SON DAKİKA

#Devlet

HABER DEĞER - Devlet haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Devlet haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Doç. Dr. Zeliha Bürtek: Çocuklar yetişkinlerin yapamadığını yapıyor Haber

Doç. Dr. Zeliha Bürtek: Çocuklar yetişkinlerin yapamadığını yapıyor

Toplumdaki çürümenin ilk olarak sokak hayvanlarıyla kurduğu ilişki sırasında görünür hale geldiğini anlatan Bürtek, artık Türkiye’de insanların birbirine güvenmediğini, kurumların çözüm üretmediğini ve toplumun ortak bir duygu etrafında buluşamadığını söyledi. Doç. Dr. Zeliha Bürtek, sosyal çürüme kavramını ilk kez sokak hayvanlarıyla ilgili çalışmaları sırasında fark ettiğini belirtti. Yaklaşık on yıldır hayvanlarla ilgili gönüllü çalışmalar yürüttüğünü anlatan Bürtek, mahallede, üniversitede ve belediyelerde karşılaştığı insan ilişkilerinin kendisini bu sonuca götürdüğünü söyledi. “Sosyal çürüme sokakta başladı” Bürtek, sokak hayvanları üzerinden toplumun her kesimiyle temas ettiğini belirterek, “Hayvanlarla ilişki kurduğunuzda belediyeyle, üniversiteyle, mahalleyle, esnafla, herkesle muhatap oluyorsunuz. Orada insanların iyilik karşısındaki tuhaf, baskılanmış ve sorunlu haliyle karşılaşıyorsunuz. Ben sosyal çürümeyi ilk kez burada gördüm” dedi. Sokakta yaşananların teorilerle açıklanamayacağını savunan Bürtek, akademide yapılan tartışmaların gündelik hayatın gerçekliğinden uzak olduğunu söyledi. Sosyal çürümenin, bir kuramın ya da ithal edilmiş kavramların değil, doğrudan yaşanan hayatın sonucu olduğunu ifade etti. “Türkiye’deki durumu Batı’nın kavramları açıklamıyor” Doç. Dr. Zeliha Bürtek, Türkiye’de yaşananların sıklıkla “anomi” gibi Batı merkezli kavramlarla açıklanmaya çalışıldığını ancak bunun gerçeği yansıtmadığını söyledi. Bürtek, “Bizde haklarıyla var olan bir birey de yok, ona karşılık veren bir kamu da yok. Bu yüzden Batı’daki toplumsal çözülme kavramlarını Türkiye’ye getirip yapıştırmak hiçbir şeyi açıklamıyor” diye konuştu. Bürtek’e göre Türkiye’de insanlar haklarıyla değil, yalnızca kimlikleriyle kamusal alanda var olmaya çalışıyor. Kadınların, öğretmenlerin ve farklı toplumsal kesimlerin haklarını almak için mücadele ettiğini belirten Bürtek, bu nedenle yaşanan sorunun yalnızca bir “kuşak çatışması” olarak görülemeyeceğini vurguladı. “Çocuklar asosyal değil, yetişkinlere had bildiriyor” Canlı yayının en dikkat çeken bölümlerinden biri, Doç. Dr. Zeliha Bürtek’in çocuklar ve gençler üzerine yaptığı değerlendirmeler oldu. Bürtek, çocukların içine kapanık ya da ilgisiz olmadığını, tam tersine yetişkinlerin kurduğu bozuk düzenin farkında olduklarını söyledi. “Çocuklar her şeyi görüyor. Anne ile baba arasındaki gerilimi, evdeki yoksulluğu, iş hayatındaki çıkmazı, televizyondaki şiddeti, siyasetteki dili görüyor. Bu yüzden çocuklar artık asosyal değil; tam tersine, yetişkinlerin yapamadığını yapan bir noktaya geldiler” diyen Bürtek, son dönemde gençlerin ve çocukların öfkesini de bu çerçevede değerlendirdi. Bürtek’e göre çocuklar bugün ailelerine, okula ve topluma “kendinize gelin” mesajı veriyor. Ancak yetişkinlerin suskunluğu nedeniyle bu mesaj giderek daha sert bir biçimde ortaya çıkıyor. “Yetişkin rica ediyor, çocuk bağırıyor” Toplumun suskunluğunun da sosyal çürümeyi derinleştirdiğini söyleyen Bürtek, insanların sansür, baskı ve gelecek kaygısı nedeniyle konuşamadığını belirtti. Bu nedenle yetişkinlerin acısını ve öfkesini “rica eden” bir dilin içine hapsettiğini savundu. “Acıyan bir insan rica etmez, bağırır. Ama bugün yetişkin bağırmıyor; rica