Şunu kesinlikle yüksek bir dille beyan etmemiz gerekiyor ki; her şeyden önce radikal bir aydınlanmaya, radikal bir biçimde zihinsel değişmeye ve hatta zihin putlarını kırmaya ve bütün bulanıklıkları aşmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bilincin, sorumluluğun ve aklın dünyayı terk ettiği modern dönemde bu ihtiyaç, kutsal bir durumu ifade etmektedir.
Hakikat ve kutsal artık modernizmin göbeğinde, rezidanslarda, kalabalıkların içinde, kapitalizmin tahakkümünde südur etmemektedir. Ve bu minvalde Hakikat; düşünce, aşk, sorumluluk, bilgi ve bilincin olduğu yerde ortaya çıkabilir.Kavram kargaşalarının, pragmatist eylemlerin, hazzın ve hızın olduğu bir zamanda ve mekânda “aydınlanmanın/hakikatin” olması mümkün değildir. Yine buna karşın iddia edilebilir ki; Ortaçağdan daha kaba bir metafizikle inşa edilen dini söylem ve geleneklerle karşı karşıyayız. Akıl sürgüne gönderilmiş, hikmet ise çarmıha gerilmiştir. Oysa İmam Cafer-i Sadık’ın beyanıyla: “Akıl içerdeki peygamber, peygamber ise dışardaki akıldı.”
Akıl ki Tanrıdan süzülmüş ve insanda südur edip gelmiş ilahi bir özdür. Madde yoğunlaşmış enerji, enerji yoğunlaşmış bilgi, bilgi ise bu ilahi özün sadece gölgesidir. Maddi dünyayı kuran yüzeye doğru derinden akıp gelen enerjide (kuantum) bu özün yansımalarıdır. Bu akıl bütün varlığı çepeçevre kuşatırken, Müslümanların aklı sürgüne göndermesi üzerinden bin yıl geçti. Bu sürgün aslında anlamın varlıkla ilişkisini kuran tüm epistemik imkânların sürgünüdür. Söz konusu olan, düşünmenin bir biçim olarak bastırılması değil, düşüncenin varlık alanından tedricen silinmesidir.
Modern dönemin epistemolojik kopuşu, bilginin kaynağını ilahi tecelliden ve ontolojik özden ayırmış; yerine yalnızca ölçülebilir olanı bilgi sayan pozitivist bir paradigmayı ikame etmiştir. Bu bağlamda, akıl artık içrek bir tecelli değil, dışsal bir enstrümana indirgenmiştir.
Ne var ki bu içsel peygamber, sekülerleşen bilinç tarafından reddedilmiş ve onun yerine niceliksel aklın sığ ve rasyonalist versiyonu kutsanmıştır. Böylece bilginin hakikate yönelme yetisi dumura uğratılmıştır. Bilgi, anlamı doğuran bir tohum olmaktan çıkıp, yalnızca teknik bir yığın hâline gelmiştir. Günümüzde varlık, ne hissedilmekte, ne anlaşılmakta, ne de sezilmekte, yalnızca tüketilmektedir. Bu ise modernliğin temel metafizik açmazıdır: Varlık, hakikatinden değil, temsillerinden ibaret kabul edilmiştir.
Burada meselemiz, aklın sekülerleştirilmesi kadar, onun ilahi kökeninin de unutturulmasıdır. Çünkü akıl, Tanrı’nın özünden süzülen bir cevherdir. O, yaratılmış değil; yaratıcı iradenin insana üflediği anlam kipidir. Enerjinin özünde bilgi, bilginin özünde ise aklın o aşkın cevheri saklıdır. Kuantum düzeyde tezahür eden enerji, salt fiziksel bir realiteden öte metafizik bir yansımanın fiziksel forma bürünmüş halidir. Dolayısıyla bu akıl, sadece insan zihninde bulunmamaktadır. Aslında bütün varlığın derinliklerine sinmiş bir akıl mevcuttur. Varlığı kuran, devam ettiren ve anlamlandıran işte bu kozmik akıldır.
