SON DAKİKA

#Yeni Anayasa

HABER DEĞER - Yeni Anayasa haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yeni Anayasa haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

HKP Ankara İl Başkanı Av. Sait Kıran: "İran’a sahip çıkmak aynı zamanda Türkiye’nin geleceğine sahip çıkmaktır” Haber

HKP Ankara İl Başkanı Av. Sait Kıran: "İran’a sahip çıkmak aynı zamanda Türkiye’nin geleceğine sahip çıkmaktır”

İran’a yönelik saldırıların bölgesel sonuçları, Türkiye’nin bu süreçteki pozisyonu, Kürt meselesi, yeni anayasa tartışmaları ve iktidar blokunun politikaları, Haber Değer Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Özmen’in sorularıyla HKP Ankara İl Başkanı Av. Sait Kıran tarafından değerlendirildi. Kıran, ABD ve İsrail’in İran’a dönük saldırılarının münferit bir gelişme olarak okunamayacağını, bunun sosyalist blokun çözülüşünden sonra bölgede adım adım hayata geçirilen emperyalist bir yeniden dizayn planının devamı olduğunu söyledi. Türkiye halkının önündeki temel görevin antiemperyalist bir hatta birleşmek olduğunu vurgulayan Kıran, İran’a destek vermenin yalnızca dayanışma değil, Türkiye’nin geleceğini savunmak anlamına geldiğini belirtti. “İran’a yönelik saldırı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin yeni aşamasıdır” Sait Kıran’a göre İran’a yapılan saldırıyı anlayabilmek için ABD emperyalizminin uzun yıllardır bölgeye yönelik müdahale çizgisine bakmak gerekiyor. Kıran, sosyalist blokun dağılmasının ardından Washington’un Ortadoğu’yu siyasal, askeri ve coğrafi olarak yeniden şekillendirmeyi hedeflediğini söyledi. Bu çerçevede Yugoslavya’nın parçalandığını, Irak’ın bölündüğünü, Libya’nın yıkıma sürüklendiğini, Suriye’nin parçalı bir yapıya itildiğini belirten Kıran, bugün aynı planın İran üzerinde uygulandığını ifade etti. Kıran, bu tabloyu yalnızca İran’ı ilgilendiren bir kriz olarak görmediklerini açıkça söyledi. Yıllardır “Yugoslavya, Irak, Libya, Suriye; sıra sende Türkiye” uyarısını yaptıklarını dile getiren Kıran, İran’a yönelik saldırıya karşı çıkmanın aynı zamanda Türkiye’yi bekleyen tehlikeye karşı durmak anlamına geldiğini savundu. Ona göre ABD’nin ve siyonist İsrail’in İran’a saldırısı, bölgenin kaynaklarını denetim altına alma ve halkları birbirine kırdırma stratejisinin devamı niteliğinde. “ABD emperyalizmi bölgeden defedilmeden katliamlar bitmez” Kıran, ABD emperyalizmini yalnızca bölge halklarının değil, dünya halklarının da “baş düşmanı” olarak tanımladı. Ona göre Ortadoğu’da süren savaşların, işgallerin ve kitlesel yıkımın temel kaynağı doğrudan ABD emperyalizmi. Bölge halklarının, etnik kimlikleri ya da mezhepleri ne olursa olsun, önce bu temel gerçeği kavraması gerektiğini söyledi. Kıran, 1990’dan bu yana ABD müdahaleleri ve bu müdahalelerin tetiklediği süreçler sonucunda milyonlarca insanın yaşamını yitirdiğini, çok daha fazlasının ise yerinden edildiğini ifade etti. Gazze’de yaşananları da bu hattın devamı olarak tanımlayan Kıran, “Siyonist İsrail demek ABD demektir” diyerek İsrail’in bölgedeki varlığını Washington’un açık desteğiyle ilişkilendirdi. İsrail’in ABD desteği olmadan bölgede bir gün bile ayakta kalamayacağını savunan Kıran, bu nedenle İsrail’in yürüttüğü her saldırının arkasında ABD’nin okunması gerektiğini söyledi. “Bölge halklarının önündeki temel görev açık bir antiemperyalist hatta birleşmektir” Kıran, Türkiye halkına ve bölge halklarına düşen sorumluluğun yalnızca tepki göstermek olmadığını, daha net ve siyasal bir duruş sergilemek