ediyor, dolaylı konuşuyor, susuyor. Çocuk ise rica etmiyor. Çocuk bağırıyor, küfrediyor, tepki gösteriyor” ifadelerini kullanan Bürtek, son dönemde öğrencilerin ve gençlerin öne çıktığı protestoların da bu nedenle yaşandığını söyledi. Doç. Dr. Zeliha Bürtek, gençlerin ideolojik değil, özgürlük ve saygı arayışıyla hareket ettiğini savunarak, “Bu çocuklar kendi giyimlerinin, kimliklerinin, yaşam tarzlarının saygı gördüğü bir toplum istiyor” dedi. “Asıl sorun çocuklar değil, yetişkinlerin kaybettiği dünya” Bürtek, çocukların suçla, şiddetle ya da sosyal medyayla açıklanmasının yanlış olduğunu söyledi. Ona göre asıl problem, çocukların içinde büyüdüğü yetişkin dünyasının çökmesi. Ailelerin ekonomik baskı, işsizlik, güvencesizlik ve bozulmuş ilişkiler içinde yaşamaya çalıştığını belirten Bürtek, “Duygusal olarak çökmüş ebeveynler çocuk yetiştirmeye çalışıyor. Çocuklar da bunu görüyor. Bu yüzden çocukların yaşadığı kriz, yetişkinlerin krizinden bağımsız değil” dedi. Özellikle son dönemde çocuklar için “suça meyilli” gibi kavramların kullanılmasını eleştiren Bürtek, asıl sorulması gereken sorunun çocukların nasıl bu noktaya geldiği olduğunu ifade etti. “Okula polis koymak çözüm değil” Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in okullarda yeni güvenlik tedbirleri alınacağı yönündeki açıklamalarının ardından okullara polis ve güvenlik görevlisi yerleştirilmesinin tartışıldığını hatırlatan Bürtek, bunun gerçek çözüm olmadığını söyledi. “Devlet sürekli kontrol aktörlerini artırıyor. Okula polis, jandarma, güvenlik görevlisi koyuyor. Ama çocuğun yetişmesi için gereken öğretmen, aile, güven ve kültür ortamı yok. Sahte bir güven yaratılıyor” diyen Bürtek, eğitimin ve toplumsal güvenin yeniden inşa edilmesi gerektiğini vurguladı. “Toparlanmanın ilk adımı eğitim” Doç. Dr. Zeliha Bürtek’e göre toplumsal toparlanmanın ilk adımı eğitim sisteminin yeniden kurulması. Bürtek, sürekli değiştirilen eğitim sisteminin hem çocukları hem de aileleri büyük bir belirsizliğe sürüklediğini söyledi. “Çocuklar daha anaokulundan itibaren karmaşık bir sistemin içine giriyor. Üniversiteler de bitmiş durumda. Sayıyı artırdılar ama niteliği düşürdüler. Eğer bu toplumun yeniden toparlanması isteniyorsa, önce eğitimden başlanmalı” ifadelerini kullandı. Bürtek, yalnızca eğitimin değil, kültürün de çöktüğünü savunarak, toplumun geçmişle bağını kaybettiğini söyledi. Türkçe’nin, edebiyatın, mahalle kültürünün ve ortak yaşam pratiklerinin yok olduğunu belirten Bürtek, “Bugün insanların birbirine bağı var ama ilişkisi yok. Birbirlerini görüyorlar ama tanımıyorlar” dedi. “Ankara kaygı taşımıyor” Canlı yayının sonunda Haber Değer Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Özmen’in “Devlet kurumlarında ve siyasi partilerde büyük bir yorgunluk görüyorum” sözleri üzerine konuşan Bürtek, asıl sorunun yorgunluk değil, kayıtsızlık olduğunu söyledi. “Kaygılanmayan bir Ankara var. Bu kadar kadın cinayeti, çocukların yaşadığı şiddet, sokak hayvanlarının öldürülmesi karşısında ortak bir dil kurmayan bir devlet var. Eğer gerçekten kaygıları olsaydı, farklı siyasi görüşlerden herkes aynı meselelerde ortak bir ses çıkarırdı” diyen Bürtek, Türkiye’de asıl tartışılması gereken meselenin devletin toplum için nasıl bir gelecek tasarladığı olduğunu söyledi. Doç. Dr. Zeliha Bürtek, “Biz neden sürekli birbirimize soru soruyoruz? Asıl soruyu devlete sormamız gerekiyor. Böyle bir toplumla nasıl bir gelecek kurulmak isteniyor?” diyerek sözlerini tamamladı. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

