Seyfülislam Kaddafi’nin Ölümü: Bir Suikasttan Daha Fazlası
Yazının Giriş Tarihi: 08.02.2026 12:57
Yazının Güncellenme Tarihi: 08.02.2026 13:01
Libya’da silah sesleri 2011’den beri hiç susmadı. Ancak Seyfülislam Kaddafi’nin Zintan’da maskeli kişilerce öldürülmesi, bu uzun kaos zincirinin sıradan bir halkası değil; devrim diye başlayan sürecin nereye savrulduğunu gösteren çarpıcı bir dönüm noktasıdır.
Hikâye, 2011’de başlıyor. Muammer Kaddafi, NATO destekli ayaklanma sürecinde devrildi ve öldürüldü. Rejim yıkıldı ama devlet inşa edilemedi. Libya, o günden bu yana seçimlerin yapılamadığı, güvenliğin sağlanamadığı, silahlı grupların siyaset kadar etkili olduğu bir ülkeye dönüştü. Aradan geçen on beş yılda isimler değişti, tabelalar değişti; fakat istikrarsızlık kalıcı hâle geldi.
Bu sürecin en tartışmalı figürlerinden biri de Seyfülislam Kaddafi oldu. Babasının gölgesinde büyüyen, Londra’da eğitim alan, 2000’li yıllarda Libya’nın Batı’yla normalleşme sürecinde “reformcu yüz” olarak öne çıkan Seyfülislam, 2011’de net bir tercih yaptı ve babasının yanında durdu. Bu tercih, onu Batı’nın gözünde suç ortağı, Libya’daki silahlı muhalifler için ise meşru hedef hâline getirdi.
Aynı yıl Zintanlı milisler tarafından yakalandı. Yıllarca fiilen gözaltında tutuldu, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında çıkardığı yakalama kararına rağmen yargı önüne çıkarılmadı. 2017’de af kapsamında serbest bırakıldı. O tarihten sonra kamuoyundan uzak, ancak tamamen etkisiz olmayan bir figür olarak varlığını sürdürdü.
Zaman ilerledikçe Libya’daki tablo değişmedi, aksine ağırlaştı. Petrol gelirlerine rağmen halk yoksullaştı. Elektrik kesintileri, yakıt kuyrukları ve güvensizlik gündelik hayatın parçası oldu. Bu ortamda, özellikle 2011’i çocukken yaşamış ve Kaddafi dönemini doğrudan hatırlamayan gençler arasında Seyfülislam, giderek “istikrar” ve “devlet fikri” ile özdeşleştirilmeye başlandı.
Bu algı, 2021’de yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleriyle somutlaştı. Seyfülislam adaylığını açıkladı. İşte tam bu noktada, Libya’daki mevcut dengeler sarsıldı. Trablus merkezli, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan ancak iç meşruiyeti zayıf yönetim de, doğudaki askeri yapı da bu adaylıktan rahatsız oldu. Çünkü gerçek bir seçim ortamında, yıpranmış ve yolsuzlukla anılan mevcut aktörlere karşı ciddi bir karşılık bulma ihtimali vardı.
Önce adaylığı hukuki tartışmalarla kilitlendi. Ardından seçim süreci tamamen askıya alındı. Sandık hiç kurulmadı.
Ve yıllar sonra, cevap sandıkta değil, kurşunla verildi.
Zintan’daki evine giren maskeli saldırganlar, güvenlik kameralarını devre dışı bıraktı ve Seyfülislam Kaddafi’yi öldürdü. Bu detaylar, olayın sıradan bir saldırı değil, planlı bir infaz olduğu yönündeki yorumları güçlendiriyor. Daha da önemlisi, bu suikastın kimin işine yaradığı sorusu, cevabı en zor ama en kritik sorudur.
Uluslararası tepkiler gecikmedi. “Hukukun üstünlüğü”, “istikrar” ve “soruşturma” çağrıları yapıldı. Ancak Libya halkı için asıl soru değişmedi: Hukuk ne zaman gerçekten işleyecekti? Seyfülislam’ın ölümüyle birlikte, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Libya dosyalarından biri daha fiilen kapandı. Adalet, bir kez daha mahkeme salonuna ulaşamadan sahada sonlandı.
Beni Velid sokaklarında binlerce kişinin sade yeşil bayraklarla yürüyerek Seyfülislam’ı uğurlaması, bütün bu tabloyu özetliyordu. O kalabalıklar sadece bir kişiye değil; kaybolan düzene, güvenliğe ve devlete duyulan özleme veda ediyordu.
Bugün artık şu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz: Seyfülislam Kaddafi seçim kazanır mıydı? Ama bildiğimiz bir gerçek var: Muammer Kaddafi devrildi, fakat onun gölgesi Libya’nın üzerinden hiç kalkmadı.
