SON DAKİKA

Fransa Nasıl Aşırı Sağın Eline Geçti?

Foreign Affairs analizine göre; merkez siyasetin temsil krizi ve Macron yönetimindeki kutuplaşma, Fransa'da aşırı sağın yükselişini tetikledi. Le Pen ve Bardella'nın normalleşme stratejisi, partiyi yönetim alternatifi konumuna taşıdı.

Haber Giriş Tarihi: 18.06.2026 14:08
Haber Güncellenme Tarihi: 18.06.2026 14:18
Kaynak: Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
Fransa Nasıl Aşırı Sağın Eline Geçti?

Fransa'da aşırı sağın yükselişi artık seçim sonuçlarıyla açıklanabilecek bir gelişme olmaktan çıktı. Bir zamanlar siyasal sistemin dışına itilen aşırı sağ, bugün devlet yönetimine en yakın konumuna ulaşırken, bu dönüşümün arkasında yalnızca göç tartışmaları ya da ekonomik kriz bulunmuyor. Asıl kırılma, merkez siyasetin uzun yıllar boyunca toplumun beklentilerini karşılayamaması ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un kurduğu siyasi düzenin giderek temsil krizine dönüşmesiyle yaşandı. Bu değerlendirme, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan "Fransa Nasıl Aşırı Sağın Eline Geçti" başlıklı analizde ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Analize göre Fransa'daki dönüşüm, Avrupa'nın birçok ülkesinde görülen popülist yükselişten daha derin bir karakter taşıyor. Çünkü burada mesele ekonomik hoşnutsuzluklarla açıklanamaz. Mesele Cumhuriyet'in temsil ettiği siyasal modelin toplum nezdinde aşınmasıdır. Uzun yıllar boyunca sağ ve sol arasında kurulan denge çökerken, seçmenlerin önemli bölümü kendisini merkez partiler tarafından temsil edilmediğini düşünmeye başladı. Bu boşluğu ise aşırı sağ doldurdu.

Macron'un 2017'de iktidara gelişi başlangıçta Fransız siyasetinde yeni bir merkez inşa etme girişimi olarak görülmüştü. Sağ ve sol partileri aşan teknokratik bir yönetim modeli vaat ediliyordu. Ancak yıllar içinde bu model geniş toplum kesimlerini ikna etmek yerine, siyasal kutuplaşmayı daha da artırdı.

Sarı Yelekliler protestoları, emeklilik reformu, yüksek yaşam maliyetleri, kırsal bölgelerde devlet hizmetlerinin gerilemesi ve göç tartışmaları merkez yönetime duyulan güveni önemli ölçüde sarstı. Özellikle emeklilik reformunun parlamentodaki olağan süreçler yerine anayasal yetkiler kullanılarak geçirilmesi, birçok seçmen açısından "demokratik temsil" tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Bu süreçte en dikkat çekici değişim ise aşırı sağın kendi kimliğini yeniden inşa etmesi oldu.

Eskiden radikal söylemleriyle sistem dışı görülen Marine Le Pen liderliğindeki Ulusal Birlik son on yılda bilinçli bir "normalleşme" stratejisi izledi. Parti göç karşıtı çizgisini korurken, ekonomik söylemini sosyal devlet vurgusuyla genişletti; Avrupa Birliği'nden çıkış gibi sert vaatleri geri plana çekti ve iktidara hazır bir yönetim alternatifi görüntüsü vermeye çalıştı. Fransız siyasetinde "dédiabolisation" yani meşrulaştırma stratejisi olarak adlandırılan bu süreç, partinin toplumun daha geniş kesimlerinden destek almasını sağladı.

Bugün partinin genç liderlerinden Jordan Bardella, geleneksel aşırı sağ figürlerinden farklı bir profil çiziyor. Avrupa karşıtlığını daha kontrollü bir dile taşıyan Bardella, Rusya konusunda geçmişteki tartışmalı yakınlığı azaltmaya çalışan, ekonomik konularda ise daha pragmatik mesajlar veren bir siyasetçi görüntüsü oluşturuyor. Bu strateji, özellikle genç seçmenlerde karşılık buluyor.

Foreign Affairs'in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri de merkez partilerin aşırı sağın gündemini istemeden meşrulaştırması.

Göç, güvenlik ve ulusal kimlik tartışmaları uzun süre sadece aşırı sağın gündemiydi. Ancak son yıllarda merkez sağ ve hatta merkez sol partiler de aynı başlıklarda benzer söylemler geliştirmeye başladı. Böylece seçmen açısından aşırı sağın temel tezleri marjinal olmaktan çıktı ve siyasal tartışmanın ana eksenlerinden biri haline geldi.

Ekonomik tablo da bu dönüşümü hızlandırdı.

Fransa yüksek kamu harcamaları, artan bütçe açığı, yavaş büyüme ve satın alma gücündeki gerilemeyle mücadele ediyor. Küreselleşmenin kazananları büyük şehirlerde yoğunlaşırken, taşra bölgelerinde yaşayan seçmenler ekonomik sistemden dışlandıklarını düşünüyor. Aşırı sağ tam da bu kesimlere hitap ederek "unutulan Fransa" söylemini güçlendirdi.

Göç meselesi ise ekonomik tartışmaların ötesine geçerek kültürel bir kimlik krizine dönüştü.

Fransa'nın demografik yapısı yaşlanırken ekonominin birçok sektörü göçmen iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Buna rağmen kamuoyundaki güvenlik ve kültürel uyum tartışmaları, göçü ekonomik zorunluluktan çok ulusal kimlik meselesi haline getiriyor. Bu çelişki, aşırı sağın söylemlerine daha geniş bir alan açıyor.

Bu dönüşüm yalnızca Fransa'yı ilgilendirmiyor. Fransa, Avrupa Birliği'nin iki temel siyasi ve askeri aktöründen biri. Paris'te yaşanacak olası bir yönetim değişikliği; Avrupa savunma politikalarından Ukrayna desteğine, NATO içindeki dengelerden göç politikalarına kadar pek çok başlığı etkileme potansiyeli taşıyor. Özellikle Avrupa'nın "stratejik özerklik" vizyonu, Fransa'nın siyasi yöneliminden doğrudan etkilenebilir.

Fransız siyasetindeki esas soru artık aşırı sağın yükselip yükselmeyeceği değil; bu yükselişin hangi sınırlar içinde gerçekleşeceği.

Merkez siyasetin yeniden güven üretip üretemeyeceği, ekonomik sıkışmanın nasıl yönetileceği ve göç tartışmasının hangi zeminde sürdürüleceği, 2027 seçimlerine giden süreçte belirleyici olacak. Bugün görünen tablo ise Fransa'nın yalnızca yeni bir hükümet arayışında olmadığı; aynı zamanda Beşinci Cumhuriyet'in siyasal dengesini yeniden tanımlayacak tarihî bir dönemece girdiği yönünde.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.