İsviçre’deki 6 ton altın için 20 yıllık savaş: Elazığlı iş insanı sessizliğini bozdu Haber

İsviçre’deki 6 ton altın için 20 yıllık savaş: Elazığlı iş insanı sessizliğini bozdu

Hastane odasında başlayan hikâye Bayrak’ın iddiasına göre süreç, 2005 yılında annesinin hastane odasında yaptığı açıklamayla başladı. Annesi, babasından kalan 6 sandık altının İsviçre’de bir bankada bulunduğunu söyledi. Bu bilgi üzerine Zürih’e giden Bayrak, altınları almak istedi ancak söz konusu varlıkların ülke dışına çıkarılmasına izin verilmediğini belirtti. Bunun üzerine hukuki süreç başlatıldı. “Büyükelçi evimde kaldı, söz verdi” Bayrak, dönemin İsviçre Ankara Büyükelçisi Raimund Kunz ile yaptığı görüşmeleri de ilk kez kamuoyuna açıkladı. İddiaya göre Kunz, önce İstanbul’da bir görüşme gerçekleştirdi, ardından Elazığ’a gelerek Bayrak’ın evinde konakladı. Bayrak, büyükelçinin kendisine şu sözleri verdiğini öne sürdü: “Devlet adına buradayım. Bu konuyu çözmek için bize güvenin ve sessiz kalın.” Bu sözler üzerine yıllarca beklediğini söyleyen Bayrak, “Ama hiçbir adım atılmadı” dedi. Bankalar değişti, mücadele yeniden başladı Sürecin, İsviçre’nin köklü bankalarından Credit Suisse’in çöküşü sonrası yeni bir boyut kazandığını belirten Bayrak, bankanın varlıklarının UBS’ye devredilmesiyle muhatabın değiştiğini söyledi. Bayrak, “Artık karşımızda UBS var. Ama herkes bilsin ki bu işin peşini bırakmayacağız” ifadelerini kullandı. “O varlıklar Elazığ’a gelecek” Mücadelesini kamuoyu önünde sürdüreceğini vurgulayan Bayrak, şu iddiayı dile getirdi: “Bu bir başlangıç. Tüm dünya bu süreci görecek. O varlıklar Elazığ’a gelecek, biz o altınları alacağız.” İddialar kanıtlanmayı bekliyor Söz konusu 6 ton altın iddiası resmi belgelerle doğrulanmış değil. Ancak Bayrak’ın yıllardır sürdürdüğü hukuki girişimler ve yaptığı açıklamalar, dosyanın yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Uzmanlar, bu tür uluslararası miras ve banka varlıkları davalarının uzun ve karmaşık süreçler içerdiğine dikkat çekiyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