olduğunu dile getirdi. Kendisini devrimci, demokrat, yurtsever ya da ilerici olarak tanımlayan herkesin, gerçekten halkını seviyorsa ABD emperyalizmine açık biçimde karşı çıkması gerektiğini söyledi. Bu noktada iktidarları da hedef alan Kıran, başta Türkiye’deki siyasal iktidar olmak üzere bölgedeki pek çok yönetimin halklarının değil ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini savundu. İran’a yönelik saldırı karşısında Müslüman ülke yönetimlerinden beklenen düzeyde bir tepki gelmediğini söyleyen Kıran, bu sessizliğin halklar için ayrı bir açmaz yarattığını ifade etti. Bölgedeki işbirlikçi iktidarlar ile emperyalizme karşı ortak bir mücadele hattı kurulmadan kalıcı bir çıkışın mümkün olmadığını vurguladı. “Devrimci, demokrat ve ilerici güçlerin önünü baskı ve medya ambargosu kesiyor” Ferhat Özmen’in, antiemperyalist partilerin neden halk tabanında daha güçlü bir karşılık bulamadığı yönündeki sorusuna Kıran iki boyutlu bir yanıt verdi. Birinci boyutta doğrudan devlet baskısına, fiziki saldırılara, yargı mekanizmalarına ve medya kuşatmasına dikkat çekti. Gerçek devrimci partilere burjuva medyada yer verilmediğini, ekranların daha çok “devrimci gibi görünüp emperyalist projelerle uyumlu hareket eden yapılara” açıldığını söyledi. İkinci boyutta ise devrimci hareketin kendi zaaflarına değindi. Halkla yeterli bağ kurulamadığını, işçi, köylü, esnaf ve emekçilerle temasın yeterince güçlendirilemediğini belirtti. Kıran, özellikle sosyalist blokun yıkılmasından sonra proje siyasetiyle hareket eden, Avrupa ve ABD kaynaklı fon ilişkileriyle çizgisini bozan yapıların halk nezdinde ciddi bir kafa karışıklığı yarattığını savundu. Bu nedenle hem emperyalizme karşı mücadele ettiklerini hem de halk nezdinde “gerçek devrimcilik” ile “sahte sol” arasındaki farkı anlatmak zorunda kaldıklarını söyledi. “Kürt halkının özgürlüğü emperyalizmle işbirliği üzerinden kurulamaz” Röportajın dikkat çeken başlıklarından biri de Kürt meselesi oldu. Kıran, her halk gibi Kürt halkının da kendi kaderini tayin hakkı bulunduğunu açık biçimde söyledi. Ancak bu hakkın emperyalizmle işbirliği halinde savunulamayacağını vurguladı. Ona göre ABD ve müttefikleri hiçbir halka gerçek özgürlük getirmedi; yalnızca kendilerine bağımlı yapılar ve vekil unsurlar oluşturdu. Kendisinin de Kürt olduğunu vurgulayan Kıran, ABD’nin Kürt halkının haklarını değil, Ortadoğu’daki jeopolitik çıkarlarını gözettiğini savundu. Irak, Suriye ve geçmişte farklı Kürt siyasi odaklarıyla kurulan ilişkilerin hep aynı sonuca çıktığını, emperyalizmin işine yarayan dönemlerde destek verildiğini, ardından bu yapıların kolayca gözden çıkarıldığını söyledi. Kürt halkının demokratik haklarının gerçek güvenceye kavuşmasının ancak antiemperyalist ve antifodal bir çizgide mümkün olacağını savundu. “Bizim çözüm önerimiz Türk ve Kürt halklarının ortak cumhuriyetidir” Kıran, Kürt meselesine ilişkin çözüm başlığında da partilerinin tarihsel çizgisini anlattı. Hikmet Kıvılcımlı’dan hareketle Kürt sorununun devrimci bir zeminde çözülebileceğini belirten Kıran, bugün için önerdikleri siyasal formülün “Edirne’den Çin sınırına kadar Türkleri ve Kürtleri birlikte barındıracak bir Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti” olduğunu söyledi. Bu yaklaşımın emperyalizmin bölgede kurmak istediği bağımlı ve parçalı yapının alternatifi olduğunu ifade eden Kıran, halkların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği temelinde bir düzen kurulmadan kalıcı bir çözümden