Ve görünen o ki, Libya’da siyaset hâlâ sandıkta değil, mezarlıkta şekilleniyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Şükrü Kırboğa
Seyfülislam Kaddafi’nin Ölümü: Bir Suikasttan Daha Fazlası
Libya’da silah sesleri 2011’den beri hiç susmadı. Ancak Seyfülislam Kaddafi’nin Zintan’da maskeli kişilerce öldürülmesi, bu uzun kaos zincirinin sıradan bir halkası değil; devrim diye başlayan sürecin nereye savrulduğunu gösteren çarpıcı bir dönüm noktasıdır.
Hikâye, 2011’de başlıyor. Muammer Kaddafi, NATO destekli ayaklanma sürecinde devrildi ve öldürüldü. Rejim yıkıldı ama devlet inşa edilemedi. Libya, o günden bu yana seçimlerin yapılamadığı, güvenliğin sağlanamadığı, silahlı grupların siyaset kadar etkili olduğu bir ülkeye dönüştü. Aradan geçen on beş yılda isimler değişti, tabelalar değişti; fakat istikrarsızlık kalıcı hâle geldi.
Bu sürecin en tartışmalı figürlerinden biri de Seyfülislam Kaddafi oldu. Babasının gölgesinde büyüyen, Londra’da eğitim alan, 2000’li yıllarda Libya’nın Batı’yla normalleşme sürecinde “reformcu yüz” olarak öne çıkan Seyfülislam, 2011’de net bir tercih yaptı ve babasının yanında durdu. Bu tercih, onu Batı’nın gözünde suç ortağı, Libya’daki silahlı muhalifler için ise meşru hedef hâline getirdi.
Aynı yıl Zintanlı milisler tarafından yakalandı. Yıllarca fiilen gözaltında tutuldu, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında çıkardığı yakalama kararına rağmen yargı önüne çıkarılmadı. 2017’de af kapsamında serbest bırakıldı. O tarihten sonra kamuoyundan uzak, ancak tamamen etkisiz olmayan bir figür olarak varlığını sürdürdü.
Zaman ilerledikçe Libya’daki tablo değişmedi, aksine ağırlaştı. Petrol gelirlerine rağmen halk yoksullaştı. Elektrik kesintileri, yakıt kuyrukları ve güvensizlik gündelik hayatın parçası oldu. Bu ortamda, özellikle 2011’i çocukken yaşamış ve Kaddafi dönemini doğrudan hatırlamayan gençler arasında Seyfülislam, giderek “istikrar” ve “devlet fikri” ile özdeşleştirilmeye başlandı.
Bu algı, 2021’de yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleriyle somutlaştı. Seyfülislam adaylığını açıkladı. İşte tam bu noktada, Libya’daki mevcut dengeler sarsıldı. Trablus merkezli, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan ancak iç meşruiyeti zayıf yönetim de, doğudaki askeri yapı da bu adaylıktan rahatsız oldu. Çünkü gerçek bir seçim ortamında, yıpranmış ve yolsuzlukla anılan mevcut aktörlere karşı ciddi bir karşılık bulma ihtimali vardı.
Önce adaylığı hukuki tartışmalarla kilitlendi. Ardından seçim süreci tamamen askıya alındı. Sandık hiç kurulmadı.
Ve yıllar sonra, cevap sandıkta değil, kurşunla verildi.
Zintan’daki evine giren maskeli saldırganlar, güvenlik kameralarını devre dışı bıraktı ve Seyfülislam Kaddafi’yi öldürdü. Bu detaylar, olayın sıradan bir saldırı değil, planlı bir infaz olduğu yönündeki yorumları güçlendiriyor. Daha da önemlisi, bu suikastın kimin işine yaradığı sorusu, cevabı en zor ama en kritik sorudur.
Uluslararası tepkiler gecikmedi. “Hukukun üstünlüğü”, “istikrar” ve “soruşturma” çağrıları yapıldı. Ancak Libya halkı için asıl soru değişmedi: Hukuk ne zaman gerçekten işleyecekti? Seyfülislam’ın ölümüyle birlikte, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Libya dosyalarından biri daha fiilen kapandı. Adalet, bir kez daha mahkeme salonuna ulaşamadan sahada sonlandı.
Beni Velid sokaklarında binlerce kişinin sade yeşil bayraklarla yürüyerek Seyfülislam’ı uğurlaması, bütün bu tabloyu özetliyordu. O kalabalıklar sadece bir kişiye değil; kaybolan düzene, güvenliğe ve devlete duyulan özleme veda ediyordu.
Bugün artık şu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz: Seyfülislam Kaddafi seçim kazanır mıydı? Ama bildiğimiz bir gerçek var: Muammer Kaddafi devrildi, fakat onun gölgesi Libya’nın üzerinden hiç kalkmadı.
Ve görünen o ki, Libya’da siyaset hâlâ sandıkta değil, mezarlıkta şekilleniyor.