İçişleri’nde nöbet değişimi: Erdoğan’dan Yerlikaya’ya teşekkür mesajı Haber

İçişleri’nde nöbet değişimi: Erdoğan’dan Yerlikaya’ya teşekkür mesajı

Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen “Valiler Buluşması” programında İçişleri Bakanlığı’ndaki görev değişimine ilişkin açıklamalarda bulundu. Erdoğan, iki buçuk yıl görev yapan Ali Yerlikaya’ya teşekkür ederken görevi devralan Mustafa Çiftçi’ye başarı dileklerini iletti. “Bakanlıkta nöbet değişimi yaşandı” Programda konuşan Erdoğan, İçişleri Bakanlığı’nda geçen hafta bir görev değişimi yaşandığını belirterek Yerlikaya’nın görev süresi boyunca yaptığı çalışmalara teşekkür etti. Yeni dönemde görevi üstlenen Çiftçi’nin yapacağı hizmetler için şimdiden şükranlarını sunduğunu ifade etti. Devir teslim sonrası sözleri gündem oldu Görev değişiminin ardından Ali Yerlikaya’nın devir teslim töreninde basın mensuplarına “Ben artık özgürlüğe gidiyorum” şeklindeki sözleri kamuoyunda tartışma yarattı. Yerlikaya’nın bu ifadeleri, görevden ayrılışın ardından yapılan ilk mesaj olarak dikkat çekti. Valilere devlet vurgusu yaptı Erdoğan konuşmasında valilerin devlet ile yurttaş arasındaki en önemli temas noktalarından biri olduğunu belirterek kamu hizmetlerinde hızlı çözüm, insan odaklı yaklaşım ve sahada etkin yönetim beklentisini dile getirdi. Devlet geleneğinin merkezinde adalet, insan ve erdem olduğunu vurguladı. Sosyal medya ve kamu iletişimi uyarısı Cumhurbaşkanı, kamu kurumlarının dijital mecralarda yürüttüğü iletişim faaliyetlerinde ölçünün korunması gerektiğini söyledi. Beğeni ve etkileşim kaygısıyla yapılan paylaşımların zaman zaman devlet ciddiyetine zarar verebildiğini belirterek kamu görevlilerine hassasiyet çağrısı yaptı. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Başkentliler dikkat! Ankara’da 12 saatlik su kesintisi Haber

Başkentliler dikkat! Ankara’da 12 saatlik su kesintisi

ASKİ’den yapılan açıklamaya göre, su kaynaklarını korumaya yönelik uygulanan kontrollü su yönetimi mevcut koşullar nedeniyle sürdürülüyor. Bu kapsamda bazı bölgelerde yer yer kısa süreli kesintiler ve basınç düşüklüğü görülebilecek. Hangi bölgeler etkilenecek? Çankaya Anıttepe, Balgat, Bahçelievler, Cumhuriyet, Devlet, Emek, Fidanlık, Kavaklıdere, Kızılay, Kocatepe, Kültür, Maltepe, Meşrutiyet, Namıkkemal, Seyranbağları, Tınaztepe, Yukarı Bahçelievler, Yücetepe, Akpınar, Aşağı Öveçler, Aşıkpaşa, Ayrancı, Aziziye, Bademlidere, Bağcılar, Barbaros, Bayraktar, Boztepe, Cevizlidere, Ehlibeyt, Esatoğlu, Gaziosmanpaşa, Güvenevler, Güzeltepe, Harbiye, Huzur, İlkadım, İlker, Keklikpınarı, Malazgirt, Metin Akkuş, Murat, Mürsel Uluç, Oğuzlar, Osman Temiz, Sokullu Mehmet Paşa, Yukarı Öveçler, 100. Yıl. Sincan Yunus Emre, Ulubatlı Hasan, Gazi Osman Paşa, Fatih, Osmaniye, Mevlana, Törekent, Gökçek, Saraycık, Malazgirt, Ertuğrul Gazi, Osmanlı, Tandoğan, Yeni Çimşit, Mareşal Çakmak, Selçuklu, Andiçen, Atatürk, Ahi Evran, İstasyon, Plevne, Akşemsettin, Pınarbaşı, Polatlar, 29 Ekim, Mustafa Kemal, Menderes, Çoğlu, Adalet, Fevzi Çakmak, Tatlar, Polatlar (Anadolu OSB), Dökümcüler İhtisas OSB, Alcı, Malıköy, Yenihisar, Çokören, Beyobası. Uyarı ASKİ, yurttaşların mağduriyet yaşamaması için su tasarrufu yapılmasını ve gerekli tedbirlerin önceden alınmasını istedi.