Ancak ne acıdır ki, Müslüman toplumlar bu aklı bin yıldır sürgünde tutmakta ısrarcıdır. Onun yerine, tekrara dayalı bir ezber, taklide dayalı bir gelenek ve itaate dayalı bir din tasavvuru inşa edilmiştir. Bu durum maalesef ki insanlığın tüm hakikat arayışını felç etmiştir. Çünkü İslam dünyası, bilgiye dair cesaretini kaybetmiş, ufkunu yitirmiş, ahlaki iradesini ise yok etmiştir.
Bu bağlamda, günümüz İslam dünyasında en büyük ihtiyaç, hakikati yeniden bir bilinç konusu haline getirecek kadim bir aklı ihyâ etmektir.Farabi’nin akıl tasavvuru, İbn Sina’nın varlık anlayışı, Sühreverdi’nin işraki epistemolojisi ve İbn Arabi’nin vahdet-i vücud tecrübesi; her biri aklı, hakikatin taşıyıcısı olarak konumlandırır. Dolayısıyla akıl, sadece hesap yapmaz. Hikmetle yoğrulmuş ve kutsala yönelen bir içsel gözlem alanıdır.
Ancak bu tür bir akıl, modernliğin seküler aklıyla çatışır. Çünkü modern akıl, kontrol etmeyi, ölçmeyi ve hükmetmeyi esas alır. Oysa radikal akıl, teslimiyeti, sezgiyi ve içrek bilgiyi kutsar. Bu sebepledir ki, radikal aydınlanma bir başkaldırıdır sadece dogmalara değil, modernliğin araçsal aklına da yöneltilmiş bir başkaldırı. Bu başkaldırı, bir yaşam biçimi, bir irfani yöneliş ve bir hakikat mücadelesidir.
Bu mücadele, öznenin kendine dönmesi, kendini tanıması ve kendini tanıyarak Tanrı’yı bulması sürecidir.
XI. yüzyıl âlimiRagıb el-İsfahânî, “Allah insanlara iki elçi göndermiştir; birincisi akıl, ikincisi peygamberlerdir” der. Bu ifade, aklın aslî (birincil) elçi olduğuna dikkat çeker. Zira peygamberler, insanlarda doğuştan var olan vicdan, merhamet, adalet duygusu gibi fıtrî özellikleri hatırlatmak üzere gelmiştir. Kur’ân da kendisini “zikr” (hatırlatma)olarak tanımlar. Bu, vahyin insan tabiatında zaten mevcut olan ahlâkî-aklî hakikatleri teyit ettiğinin göstergesidir.
Dolayısıyla akıl, insanın iç dünyasında hakikate kılavuzluk eden bir içsel peygamber gibidir; peygamber ise vahiy getiren ve aklı doğrulayan bir dışsal akıl gibidir. Bu ikisi uyum içinde çalıştığında, insanın hakikate varması mümkündür.
Bu minvalde modern dünyanın araçsal aklına itiraz etmek yeterli değildir. Bir hesaplaşmanın arenası yaratılmalı ve yüzyıllardır düşünmeyi taklide, hakikati ezbere, iradeyi itaate mahkûm eden zihinsel ataleti aşmak gerekmektedir. Aklın sürgünü, insanın kendi anlam imkânının sürgünüdür. Hakikat, ancak insan kendi içindeki sesi yeniden duyabildiğinde yani korkunun, alışkanlığın ve hazır kalıpların ötesine geçebildiğinde yeniden görünür hale gelir.
Bugün yapılması gereken şey, unutulmuş olanı yeniden hatırlamaktır:Aklın haysiyetini, düşüncenin cesaretini, hikmetin derinliğini ve insanın içindeki o sessiz ama sarsılmaz hakikat çağrısını… Gerçek değişim ve devrim önce sinededir, yani devrim insanın kendi içinde başlayacaktır. İnsan, kendi içindeki ışığı yeniden fark ettiği ölçüde, bu çağın karanlığını aşma imkânı bulacaktır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yakup Emrah
Radikal Aydınlanma ve İçerdeki Peygamber
Şunu kesinlikle yüksek bir dille beyan etmemiz gerekiyor ki; her şeyden önce radikal bir aydınlanmaya, radikal bir biçimde zihinsel değişmeye ve hatta zihin putlarını kırmaya ve bütün bulanıklıkları aşmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bilincin, sorumluluğun ve aklın dünyayı terk ettiği modern dönemde bu ihtiyaç, kutsal bir durumu ifade etmektedir.
