SON DAKİKA

Ali Şeriati’nin Kitapları Türkiyede 5 TL ya da 5 Tümen Eder mi?

Yazının Giriş Tarihi: 21.03.2026 15:33
Yazının Güncellenme Tarihi: 21.03.2026 18:23

Ali Şeriati’nin Kitapları Türkiye'de 5 TL ya da 5 Tümen Eder mi?

Meşhed ile Paris arasında bölünmüş bir ruhun, henüz kimsenin tanımadığı genç bir düşünürün hikâyesidir bu. Bir yanda yoksulluk, diğer yanda fikirlerin ateşi… Ali Şeriati, henüz ciddi bir isim değildir. Bir kürsüsü, bir gücü, bir okur kitlesi henüz yoktur. Bu atmosferde genç bir kültür gerillası olan Ali Şeriati, Paris’te karşılaştığı fikirlerin ağırlığını ülkesine taşıma sorumluluğunu derinden hissediyordu. Onun için bu sorumluluk Âdem’in ve onun varisi Hüseyin’e kadar Hüseyin’den yeryüzünün tüm ezilenlerine miras kalmış bir vazifeydi. Bu vazifenin ilk somut adımlarından biri, Fransız düşünür Louis Massignon’un Selmân-ı Fârisî üzerine kaleme aldığı çalışmayı Farsçaya kazandırmak oldu.

Kitap basıldığında ortada ne bir yayınevinin gücü ne de bir dağıtım ağının imkânı vardı. Aslında kitabı hiçbir yayınevide basmamıştı. Genç bir çevirmen olan Şeriati, baskı masraflarını kendi imkânlarıyla karşılamıştı. Büyük bir heyecanı vardı. Selman’ın çağları aşan mesajlarını Louis Massignon’un kelamlarıyla kendi topraklarına getirecekti. Şeriati, “Massignon’un hatırası ve sevgisi için, bir yıl her gece sabaha kadar oturup makaleyi büyük bir şevk, zevk, ümit ve itinayla tercüme ettim diyordu.”

Fakat kısa süre içinde gerçekliğin sert yüzüyle karşılaştı. Kitaplar raflarda bekliyor, okur ilgisi son derece sınırlı kalıyordu. Bir düşünceyi topluma sunmak ile o düşüncenin toplum tarafından benimsenmesi arasındaki mesafe, beklediğinden çok daha derindi. Dahası birçok Ayetullah bu kitaba karşı durmuştu. Hatta Ali Rehnaman’ın belirttiğine göre kitap Tahran’da yasaklanmıştı. Ali Şeriati’nin eski yakın arkadaşı Emir Perviz Puyan alaycı bir şekilde şöyle diyecekti: “Kapital’i çevirmek yerine bize Avrupa’dan getirdiğin hediye Selman mı oldu?”

Kitap basıldı. Ama kitaplar raflarda kaldı. Kimse gelmedi. Kimse sormadı. Kimse merak etmedi. Bu konuyu bir dostuna sitem etmişti. Dostu ona bir kitapçının adresini verdi; en azından basılan nüshaların bir kısmını elden çıkarabileceğini söyledi. Şeriati kitapları toparlayıp dükkâna gittiğinde karşılaştığı manzara, dönemin kültürel iklimini simgeleyecek kadar çarpıcıydı. Kitapçı çıkardığı tartının bir kefesine kitapları diğer kefesine ağırlığı koyup tarttı. Ali Şeriati bu manzara karşısında şunu diyecekti: “Demek Massignon ve Selman-ı Pâk ve Ali Şeriati bu ülkede beş tümen etmiyor…”

Şeriati’nin en bereketli zamanları aslında bu olaydan sonra başladı. Kim bilir, belki bu durum onun içsel dönüşümünün başat vakasıydı. Artık düşünce harekete dönüşüyordu ve tarihi bir bilinç tekrardan inşa ediliyordu. Artık Şeriati yeni bir devrimci bilinç üretmişti. Bu bilinç, yalnızca entelektüel çevrelerden öte üniversite gençliğinden çarşı esnafına, taşra kentlerinden yoksul mahallelere kadar geniş bir toplumsal zeminde yankı bulmuştu. O gün tartıya konulan kitapların temsil ettiği fikirler, birkaç yıl içinde bir kuşağın zihinsel ufkunu belirleyen ana referanslara dönüşmüştü. Ebu Zer’in öfkesini, Selman’ın arayışını, sömürülenlerin çığlığını mürekkebine katmıştı. Statükonun saraylarını sarsacak olan o "tehlikeli" fikirler, bir gün elbet kağıt bedelinden kurtulup özgürlük bedeline dönüşecekti. Ve o gün geldi! 1977’de Şeriati’nin bedeni toprağa düştüğünde, o "5 tümen etmeyen" kitaplar birer devrim manifestosuna dönüştü. Yasaklar kar etmedi, zindanlar yetmedi! Dün yüzüne bakılmayan o sayfalar, artık İran’da ki mazlumların kaldırımlarda sattığı en kutsal emanetiydi. Selman uyandı, Ebu Zer ayağa kalktı ve Şeriati artık her yerde!

Ve Şeriati Türkiye’de.

Kibri tavan yapmış, üslubu ahlaksızlaşmış, beyanları mide bulandırıcı olan statüko bekçileri “Kızıl Şehadet Mektebinin” nadide siması olan bu şehide tahammül edemediler. Kim bu tahammülsüzler? Faşistler ve mezheplerini din edinen şizofrenler.

Bilinçaltları yetersizlik korkusunu, başkalarını aşağılayarak gösteriyor ve Ali Şeriati gibi bir adama 'topuğumu bile ıslatmıyor' diyerek narsistik ego savrulmaları yaşıyorlar. Ama şu kesindir ki; kibirli üslubları ve talihsiz çıkışları, farkında olmadan Türkiye’de önemli bir hakikatin kapısını araladı: Ali Şeriati yeniden konuşulmaya başlandı.

”Dine Karşı Din” ile din adına kurulan tahakkümü,

”Öze Dönüş” ile kendimiz olmanın bilincini,

”İnsanın Dört Zindanı” ile insanı kuşatan tuzakları,

”Adem’in Varisi Hüseyin” ile direnişin ve şehadetin anlamını öğretti.

Peki Ali Şeriati’yi kimler anlamaz?

Allah adına konuşup şeytanın sermayesinden pay alan din simsarı anlamaz.

Bilginin gevezeliğini yapan sorumsuz entelektüel anlamaz.

Mezhebini din edinen ve kendi yalanlarını hakikat olarak telakki eden yobazlar anlamaz.

İktidar ve çıkar ilişlileriyle yaşayıp zevk tapınaklarında sarhoş olan ucuz kişilikler anlamaz.

Konforunu hakikatin önüne koyan, risk almaktan korkan ve adaleti sadece sözde savunan “güvenli alan” dindarı anlamaz.

Sorgulamayı fitne, itirazı ihanet sayan, itaati ise mutlak erdem ilan eden zihniyet anlamaz.

Ve en çok da, İslam’ı bir mücadele ve diriliş çağrısı değil bireysel bir rahatlama ritüeline indirgeyenler anlamaz.

Selam olsun sana Ey Ali…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.