Devlet geri adım attı: 3,2 milyar liralık GSS borcu siliniyor Haber

Devlet geri adım attı: 3,2 milyar liralık GSS borcu siliniyor

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelmesi beklenen ve kamuoyunda 11. Yargı Paketi olarak bilinen kanun teklifinin kabul edilmesi halinde, genel sağlık sigortası kapsamında biriken eski borçlar için önemli bir adım atılacak. Devlet, 2016 öncesine ait ödenmemiş prim alacaklarını ve bunlara bağlı ek yükleri silmeyi planlıyor. Düzenleme 2016 öncesi tüm GSS borçlarını kapsıyor Teklifin yasalaşmasıyla, 1 Ocak 2016 tarihinden önce tahakkuk etmiş ancak ödenmemiş genel sağlık sigortası primleri ile bu borçlara eklenen gecikme cezası ve gecikme zamlarının tamamının tahsilinden vazgeçilecek. Böylece devlet, yıllardır tahsil edilemeyen alacaklar için dosyayı kapatmış olacak. Yaklaşık 1,5 milyon yurttaşın borcu silinecek Yapılan hesaplamalara göre düzenleme, 1 milyon 477 bin kişinin ödeyemediği toplam 3,2 milyar liralık genel sağlık sigortası primi borcunu kapsıyor. Bu adımın, özellikle düşük gelirli ve prim ödeme gücü bulunmayan yurttaşlar açısından önemli bir rahatlama yaratması bekleniyor. Amaç küçük ve tahsili zor alacaklardan vazgeçmek Yetkililer, düzenlemenin temel gerekçesinin çeşitli nedenlerle ödenememiş ya da zaman içinde unutulmuş, çoğu düşük tutarlı prim borçlarının idari ve mali yük oluşturması olduğunu ifade ediyor. Tahsil kabiliyeti düşük bu alacakların silinmesiyle hem yurttaşların üzerindeki borç baskısının azaltılması hem de kamu yönetiminde sadeleşme hedefleniyor. Yılbaşından önce yasalaşması bekleniyor Teklifin önümüzdeki günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda görüşülmesi ve yılbaşından önce yasalaşması öngörülüyor. Düzenlemenin kabul edilmesi halinde borç silme işlemleri resen uygulanacak ve yurttaşların ayrıca başvuru yapmasına gerek kalmayacak. Sosyal devlet vurgusu öne çıkıyor Düzenleme, genel sağlık sigortasının sosyal niteliği gereği, prim borcu nedeniyle geçmişte sağlık hizmetlerine erişimde sorun yaşayan yurttaşlar açısından da sembolik bir anlam taşıyor. Uzmanlara göre bu adım, Türkiye toplumunda sosyal devlet anlayışının güçlendirilmesi yönünde önemli bir mesaj niteliği taşıyor.

Petrol zengini Venezuela nasıl çöktü? Chávez’den Maduro’ya uzanan kriz, yolsuzluk, ambargo ve yarım kalan sosyalizm Haber

Petrol zengini Venezuela nasıl çöktü? Chávez’den Maduro’ya uzanan kriz, yolsuzluk, ambargo ve yarım kalan sosyalizm