söz edilemeyeceğini savundu. Ona göre emperyalist çözüm bölge halklarına yalnızca kan, yıkım ve yeni bağımlılık ilişkileri getirecek; devrimci çözüm ise ortak yaşamı ve gerçek özgürlüğü hedefleyecek. “Yeni anayasa ve iç cephe söylemi, BOP’un Türkiye ayağını hazırlıyor” Yeni anayasa tartışmaları ve “iç cephe” çağrıları konusunda da oldukça sert konuşan Kıran, Meclis’te yer alan partilerin sağdan sola geniş bir Amerikancı mutabakat içinde hareket ettiğini ileri sürdü. Mevcut anayasa tartışmalarının halk yararına değil, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye ayağını hayata geçirmeye dönük bir “ısındırma programı” olduğunu söyledi. Devlet Bahçeli’nin son dönemde öne çıkardığı iç cephe vurgusunu da bu çerçevede değerlendiren Kıran, burada gerçek anlamda halkçı ya da bağımsız bir milli birlik projesi görmediklerini belirtti. Aksine, bu sürecin Türkiye’deki etnik ve siyasal fay hatlarını yeniden düzenleyerek emperyalizmin çıkarlarına uygun bir zemin oluşturma amacı taşıdığını savundu. Halkların birbirine karşı kışkırtılmasının emperyalist siyasetin temel yöntemi olduğunu söyleyen Kıran, bu nedenle Türkiye halkının bu sürece karşı uyanık olması gerektiğini dile getirdi. “CHP’ye destek stratejik yakınlık değil, AKP iktidarına karşı tutumdur” Programın son bölümünde CHP mitinglerinde HKP’nin görünürlüğü ve bu durumun olası siyasi ittifaklarla ilişkisi de soruldu. Kıran bu konuda partilerinin herhangi bir seçim hesabıyla hareket etmediğini söyledi. CHP ile organik ya da stratejik bir ittifak arayışında olmadıklarını, ancak mevcut iktidarı “yüzyılın felaketi” olarak gördükleri için AKP’ye karşı gelişen toplumsal itirazlara destek verdiklerini ifade etti. CHP yönetimini de eleştirdiklerini belirten Kıran, buna rağmen CHP tabanında yer alan yurtsever, Mustafa Kemalci unsurların desteklenmesini tarihsel bir sorumluluk olarak gördüklerini söyledi. HKP’nin meseleye milletvekilliği pazarlığı ya da seçim hesabı üzerinden değil, Türkiye’nin gidişatına dair bir görev duygusuyla yaklaştığını vurguladı. “İran saldırısı için uluslararası suç duyuruları yaptık” Kıran, İran’a yönelik saldırılar sonrası yalnızca sokakta değil, hukuki alanda da girişimlerde bulunduklarını anlattı. ABD Büyükelçiliği önünde protesto eylemi düzenlediklerini, İzmir’de NATO karargâhı önünde de benzer eylemler yapıldığını söyledi. Ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı’na başvurarak ABD’li ve İsrailli yetkililer hakkında savaş ve saldırı suçu işlendiği gerekçesiyle girişim başlattıklarını aktardı. Bu başvuruların sonucundan bağımsız olarak siyasi bir anlam taşıdığını belirten Kıran, eğer uluslararası mekanizmalar harekete geçmezse bunun da bu kurumların emperyalist güçlerden bağımsız olmadığını ortaya koyacağını savundu. Böylece hem hukuki hem siyasal düzlemde emperyalist saldırganlığın teşhir edilmesini amaçladıklarını söyledi. “Halklar umutsuzluğa kapılmasın; ikinci antiemperyalist kurtuluş savaşı da zafere ulaşacaktır” Programın kapanışında Kıran, tarihsel bir vurgu yaparak Türkiye halkına moral ve mücadele çağrısı yaptı. Birinci antiemperyalist kurtuluş savaşında Türk ve Kürt halklarının birlikte emperyalizmi yenilgiye uğrattığını hatırlatan Kıran, bugün de benzer bir ortak direnişin mümkün olduğunu savundu. “Ya istiklal ya ölüm” anlayışıyla mücadele eden hiçbir halkın yenilemeyeceğini söyleyen Kıran, sözlerini “Halkız, haklıyız, yeneceğiz” diyerek tamamladı. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