Hakikat ve kutsal artık modernizmin göbeğinde, rezidanslarda, kalabalıkların içinde, kapitalizmin tahakkümünde südur etmemektedir. Ve bu minvalde Hakikat; düşünce, aşk, sorumluluk, bilgi ve bilincin olduğu yerde ortaya çıkabilir.Kavram kargaşalarının, pragmatist eylemlerin, hazzın ve hızın olduğu bir zamanda ve mekânda “aydınlanmanın/hakikatin” olması mümkün değildir. Yine buna karşın iddia edilebilir ki; Ortaçağdan daha kaba bir metafizikle inşa edilen dini söylem ve geleneklerle karşı karşıyayız. Akıl sürgüne gönderilmiş, hikmet ise çarmıha gerilmiştir. Oysa İmam Cafer-i Sadık’ın beyanıyla: “Akıl içerdeki peygamber, peygamber ise dışardaki akıldı.”
Akıl ki Tanrıdan süzülmüş ve insanda südur edip gelmiş ilahi bir özdür. Madde yoğunlaşmış enerji, enerji yoğunlaşmış bilgi, bilgi ise bu ilahi özün sadece gölgesidir. Maddi dünyayı kuran yüzeye doğru derinden akıp gelen enerjide (kuantum) bu özün yansımalarıdır. Bu akıl bütün varlığı çepeçevre kuşatırken, Müslümanların aklı sürgüne göndermesi üzerinden bin yıl geçti. Bu sürgün aslında anlamın varlıkla ilişkisini kuran tüm epistemik imkânların sürgünüdür. Söz konusu olan, düşünmenin bir biçim olarak bastırılması değil, düşüncenin varlık alanından tedricen silinmesidir.
Modern dönemin epistemolojik kopuşu, bilginin kaynağını ilahi tecelliden ve ontolojik özden ayırmış; yerine yalnızca ölçülebilir olanı bilgi sayan pozitivist bir paradigmayı ikame etmiştir. Bu bağlamda, akıl artık içrek bir tecelli değil, dışsal bir enstrümana indirgenmiştir.
Ne var ki bu içsel peygamber, sekülerleşen bilinç tarafından reddedilmiş ve onun yerine niceliksel aklın sığ ve rasyonalist versiyonu kutsanmıştır. Böylece bilginin hakikate yönelme yetisi dumura uğratılmıştır. Bilgi, anlamı doğuran bir tohum olmaktan çıkıp, yalnızca teknik bir yığın hâline gelmiştir. Günümüzde varlık, ne hissedilmekte, ne anlaşılmakta, ne de sezilmekte, yalnızca tüketilmektedir. Bu ise modernliğin temel metafizik açmazıdır: Varlık, hakikatinden değil, temsillerinden ibaret kabul edilmiştir.
Burada meselemiz, aklın sekülerleştirilmesi kadar, onun ilahi kökeninin de unutturulmasıdır. Çünkü akıl, Tanrı’nın özünden süzülen bir cevherdir. O, yaratılmış değil; yaratıcı iradenin insana üflediği anlam kipidir. Enerjinin özünde bilgi, bilginin özünde ise aklın o aşkın cevheri saklıdır. Kuantum düzeyde tezahür eden enerji, salt fiziksel bir realiteden öte metafizik bir yansımanın fiziksel forma bürünmüş halidir. Dolayısıyla bu akıl, sadece insan zihninde bulunmamaktadır. Aslında bütün varlığın derinliklerine sinmiş bir akıl mevcuttur. Varlığı kuran, devam ettiren ve anlamlandıran işte bu kozmik akıldır.