Venezuela’nın hikâyesi, dünyanın en büyük petrol rezervlerinin üzerinde oturmasına rağmen halkının temel gıdaya ulaşamadığı keskin bir çelişkiler tarihidir. Bugün ülkede market raflarının boşaldığı, sağlık sisteminin çöktüğü, milyonlarca kişinin komşu ülkelere kaçtığı büyük bir insani kriz yaşanıyor. Bu çöküş, sadece ekonomik bir felaket değil; tarihsel, siyasal ve jeopolitik bir düğümün birlikte sıkıştığı karmaşık bir süreçtir. Bu haber dosyası, Venezuela’nın petrol zenginliğinden bugünkü yoksulluğuna uzanan kırılma hattını tarihsel bir bütünlük içinde ele alıyor. Petrolün gölgesi: Zenginlikten bağımlılığa giden yol Yüzyıl boyunca Venezuela ekonomisi neredeyse tamamen petrol gelirlerine dayanıyordu. Bu bağımlılık, kısa vadede büyük refah yaratsa da ülkeyi küresel petrol fiyatlarına karşı aşırı kırılgan hale getirdi. Ülke, üretim çeşitliliğini sağlayamadı; tarım ve sanayi giderek çöktü, ekonomi tek bir sektöre hapsoldu. Petrolün yarattığı devasa gelirler, siyasetin ve bürokrasinin kontrolünde bir rant düzenine dönüştükçe yolsuzluk artmış, devlet kurumları halktan uzak bir dağıtım mekanizması haline gelmişti. Bu kırılgan yapı, Venezuela’nın gelecekte yaşayacağı büyük çöküşün zeminini çok önceden hazırlamıştı. Chávez dönemi: Umut, yeniden dağıtım ve yarım kalan devrim Hugo Chávez 1998’de iktidara geldiğinde ülke derin eşitsizlik, siyasi yozlaşma ve ABD merkezli neoliberal politikaların yorgunluğu içindeydi. Chávez, petrol gelirlerini geniş sosyal programlarla halka yönlendirdi; sağlık, eğitim ve konut alanlarında büyük projeler hayata geçirildi. Bu dönem, ülkede yoksulluğu ciddi biçimde azaltan ve alt sınıfların siyasal katılımını genişleten bir toplumsal dönüşüm yarattı. Aynı zamanda ABD hegemonyasına meydan okuyan bağımsızlıkçı bir dış politika benimsendi ve Venezuela, Latin Amerika solunun öncülerinden biri haline geldi. Ancak Chávez’in ekonomik modeli, tam anlamıyla çeşitlenmemiş ve petrole bağımlı bir yapıyı sürdürüyor; bürokratik devlet aygıtı güçlenirken halk meclislerinin ve taban örgütlerinin kalıcı bir kurumsal güce sahip olmasını sağlayacak dönüşüm tamamlanamıyordu. “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi güçlüydü, fakat ekonomik ve kurumsal altyapı bu iddiayı taşıyacak kadar sağlam değildi. Bu nedenle, petrol fiyatlarının düşüşe geçmesiyle sistemin dengesi bozulmaya başladı ve Chávez’in ölümüyle birlikte bu model tüm kırılganlığıyla Maduro yönetiminin omuzlarına yük oldu. Maduro dönemi: Ekonomik çöküş, otoriterleşme ve derin yoksulluk Nicolás Maduro 2013’te göreve geldiğinde petrol fiyatları dramatik biçimde düşmeye başlamıştı. Ekonominin tek gelir kaynağı çökmüş, ülkenin ithalat kapasitesi neredeyse sıfırlanmış, devlet bütçesi hızla erimişti. PDVSA’nın yıllardır biriken yolsuzluk ve verimsizlik sorunları, kötü yönetimle birleşince petrol üretimi bile sürdürülemez hale geldi. Devlet, kayıpları karşılamak için para basmaya yöneldi ve ülke tarihin en büyük hiperenflasyonlarından birine sürüklendi. Gıda ve ilaç krizi derinleşti, elektrik kesintileri hayatın olağan bir parçasına dönüştü. Maduro yönetimi kriz büyüdükçe daha sert bir güvenlik politikası benimsedi. Muhalif siyasetçiler, gazeteciler ve sendikacılar üzerinde baskılar arttı; seçimlerin adilliği tartışmalı hale geldi ve ülke otoriter bir