Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, sadece felsefi bir beyan değildir. Aslında bir medeniyetin metafizik altyapısına atılmış dinamittir. Bu cümle, duyulduğu anda taşıdığı anlamdan daha fazla şey anlatır. Nietzsche'nin çığlığı, Aydınlanma aklının son perdesinde yankılanan derin bir varoluşsal sarsıntının dışavurumudur.
Yani toplumsal bilinçdışının yine toplumsal bilince çıkardığı anlama dair tüm arketiplerdir. O, Tanrı'nın bir kurşunla, bir inkârla, bir bilimsel buluşla öldüğünü söylemez. Bilakis bizzat insanın değer sistemindeki çöküşle öldüğünü söyler. Tanrı'nın ölümü demek, Tanrı'yı düşünemeyen bir insanlığın varoluşu demektir. Bu ölüm, gökyüzünden değil, yerin üstündedir. Yani insanın içindeki anlam merkezinden gerçekleşmiştir. En sade anlatımla Tanrı fikrine ve tanrıya dair ne varsa artık işlevsiz hale gelmiştir.
İnsanlık, binlerce yıl boyunca iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, adalet ile zulmü Tanrı’nın iradesine göre değerlendirdi. Fakat modern bilimle birlikte evrenin işleyişine dair aşkın yorumlar yerini nedensellik ilkelerine, ölçülebilirliğe ve materyalist bir açıklamaya bırakınca, kutsal olan parçalandı. Tanrı yalnızca tapınaklara, kiliselere ve camilere gömüldü. Ve insanların iman ettiği Tanrı bugün ölü bir tanrıdır.
Öyle bir tanrıdır ki; Aristo’nun tanrısı gibidir. Dünyayı yaratmış ve köşesine çekilmiştir. Yeryüzünün mazlumlarına duyarsız kalmıştır. Ezilenlerin feryatlarına kulaklarını kapatmıştır. Ekinleri ifsad eden zalimleri, özgürlüğe düşman olan egemenleri, savaş tapınaklarında kan ile abdest alan şeytanları, çocuklara tecavüz edip etlerini yiyen Epstein çetesi gibi alçakları görmeyen bir tanrıdır.
Evet; böyle bir tanrıya iman eden insanlar tanrıları gibi korkaktır.
Ama bizler öyle bir Allah’a iman etmeliyiz ki; o iman bizlere anlam, şeref, bilinç, hedef, özgürlük, sorumluluk, uyanıklık bahşetmelidir. Öyle bir Allah’a iman etmeliyiz ki onun katından bir ruh ile desteklenen muttakiler, yeryüzünün alçaklarıyla hesaplaşmalıdır. Bu ruh ki; onları tarihin seferberliğiyle tarihin en alçak çukurlarına gömmeyi bir ibadet olarak telakki etmelidir. Zulmün politik ve kültürel putlarını İbrahim-i bir baltayla yeni bir anlam inşası adına tekrar kırmalıdır. Gökyüzü yeryüzüne inmeli, Allah’ın birliği toplumsal bir birlikle bütünleşmelidir.
Bugün Z kuşağının içinde doğduğu dünya, bu Allah’ın bulunması için büyük bir perdedir. Z kuşağı, Tanrı’yı kaybeden bir medeniyetin çocuklarıdır ama çoğu bu kaybı kayıp olarak bile hissetmemektedir. Onlar için Tanrı, belki bir gelenek, bir aile alışkanlığı, bir kültürel aksesuardır. Fakat çoğunluk için Tanrı, bir sığınak değil, bir kararsızlık, bir unutulmuşluk, hatta bir şaka konusudur. Z kuşağı, “Tanrı öldü” ilanından sonra doğan ve artık Tanrı fikrine ihtiyaç duymayan bir nesildir. Anlamı internette arayan, maneviyatı enerjiyle açıklayan, hakikati his yerine algoritmada bulan bir kuşak…
Fakat tam da bu noktada yeni bir arayışın imkânı doğmaktadır. Çünkü tarih, anlamın en çok kaybolduğu zamanlarda yeni anlamların doğduğunu gösterir. İnsan, boşlukla yüzleşmeden hakikate yönelmez. Karanlığa şahid olmadan aydınlığın idrakine varılmaz. Kötü telakki edilmeden iyiliğin değeri anlaşılmaz. Bu minvalde; modern çağın sunduğu materyalist açıklamalar evrenin nasıl işlediğini anlatmış olabilir; fakat insanın neden yaşadığını açıklayamamıştır. Bilim, varoluşun mekanizmasını çözmüş olabilir; ama varoluşun maksadını verememiştir. İşte Z kuşağının krizi tam burada başlar: Bilgilidir ama bilge değildir. Konuşur ama praksise sahipdeğildir. Hazzın ve hızın girdabındadır ama özgür değildir.