‘Terörsüz Türkiye’ raporu Meclis’te kabul edildi: Kurtulmuş 7 başlığı tek tek açıkladı Haber

‘Terörsüz Türkiye’ raporu Meclis’te kabul edildi: Kurtulmuş 7 başlığı tek tek açıkladı

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda çalışmalar yürüten Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı 60 sayfalık ortak rapor kabul edildi. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında yapılan 21’inci toplantıda oylanan rapor, 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla komisyondan geçti. Rapor 7 ana bölümden oluşuyor Kurtulmuş, raporun 7 ana başlık altında hazırlandığını açıkladı. Buna göre birinci bölümde komisyonun çalışma süreci, ikinci bölümde temel hedefler, üçüncü bölümde Türk ve Kürt yurttaşlar arasındaki kardeşliğin tarihi kökleri ve kardeşlik hukuku ele alındı. Dördüncü başlıkta komisyonda dinlenen kişi ve kurumların söylem analizlerinden çıkan mutabakat alanları yer aldı. Beşinci bölüm PKK’nın kendisini feshetmesi ve silah bırakması sürecine, altıncı bölüm yasal düzenleme önerilerine, yedinci bölüm ise demokratikleşme başlığına ayrıldı. Rapor, sonuç ve değerlendirme kısmıyla sona eriyor. Ekler ve dijital paylaşım vurgusu yapıldı Ana rapora beş ek hazırlandığı belirtildi. Bu eklerde komisyon üyeleri, çalışma usul ve esasları, siyasi partilerin sunduğu raporların dijital bağlantıları ve QR kodları, şimdiye kadarki toplantı özetleri ile dinlenen kurum ve kişi listeleri yer alacak. 21’inci toplantının tam tutanağının da rapora ekleneceği ifade edildi. “Rapor af mahiyetinde değildir” Kurtulmuş, raporun bir af düzenlemesi niteliği taşımadığını özellikle vurgulayarak, metnin terör eylemleri ve şiddet ikliminin sona erdirilmesine yönelik iradeyi ortaya koyduğunu söyledi. Çalışmaların tamamlanmış bir süreç olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Kurtulmuş, raporun bir “nihayet değil, atılacak adımların mihenk taşı” olduğunu ifade etti. Kardeşlik ve milli dayanışma vurgusu TBMM Başkanı, Türkiye toplumunun uzun yıllar ağır bedeller ödediğini belirterek terör meselesinin kalıcı biçimde çözülmesinin yalnızca güvenlik politikalarıyla sınırlı olmadığını dile getirdi. Hukuk devleti pratiğinin güçlendirilmesi, demokratik siyasetin ve toplumsal bütünleşmenin ilerletilmesi gerektiğini söyledi. Bölgedeki istikrarsızlıkların emperyal müdahalelerle bağlantılı olduğunu belirten Kurtulmuş, çözümün daha fazla kardeşlik ve bütünleşmeden geçtiğini ifade etti. Yeni anayasa mesajı Kurtulmuş, yeni anayasa hazırlığının komisyonun doğrudan görev alanında olmadığını ancak Türkiye için ertelenemez bir sorumluluk olduğunu kaydetti. Meclis’in milli iradenin tecelligahı olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, sürecin toplumsal meşruiyet zemininde ilerlemesi gerektiğini söyledi. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