yönetim biçimine doğru sürüklendi. Bu süreçte Venezüella halkı giderek yoksullaştı ve 7 milyondan fazla kişi ülkeyi terk ederek dünyanın en büyük göç krizlerinden birini oluşturdu. ABD–Venezuela gerilimi: Ambargo, darbe denemeleri ve petrol jeopolitiği Venezuela’daki kriz, küresel güçlerin de devreye girdiği bir jeopolitik mücadeleye dönüştü. ABD, önce ağır ekonomik yaptırımlar uygulayarak petrol ticaretini hedef aldı; ardından 2019’da muhalefet lideri Juan Guaidó’yu “geçici devlet başkanı” ilan ederek açık bir rejim değişikliği girişiminde bulundu. Bu plan ordunun bölünmemesi nedeniyle başarısız oldu ancak Venezuela siyasetini daha da kutuplaştırdı. Sonraki yıllarda Washington, Maduro yönetimini “narko-terörist” ilan etti; Karayipler’e savaş gemileri gönderildi ve CIA’ya Venezuela içinde gizli operasyon yetkisi verildi. ABD’nin bu baskısı, ekonomik krizi daha da ağırlaştırdı. Ancak paradoksal biçimde Maduro iktidarının “dış tehdit” söylemini güçlendirdiği için siyasal olarak da bir dayanıklılık sağladı. Petrol zenginliği nasıl fakirliğe dönüştü? Venezuela’daki çöküş, tek bir nedene bağlanamayacak denli çok katmanlıdır. Ekonomik yapının petrole aşırı bağımlılığı, Chavez döneminde çeşitlenemeyen üretim modeli, Maduro yıllarında derinleşen yolsuzluk ve mali disiplin kaybı, PDVSA’nın kurumsal çürümesi ve kötü yönetimi ülkeyi içeriden zayıflattı. Buna ek olarak ABD ambargoları ve uluslararası finans sisteminden dışlanma, zaten çökmekte olan ekonomiyi tamamen kırdı. Sonuç olarak dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülke, halkının temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi. Halkın yaşadığı dram: Göç, açlık ve çöken yaşam Ekonomik krizin en ağır bedelini Venezuela halkı ödedi. Ülke, savaş yaşamamasına rağmen dünyanın en büyük mülteci krizlerinden birini üretti. Milyonlarca kişi Kolombiya, Brezilya ve Peru gibi komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı. Marketlerde gıda kıtlığı, hastanelerde ilaç yokluğu, çocuklarda yetersiz beslenme ve günlük elektrik kesintileri yaşamın sıradan bir parçası haline geldi. Bu insani tablo, Venezuela’nın yalnız bir ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir çöküş yaşadığını gösteriyor. Venezuela nereye gidiyor? Ülkenin geleceği hâlâ belirsiz. Uzatmalı bir kriz döngüsü şimdilik en olası senaryo olarak duruyor. Ancak uluslararası arabuluculukla iktidar ve muhalefetin sınırlı da olsa güç paylaşımına dayalı bir geçiş sürecine yönelmesi ihtimali zaman zaman gündeme geliyor. Diğer yandan ABD’nin askeri baskıyı artırması, Venezuela’yı daha sert bir çatışmaya sürükleyebilir. En karanlık ihtimal ise uzun süreli bir iç istikrarsızlığın kalıcı hale gelmesi. Venezuela’nın çöküşü, yalnızca bir liderin hatalarıyla ya da tek başına ABD baskısıyla açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutludur. Bu kriz, petrole bağımlı ekonomik modelin kırılganlığı, devletçi bürokrasinin yolsuzluk üretmesi, demokratik kurumların zayıflığı ve dış müdahalenin yıkıcı etkilerinin birlikte yarattığı bir fırtınadır. Dünyanın en büyük petrol rezervleri, halkın refahını değil, tam tersine, bir kırılma noktası olarak yeni bir yoksulluk çağını doğurmuştur. Venezuela, hâlâ bu döngüden çıkmanın yolunu arıyor; ancak yol uzun, karmaşık ve ağır bedellerle dolu görünüyor.