Z kuşağı şunu bilmelidir ki;
Bu çağda Allah’a iman etmek sadece ritüellere bağlılık demek değildir. Allaha iman etmek anlama kapı aralamak demektir. Varoluşu yeniden yorumlama cesareti demektir. İman, pasif bir teslimiyet değildir bilakis aktif bir sorumluluk bilincidir. Allah’ın birliğine inanmak, yeryüzündeki sosyolojik parçalanmışlığa karşı bir bütünlük mücadelesi vermektir. Bu yüzden Allah’ı birlemek toplumsal bir devrim çağrısıdır. Bilinmelidir ki; insan, Tanrı’yı göğe hapsettiği sürece yeryüzünde zulüm devam edecektir. Tanrı’yı yeniden hayata davet etmek ise anlamın yeryüzüne gelmesi demektir.
Modern insan, rasyonelliği kutsallaştırarak kendisini Tanrı’nın yerine koydu ama bunun bedeli büyük oldu. Çünkü akıl her ne kadar çözümleyici bir güç taşısa da, anlam yaratmakta yetersizdir. Aklın hâkim olduğu bir dünyada insan yaşamının nedeni değil, yalnızca nasılı cevaplayabildi. Bu yüzden modern birey, teknolojiyle kuşatılmış olmasına rağmen anlamdan yoksun kalmış, konfor içinde yaşarken ruhsal bir çöküşe sürüklenmiştir. Aklın mutlaklaşmasıyla ortaya çıkan bu boşluk, artık duygularla doldurulamayan, hatta duyguların bile meta haline geldiği bir nihilizm çağını doğurmuştur. Duygular pazarlanır, hisler algoritmalarla ölçülür, aşklar pazarlama stratejilerine dönüştürülür. Aşkın yerine ilişki, özverinin yerine fayda, içtenliğin yerine imaj konmuştur. Modern birey artık bir his değil, bir kimlik performansı taşır; o artık hissetmez, gösterir. Gösterdikleri de çoğunlukla ekranlar üzerinden akar: Bir profil fotoğrafı, bir gönderi, bir hikâye…
Z kuşağı, bu çağrıyı duymalıdır.
Ey modern dünyanın dijital zindanlarında büyüyen genç! Sana konforu kader diye öğrettiler. Sana susmayı olgunluk, uyum sağlamayı bilgelik diye anlattılar. Sana hazları özgürlük, hızları ilerleme, tüketimi mutluluk diye pazarladılar. Ve sen farkında olmadan kendi ruhunun cenazesine alkış tutansın.
Bu, anlamın krizi, varoluşun krizi, insanın kendisini kaybetme krizidir. Senin önüne sunulan dünya; renkli ekranlarla süslenmiş bir çöldür. Orada su yoktur, yön yoktur, hakikat yoktur. Orada yalnızca oyalanma vardır. Süslü sofralar zehir taşımaktadır. Öyle ki bu zehirden sonra ne sahili bulabildin ne de gemiye binebildin! Seni öldürmek istemiyorlar; seni uyuşturmak istiyorlar. Bugün sana düşen görev; Allah’ı gökyüzünün yalnızlığına terk edenlere karşı Allah’ı yeniden hayata davet etmektir.
Çünkü Allah, adaletin, direnişin ve anlamın kaynağıdır.
Tüm uyuyanları uyandırmak için bir uyanık yeterdir ve tarih sadece o uyanmış kişiyi beklemektedir.
Bil ki; Tanrı’nın öldüğünü ilan eden bir çağda Allah’a iman etmek,
en büyük devrimci cesarettir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yakup Emrah
Z Kuşağının Tanrısı Kim?