MHP’den sistem mesajı: Başkanlık yapısı anayasa içinde kurumsallaşmalı Haber

MHP’den sistem mesajı: Başkanlık yapısı anayasa içinde kurumsallaşmalı

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Feti Yıldız, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, MHP’nin hazırladığı 100 maddelik yeni anayasa önerisinin temel yaklaşımını kamuoyuyla paylaştı. Yıldız, anayasal düzen, devlet yapısı, temel haklar ve başkanlık sistemine ilişkin değerlendirmelerinde, “kurumsallaşma” ve “devlet aklı” vurgusunu öne çıkardı. Devlet aklı vurgusu öne çıktı Yıldız, devletin zaman ve koşullara göre değişebilen bir yapısı olmakla birlikte, değişmeyen bir ruhu bulunduğunu belirterek bu ruhu “devlet aklı” olarak tanımladı. Devlet aklının siyasi davranışta yüksek rasyonalite ve amaca uygunluğu esas aldığını ifade eden Yıldız, bu yapının dinamik olduğunu ve tarihsel tecrübeyi sürekli aktardığını dile getirdi. “Terörsüz Türkiye hedefi geri dönülmez” Açıklamasında terörle mücadeleye de geniş yer ayıran Yıldız, terörün çağdaş devletlerin egemenlik, güvenlik ve toplumsal istikrarını tehdit eden çok boyutlu bir olgu olduğunu söyledi. “Terörsüz Türkiye” hedefinin tartışmaya kapalı, ertelenemez ve geri dönülmez bir devlet meselesi olduğunu belirten Yıldız, bu yaklaşımın MHP açısından net ve süreklilik arz eden bir çizgi olduğunu ifade etti. Kurucu değerler ve üniter yapı vurgulandı Yıldız, anayasal düzenin, milli devlet yapısının ve üniter yönetim modelinin tartışma konusu yapılamayacağını savundu. Kurucu değerlerin tarihsel bir zorunluluk ve hukukun vazgeçilmez unsuru olduğunu belirten Yıldız, bu çerçevenin Türkiye toplumunun ortak paydası olarak görülmesi gerektiğini dile getirdi. 100 maddelik anayasa önerisinin çerçevesi çizildi MHP’nin yeni anayasa önerisinin “yeni, nitelikli, sivil, milli ve manevi hayatın esaslarını kavramış” bir anlayışla hazırlandığını aktaran Yıldız, başlangıç bölümünde “Allah’ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisi” vurgusunun yer aldığını söyledi. Anayasa teklifinde “devletin şekli ve nitelikleri”nin değiştirilemez hükümler arasında korunduğunu, temel haklar alanında ise “hakların bütünlüğü” yaklaşımının benimsendiğini ifade etti. Yıldız, hakları düzenleyen maddelerdeki sınırlama sebeplerinin kaldırıldığını ve hürriyetin esas, sınırlamanın istisna olduğu anlayışın güçlendirildiğini belirtti. TBMM’ye uzlaşma ve denge rolü Anayasa teklifinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin milli birliği sağlama misyonunun güçlendirildiğini kaydeden Yıldız, TBMM Başkanı’na tarafsız konumuyla milli uzlaşmanın sağlanması ve siyasi krizlerin çözümünde arabuluculuk görevi verildiğini aktardı. Milletvekili dokunulmazlığı ve milletvekilliğinin düşmesine ilişkin belirsizliklerin de giderildiğini ifade etti. Başkanlık sistemi için kurumsallaşma çağrısı Yıldız, başkanlık sistemine ilişkin düzenlemelerin anayasa bütünlüğü içinde ele alındığını belirterek, sistemin kurumsal bir yapıya kavuşturulmasının hedeflendiğini söyledi. Buna göre başkanla birlikte iki başkan yardımcısının seçilmesinin öngörüldüğünü, Başkanlık Kabinesi’nin anayasal statüye dahil edildiğini ve Başkanlık Hükümet Programı’nın Meclis’e sunulmasına yönelik bir yöntem getirildiğini ifade etti. Yıldız, üniter devlet ilkesine anayasada açıkça yer verildiğini de vurguladı.

Erdoğan, Yapıcıoğlu’nu Saraçhane’de değil, Saray’da ağırladı Haber

Erdoğan, Yapıcıoğlu’nu Saraçhane’de değil, Saray’da ağırladı

Görüşme Beştepe’de basına kapalı gerçekleşti AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nu Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde kabul etti. Cumhurbaşkanlığı kaynakları, görüşmenin planlı bir ziyaret olduğu bilgisini paylaşırken, içerik ve gündeme ilişkin resmi bir açıklama yapılmadı. Görüşmeden yalnızca bir fotoğraf servis edildi. Erdoğan–HÜDA PAR temasları seçim sonrası yeniden hızlandı HÜDA PAR, son seçimlerde Cumhur İttifakı’nı destekleyen bileşenlerden biri olarak TBMM’de grup dışı temsil edilen partiler arasında yer alıyor. Son aylarda artan siyasi temaslar, parti ile AK Parti arasında yeni döneme dair olası işbirliği senaryolarını yeniden gündeme taşıdı. Görüşmenin içeriğine dair resmi açıklama yapılmadı Basına kapalı gerçekleştirilen toplantı sonrası ne Beştepe’den ne de HÜDA PAR cephesinden görüşme başlıklarına ilişkin bir açıklama gelmedi. Ankara kulislerinde görüşmenin yerel seçimler, yeni anayasa tartışmaları ve bölgesel siyaset dosyaları bağlamında yapıldığı yorumları öne çıktı. HÜDA PAR son dönemde Meclis ve kabine temaslarını sıklaştırdı Yapıcıoğlu, son haftalarda hükümet kanadıyla üst düzey temaslar yürütüyor. Parti, özellikle yeni anayasa görüşmeleri ve “sivil siyaset vurgusu” üzerinden kamuoyuna yönelik açıklamalarını artırmış durumda.

