Anadolu coğrafyamızda gönül erlerimizden biri kuşkusuz Mevlânâ’dır. Hayatına kısaca göz atacak olursak, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğan Mevlânâ’nın, baba tarafından soyu İslâm’ın birinci halifesi Ebu Bekir’e, anne tarafından ise son halife Ali’ye dayandırılmaktadır. “Celâleddin”, “Hudâvendigâr” ve “Rûmî” gibi unvanlar kullandığı kaynaklarda yer edinmiştir.
Gevher Hatun ile evlenen Mevlânâ, Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad’ın davetiyle Konya’ya yerleşmiştir. Kaynaklar, 1244 senesinde Şems-i Tebrizi ile karşılaşmasının hayatında bir dönüm noktası olduğunu kaydeder.
Şems sonrası Selâhaddin-i Zerkûb ve ardından Hüsameddin Çelebi’nin Mevlânâ’ya hem yoldaşlık hem de halifelik yaptıkları ifade edilmiştir.
En büyük eseri Mesnevi olan Mevlânâ, 17 Aralık 1273 senesinde Hakk’a yürümüştür. Ölüm anını Allah’a kavuşma anı olarak gördüğü için bu geceyi “Şeb-i Arus” (Düğün Gecesi) olarak adlandırmıştır.
Peki, tarihini bu şekilde özetlediğimiz Mevlânâ’nın hayat bakışı nedir ve bize asıl vermek istediği mesaj hangisidir?
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e bağlılığıyla bilinen Mevlânâ, hayat felsefesini “Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” ifadeleriyle ortaya koymuştur. Bu sözüyle, Allah’ın koyduğu şeriat hükümlerini yerine getirirken bir yandan da ayrım yapmaksızın evrensel bir misyonu öne çıkarmaktadır.
Bununla beraber, tasavvuftaki “ölmeden önce ölünüz” anlayışı ile vahdet-i vücut esasını kabul eder. Sonuç olarak Mevlânâ, benlikten geçmeyi, Hakk’a derin bir aşkla bağlanmayı ve bu bağlılık sonucunda tüm yaratılmışları bir görmeyi amaçlamaktadır.
Bugün Mevlânâ dahil tüm Anadolu gönül erlerinin bizlere ulaştırmak istediği yegâne mesaj birlik ve beraberliktir. Hem dünyada hem de ülkemizde yaşanan olumsuz hadiseler, bizlere irfan dediğimiz o derin kavramın bu topraklarda yeniden hâkim kılınması gerektiğini bir kez daha göstermektedir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Songül Kayar
Horasan’dan Anadolu’ya Birleştiren Miras: Mevlânâ
Anadolu coğrafyamızda gönül erlerimizden biri kuşkusuz Mevlânâ’dır. Hayatına kısaca göz atacak olursak, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğan Mevlânâ’nın, baba tarafından soyu İslâm’ın birinci halifesi Ebu Bekir’e, anne tarafından ise son halife Ali’ye dayandırılmaktadır. “Celâleddin”, “Hudâvendigâr” ve “Rûmî” gibi unvanlar kullandığı kaynaklarda yer edinmiştir.
Gevher Hatun ile evlenen Mevlânâ, Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad’ın davetiyle Konya’ya yerleşmiştir. Kaynaklar, 1244 senesinde Şems-i Tebrizi ile karşılaşmasının hayatında bir dönüm noktası olduğunu kaydeder.
Şems sonrası Selâhaddin-i Zerkûb ve ardından Hüsameddin Çelebi’nin Mevlânâ’ya hem yoldaşlık hem de halifelik yaptıkları ifade edilmiştir.
En büyük eseri Mesnevi olan Mevlânâ, 17 Aralık 1273 senesinde Hakk’a yürümüştür. Ölüm anını Allah’a kavuşma anı olarak gördüğü için bu geceyi “Şeb-i Arus” (Düğün Gecesi) olarak adlandırmıştır.
Peki, tarihini bu şekilde özetlediğimiz Mevlânâ’nın hayat bakışı nedir ve bize asıl vermek istediği mesaj hangisidir?
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e bağlılığıyla bilinen Mevlânâ, hayat felsefesini “Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” ifadeleriyle ortaya koymuştur. Bu sözüyle, Allah’ın koyduğu şeriat hükümlerini yerine getirirken bir yandan da ayrım yapmaksızın evrensel bir misyonu öne çıkarmaktadır.
Bununla beraber, tasavvuftaki “ölmeden önce ölünüz” anlayışı ile vahdet-i vücut esasını kabul eder. Sonuç olarak Mevlânâ, benlikten geçmeyi, Hakk’a derin bir aşkla bağlanmayı ve bu bağlılık sonucunda tüm yaratılmışları bir görmeyi amaçlamaktadır.
Bugün Mevlânâ dahil tüm Anadolu gönül erlerinin bizlere ulaştırmak istediği yegâne mesaj birlik ve beraberliktir. Hem dünyada hem de ülkemizde yaşanan olumsuz hadiseler, bizlere irfan dediğimiz o derin kavramın bu topraklarda yeniden hâkim kılınması gerektiğini bir kez daha göstermektedir.