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, sadece felsefi bir beyan değildir. Aslında bir medeniyetin metafizik altyapısına atılmış dinamittir. Bu cümle, duyulduğu anda taşıdığı anlamdan daha fazla şey anlatır. Nietzsche'nin çığlığı, Aydınlanma aklının son perdesinde yankılanan derin bir varoluşsal sarsıntının dışavurumudur.
Yani toplumsal bilinçdışının yine toplumsal bilince çıkardığı anlama dair tüm arketiplerdir. O, Tanrı'nın bir kurşunla, bir inkârla, bir bilimsel buluşla öldüğünü söylemez. Bilakis bizzat insanın değer sistemindeki çöküşle öldüğünü söyler. Tanrı'nın ölümü demek, Tanrı'yı düşünemeyen bir insanlığın varoluşu demektir. Bu ölüm, gökyüzünden değil, yerin üstündedir. Yani insanın içindeki anlam merkezinden gerçekleşmiştir. En sade anlatımla Tanrı fikrine ve tanrıya dair ne varsa artık işlevsiz hale gelmiştir.
İnsanlık, binlerce yıl boyunca iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, adalet ile zulmü Tanrı’nın iradesine göre değerlendirdi. Fakat modern bilimle birlikte evrenin işleyişine dair aşkın yorumlar yerini nedensellik ilkelerine, ölçülebilirliğe ve materyalist bir açıklamaya bırakınca, kutsal olan parçalandı. Tanrı yalnızca tapınaklara, kiliselere ve camilere gömüldü. Ve insanların iman ettiği Tanrı bugün ölü bir tanrıdır.
Öyle bir tanrıdır ki; Aristo’nun tanrısı gibidir. Dünyayı yaratmış ve köşesine çekilmiştir. Yeryüzünün mazlumlarına duyarsız kalmıştır. Ezilenlerin feryatlarına kulaklarını kapatmıştır. Ekinleri ifsad eden zalimleri, özgürlüğe düşman olan egemenleri, savaş tapınaklarında kan ile abdest alan şeytanları, çocuklara tecavüz edip etlerini yiyen Epstein çetesi gibi alçakları görmeyen bir tanrıdır.
Evet; böyle bir tanrıya iman eden insanlar tanrıları gibi korkaktır.
Ama bizler öyle bir Allah’a iman etmeliyiz ki; o iman bizlere anlam, şeref, bilinç, hedef, özgürlük, sorumluluk, uyanıklık bahşetmelidir. Öyle bir Allah’a iman etmeliyiz ki onun katından bir ruh ile desteklenen muttakiler, yeryüzünün alçaklarıyla hesaplaşmalıdır. Bu ruh ki; onları tarihin seferberliğiyle tarihin en alçak çukurlarına gömmeyi bir ibadet olarak telakki etmelidir. Zulmün politik ve kültürel putlarını İbrahim-i bir baltayla yeni bir anlam inşası adına tekrar kırmalıdır. Gökyüzü yeryüzüne inmeli, Allah’ın birliği toplumsal bir birlikle bütünleşmelidir.
Bugün Z kuşağının içinde doğduğu dünya, bu Allah’ın bulunması için büyük bir perdedir. Z kuşağı, Tanrı’yı kaybeden bir medeniyetin çocuklarıdır ama çoğu bu kaybı kayıp olarak bile hissetmemektedir. Onlar için Tanrı, belki bir gelenek, bir aile alışkanlığı, bir kültürel aksesuardır. Fakat çoğunluk için Tanrı, bir sığınak değil, bir kararsızlık, bir unutulmuşluk, hatta bir şaka konusudur. Z kuşağı, “Tanrı öldü” ilanından sonra doğan ve artık Tanrı fikrine ihtiyaç duymayan bir nesildir. Anlamı internette arayan, maneviyatı enerjiyle açıklayan, hakikati his yerine algoritmada bulan bir kuşak…
Fakat tam da bu noktada yeni bir arayışın imkânı doğmaktadır. Çünkü tarih, anlamın en çok kaybolduğu zamanlarda yeni anlamların doğduğunu gösterir. İnsan, boşlukla yüzleşmeden hakikate yönelmez. Karanlığa şahid olmadan aydınlığın idrakine varılmaz. Kötü telakki edilmeden iyiliğin değeri anlaşılmaz. Bu minvalde; modern çağın sunduğu materyalist açıklamalar evrenin nasıl işlediğini anlatmış olabilir; fakat insanın neden yaşadığını açıklayamamıştır. Bilim, varoluşun mekanizmasını çözmüş olabilir; ama varoluşun maksadını verememiştir. İşte Z kuşağının krizi tam burada başlar: Bilgilidir ama bilge değildir. Konuşur ama praksise sahipdeğildir. Hazzın ve hızın girdabındadır ama özgür değildir.