Mehmet Uçum: Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe! Haber

Mehmet Uçum: Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe!

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, bu haftaki Pazar yazısında “Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe” başlıklı makalesinde, Türkçenin devlet dili olarak taşıdığı milli ve anayasal önemi vurguladı. Anadolu Ajansı için kaleme aldığı yazısında Uçum, hem Türkçenin konumuna hem de Kürtçe ve diğer yaşayan dillerin özgürlük alanlarına değindi. “Türkçe dokunulmazdır” Uçum, yazısında Türkçenin yalnızca iletişim dili değil, aynı zamanda Türkiye halkının birliğini ve egemenliğini temsil eden kurucu unsur olduğunu belirtti: “Türkler, Kürt yurttaşlar, Araplar, Zazalar, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler… Kısacası Türkiye toplumunun bütün unsurları bu ülkenin ayrılmaz parçalarıdır. Objektif bir realite olarak Türkçe de Türkiye halkının parçası, yani birliğin dilidir.” Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Türkçenin “devletin dili” olmasının değişmez ve tartışılmaz bir anayasal ilke olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Milli birliğimizin harcı olan Türkçenin devletin dili yani tek resmi dil şeklinde muhafaza edilmesi bekanın gereğidir. Hiç kimsenin de bunu tartıştığı yoktur. Türkçe dokunulmazdır.” Uçum, Türkçenin “egemen tek dil” konumunun, millet egemenliği ilkesinin doğal sonucu olduğunu vurguladı: “Egemenlik Türkiye halkının oluşturduğu Türk Milletine ait olduğu için, milletin dili olan Türkçe de egemen tek dildir.” “Kürtçe ve diğer yaşayan diller insan özgürlüğünün parçasıdır” Mehmet Uçum, Türkçenin devlet dili olarak taşıdığı statünün diğer dillerle karıştırılmaması gerektiğini, ancak her anadilin öğrenilme ve kullanılma özgürlüğünün temel bir insan hakkı olduğunu belirtti. “Türkçe ile diğer dilleri aynı statüye koymak doğru değildir. Bununla birlikte bütün anadiller, bu dillerin öğrenilmesi ve kullanılması insanın özgürlüğüyle ilgilidir. Devletin görevi bu özgürlük alanını tanımak ve gerekli imkânları sağlamaktır.” Uçum, geçmişteki yasak ve inkâr politikalarına da değinerek, “12 Eylül Faşizmi döneminde anadillerin yasaklandığını, bu durumun demokratikleşme süreciyle aşıldığını” ifade etti. “Erdoğan devrimiyle dil özgürlüğü genişledi” Uçum, Türkiye’de farklı dil ve lehçelere yönelik özgürlük alanlarının genişlemesini “Erdoğan devrimi” olarak tanımladı: “2003 yılında başlayan ve 2014’te 2923 sayılı Kanun’la düzenlenen reformlarla, farklı dil ve lehçelerin öğretimi ve kullanımı güvence altına alınmıştır. Bu uygulamalar on yılı aşkın süredir devam ediyor.” “Yaşayan Diller ve Lehçeler” dersi kapsamında Kürtçe (Kurmanca ve Zazaca), Lazca, Gürcüce, Arnavutça, Boşnakça gibi dillerin devlet okullarında seçmeli ders olarak okutulduğunu hatırlatan Uçum, Kürtçe dil eğitimi ve yayıncılığında sağlanan özgürlükleri tek tek sıraladı. Kürtçe’nin kamusal alandaki yeri Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Kürtçe’nin eğitimden siyasete, kültürden medya alanına kadar geniş bir çerçevede özgürleştirildiğini belirtti: “Kürtçe dil dersi devlet okullarında ve özel okullarda seçmeli olarak alınabiliyor. Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümleri kuruldu, Kürtçe dil kursları açmak mümkün. Q, X, W gibi harflerin kullanımına izin verildi.” Uçum, ayrıca devletin kültürel kurumlarında da Kürtçe üretimlerin desteklendiğini vurguladı: “Kültür Bakanlığı Kürt edebiyatının önde gelen eserlerini yayınlıyor. Devlet Tiyatroları Kürtçe oyunlar sahneliyor. TRT Kurdi’nin 24 saat Kürtçe yayın yapması da bu dönemin eseridir.” “Yeni anayasa, dil özgürlüklerini teminat altına almalı” Yazısının sonunda Uçum, yeni anayasa hazırlıkları kapsamında Türkiye’deki dil rejiminin hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirtti: “Yeni anayasa hayata geçtiğinde, Türkiye’deki geleneksel ve yaşayan bütün dil ve lehçelerin kavuştuğu özgürlüklere anayasal dayanak sağlanabilir. Örneğin, ‘günlük yaşamda kullanılan başka dillerin öğretimine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir’ hükmüyle bu durum güvenceye alınabilir.” Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Türkçenin egemen tek dil olarak varlığını koruyacağını, bunun yanında Kürtçe dahil tüm anadillerin öğrenilmesi ve kullanılmasının anayasal teminat altına alınabileceğini söyledi. “Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olması değiştirilemez bir kuraldır. Ancak bu, diğer dillerin özgürce yaşamasıyla çelişmez; aksine Türkiye toplumunun zenginliğidir.” Mehmet Uçum’un “Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe” başlıklı yazısı, Türkçenin devlet dili olarak korunmasının milli egemenliğin temeli olduğunu, ancak Kürtçe ve diğer dillerin özgürlük alanlarının da insan hakları perspektifinden güçlendirilmesi gerektiğini savunan, hem merkeziyetçi hem çoğulcu bir yaklaşım sunuyor. “Türkçe egemen dil olmaya devam edecek, ama bu topraklarda konuşulan her dil de yaşama hakkına sahip olacak.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.