından yakıldığı ortaya konan bir evde, aralarında dokuz yaşındaki bir çocuğun da bulunduğu yedi kişi yanarak hayatını kaybetmiştir. Yıllar sonra açılan davada sanıklar hakkında verilen beraat kararları; tanık beyanlarının, maddi delillerin ve olayın açık niteliğinin görmezden gelinmesiyle sonuçlanmıştır. Vartinis davası, sivil ölümlerinin nasıl bir “cezasızlık zırhı” ile örtüldüğünü ve devlet görevlilerinin fiilen dokunulmaz kılındığını gözler önüne sermektedir.
Dargeçit ve Vartinis davaları, Türkiye’de “yüzleşme” iddiasıyla açılan pek çok davanın neden gerçek bir adalet üretemediğini de ortaya koymaktadır. Failin devlet olduğu dosyalarda yargı süreçleri ya bilinçli biçimde sürüncemede bırakılmakta ya da deliller etkisizleştirilerek beraat kararlarıyla sonuçlandırılmaktadır. Böylece yüzleşme davaları, adaletin tesis edildiği mekanizmalar olmaktan çıkmakta; cezasızlığın yeniden üretildiği alanlara dönüşmektedir.
Bu tarihsel arka plan, Roboski Katliamı’nı münferit bir olay olmaktan çıkarır. 28 Aralık 2011’de sınır ticareti yapan 34 sivilin savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürülmesi, 1990’lı yıllarda inşa edilen cezasızlık düzeninin hâlâ yürürlükte olduğunu göstermiştir. Olayın hemen ardından ortaya çıkan açık delillere rağmen askeri ve siyasi sorumlular hakkında etkili bir soruşturma yürütülmemiş; dosya kapatılarak adalet talebi bir kez daha boşa düşürülmüştür. Roboski’de izlenen yol, Dargeçit ve Vartinis davalarında görülen yargı pratiğinin neredeyse birebir tekrarından ibarettir.
Cezasızlık, yalnızca geçmişte işlenen suçların hesabının sorulmaması değildir; aynı zamanda gelecekte işlenecek suçlara verilen açık bir güvencedir. Dargeçit’te kaybedilen çocuklar, Vartinis’te yakılan bedenler ve Roboski’de bombalanan siviller, aynı politik aklın ürünüdür. Bu akıl, hukuku adaletin tesisi için değil, devletin korunması için işleyen bir araç olarak konumlandırmaktadır.
Gerçek bir toplumsal barış ve demokratik gelecek, ancak bu cezasızlık rejiminin dağıtılmasıyla mümkündür. Yüzleşme davalarının göstermelik değil, gerçek adalet mekanizmalarına dönüşmesi; faillerin kimliğine bakılmaksızın yargılanmasıyla sağlanabilir. Aksi halde Roboski, yalnızca geçmişin değil, bugünün ve yarının da katliamı olmaya devam edecektir.