Z kuşağı şunu bilmelidir ki;
Bu çağda Allah’a iman etmek sadece ritüellere bağlılık demek değildir. Allaha iman etmek anlama kapı aralamak demektir. Varoluşu yeniden yorumlama cesareti demektir. İman, pasif bir teslimiyet değildir bilakis aktif bir sorumluluk bilincidir. Allah’ın birliğine inanmak, yeryüzündeki sosyolojik parçalanmışlığa karşı bir bütünlük mücadelesi vermektir. Bu yüzden Allah’ı birlemek toplumsal bir devrim çağrısıdır. Bilinmelidir ki; insan, Tanrı’yı göğe hapsettiği sürece yeryüzünde zulüm devam edecektir. Tanrı’yı yeniden hayata davet etmek ise anlamın yeryüzüne gelmesi demektir.
Modern insan, rasyonelliği kutsallaştırarak kendisini Tanrı’nın yerine koydu ama bunun bedeli büyük oldu. Çünkü akıl her ne kadar çözümleyici bir güç taşısa da, anlam yaratmakta yetersizdir. Aklın hâkim olduğu bir dünyada insan yaşamının nedeni değil, yalnızca nasılı cevaplayabildi. Bu yüzden modern birey, teknolojiyle kuşatılmış olmasına rağmen anlamdan yoksun kalmış, konfor içinde yaşarken ruhsal bir çöküşe sürüklenmiştir. Aklın mutlaklaşmasıyla ortaya çıkan bu boşluk, artık duygularla doldurulamayan, hatta duyguların bile meta haline geldiği bir nihilizm çağını doğurmuştur. Duygular pazarlanır, hisler algoritmalarla ölçülür, aşklar pazarlama stratejilerine dönüştürülür. Aşkın yerine ilişki, özverinin yerine fayda, içtenliğin yerine imaj konmuştur. Modern birey artık bir his değil, bir kimlik performansı taşır; o artık hissetmez, gösterir. Gösterdikleri de çoğunlukla ekranlar üzerinden akar: Bir profil fotoğrafı, bir gönderi, bir hikâye…
Z kuşağı, bu çağrıyı duymalıdır.
Ey modern dünyanın dijital zindanlarında büyüyen genç! Sana konforu kader diye öğrettiler. Sana susmayı olgunluk, uyum sağlamayı bilgelik diye anlattılar. Sana hazları özgürlük, hızları ilerleme, tüketimi mutluluk diye pazarladılar. Ve sen farkında olmadan kendi ruhunun cenazesine alkış tutansın.
Bu, anlamın krizi, varoluşun krizi, insanın kendisini kaybetme krizidir. Senin önüne sunulan dünya; renkli ekranlarla süslenmiş bir çöldür. Orada su yoktur, yön yoktur, hakikat yoktur. Orada yalnızca oyalanma vardır. Süslü sofralar zehir taşımaktadır. Öyle ki bu zehirden sonra ne sahili bulabildin ne de gemiye binebildin! Seni öldürmek istemiyorlar; seni uyuşturmak istiyorlar. Bugün sana düşen görev; Allah’ı gökyüzünün yalnızlığına terk edenlere karşı Allah’ı yeniden hayata davet etmektir.
Çünkü Allah, adaletin, direnişin ve anlamın kaynağıdır.
Tüm uyuyanları uyandırmak için bir uyanık yeterdir ve tarih sadece o uyanmış kişiyi beklemektedir.
Bil ki; Tanrı’nın öldüğünü ilan eden bir çağda Allah’a iman etmek,
en büyük devrimci cesarettir.