Ancak ne acıdır ki, Müslüman toplumlar bu aklı bin yıldır sürgünde tutmakta ısrarcıdır. Onun yerine, tekrara dayalı bir ezber, taklide dayalı bir gelenek ve itaate dayalı bir din tasavvuru inşa edilmiştir. Bu durum maalesef ki insanlığın tüm hakikat arayışını felç etmiştir. Çünkü İslam dünyası, bilgiye dair cesaretini kaybetmiş, ufkunu yitirmiş, ahlaki iradesini ise yok etmiştir.
Bu bağlamda, günümüz İslam dünyasında en büyük ihtiyaç, hakikati yeniden bir bilinç konusu haline getirecek kadim bir aklı ihyâ etmektir. Farabi’nin akıl tasavvuru, İbn Sina’nın varlık anlayışı, Sühreverdi’nin işraki epistemolojisi ve İbn Arabi’nin vahdet-i vücud tecrübesi; her biri aklı, hakikatin taşıyıcısı olarak konumlandırır. Dolayısıyla akıl, sadece hesap yapmaz. Hikmetle yoğrulmuş ve kutsala yönelen bir içsel gözlem alanıdır.
Ancak bu tür bir akıl, modernliğin seküler aklıyla çatışır. Çünkü modern akıl, kontrol etmeyi, ölçmeyi ve hükmetmeyi esas alır. Oysa radikal akıl, teslimiyeti, sezgiyi ve içrek bilgiyi kutsar. Bu sebepledir ki, radikal aydınlanma bir başkaldırıdır sadece dogmalara değil, modernliğin araçsal aklına da yöneltilmiş bir başkaldırı. Bu başkaldırı, bir yaşam biçimi, bir irfani yöneliş ve bir hakikat mücadelesidir.
Bu mücadele, öznenin kendine dönmesi, kendini tanıması ve kendini tanıyarak Tanrı’yı bulması sürecidir.
XI. yüzyıl âlimi Ragıb el-İsfahânî, “Allah insanlara iki elçi göndermiştir; birincisi akıl, ikincisi peygamberlerdir” der. Bu ifade, aklın aslî (birincil) elçi olduğuna dikkat çeker. Zira peygamberler, insanlarda doğuştan var olan vicdan, merhamet, adalet duygusu gibi fıtrî özellikleri hatırlatmak üzere gelmiştir. Kur’ân da kendisini “zikr” (hatırlatma)olarak tanımlar. Bu, vahyin insan tabiatında zaten mevcut olan ahlâkî-aklî hakikatleri teyit ettiğinin göstergesidir.
Dolayısıyla akıl, insanın iç dünyasında hakikate kılavuzluk eden bir içsel peygamber gibidir; peygamber ise vahiy getiren ve aklı doğrulayan bir dışsal akıl gibidir. Bu ikisi uyum içinde çalıştığında, insanın hakikate varması mümkündür.
Bu minvalde modern dünyanın araçsal aklına itiraz etmek yeterli değildir. Bir hesaplaşmanın arenası yaratılmalı ve yüzyıllardır düşünmeyi taklide, hakikati ezbere, iradeyi itaate mahkûm eden zihinsel ataleti aşmak gerekmektedir. Aklın sürgünü, insanın kendi anlam imkânının sürgünüdür. Hakikat, ancak insan kendi içindeki sesi yeniden duyabildiğinde yani korkunun, alışkanlığın ve hazır kalıpların ötesine geçebildiğinde yeniden görünür hale gelir.
Bugün yapılması gereken şey, unutulmuş olanı yeniden hatırlamaktır: Aklın haysiyetini, düşüncenin cesaretini, hikmetin derinliğini ve insanın içindeki o sessiz ama sarsılmaz hakikat çağrısını… Gerçek değişim ve devrim önce sinededir, yani devrim insanın kendi içinde başlayacaktır. İnsan, kendi içindeki ışığı yeniden fark ettiği ölçüde, bu çağın karanlığını aşma imkânı bulacaktır.