Mehmet Uçum: Terör hiçbir iyi hedefin aracı olamaz! Haber

Mehmet Uçum: Terör hiçbir iyi hedefin aracı olamaz!

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, sosyal medya hesabından yayımladığı “Önce Geçiş Sonra Demokrasi Çarpıtması!” başlıklı yazısında, “Terörsüz Türkiye” süreci ve demokrasi reformları üzerine tartışmalara yanıt verdi. Uçum, bazı çevrelerin “geçiş süreci” kavramını yanlış yorumlayarak demokrasiyi askıya alma iddiasında bulunduğunu belirtti. “Geçiş süreci demokrasiden bağımsız değildir” Uçum yazısında, “Terörsüz Türkiye’ye geçiş”in amacının terörün kesin ve kalıcı biçimde sona ermesi olduğunu, bu sürecin yalnızca terör örgütü ve onun siyasi-ideolojik bağlantılarıyla sınırlı olduğunu vurguladı. “Geçiş süreci Türkiye’deki ve bölgedeki Kürt yurttaşların tamamına yönelik değildir. Bu süreçteki özneler münfesih terör örgütünün kurucuları, yöneticileri ve hukuken muhatap alınabilecek kişilerle sınırlıdır.” Uçum’a göre, geçiş süreci hukuku demokratik düzenin bir parçası olarak görülmeli ve demokrasiyle birlikte ilerlemelidir. “Geçiş süreci hukukunu demokrasi dışında görmek abestir. Terörün ve şiddetin sona ermesi zaten demokratik alanı genişletecek, yeni olanaklar yaratacaktır.” “Türkiye’de demokrasi askıda değil, işliyor” Yazısında muhalefetin “demokrasi askıda” yönündeki söylemlerine de yanıt veren Uçum, Türkiye’de demokratik sistemin tüm kurumlarıyla işlediğini belirtti: “Demokrasi askıda ise Türkiye’de her türlü muhalefet nasıl olabiliyor, varlıklarını nasıl sürdürebiliyor? En radikal fikirlerin bile ortaya çıkabildiği bir ortamda, ‘demokrasi yok’ demek ideolojik körlüktür.” Uçum, hukuki süreçlerin ve cezaların “demokrasiye darbe” gibi gösterilmesini yanlış bulduğunu vurguladı: “Suç alanına girilmedikçe her kanattan muhalifler demokratik alanda son derece rahat hareket ediyor. Türkiye’nin gerçeği budur.” “Terörü sona erdirmek hiçbir ön şarta bağlanamaz” Uçum, yazısının sonunda “terör ve demokrasi” arasındaki ilişkiyi açık biçimde tanımlayarak, terörün hiçbir şekilde meşrulaştırılamayacağını belirtti: “Terörü sona erdirmek hiçbir ön şarta bağlanamaz. Terör hiçbir iyi hedefin aracı olamaz. Terörün bitmesi herkesin kazancıdır, demokrasiyi geliştirmek için yüksek bir imkandır. Bu süreci istismar etmek en büyük sabotaj olur.” “Demokrasiye geçiş değil, demokrasiyi güçlendirme hedefi” Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, “demokrasiye geçiş” gibi ifadelerin Türkiye’nin mevcut sistemini yok saydığını da dile getirdi: “Türkiye zaten demokratik bir düzene sahip. Hedef, demokrasiye geçmek değil, demokrasiyi geliştirmektir. Cumhuriyet ve demokrasi güçlü temellere sahiptir; eksikleri tamamlamak, kurumları geliştirmek elbette mümkündür.” Uçum’un yazısı, Cumhurbaşkanlığı çevrelerinde yürütülen “Terörsüz Türkiye” ve “yeni anayasa” tartışmalarına dair en kapsamlı değerlendirmelerden biri olarak dikkat çekti. Siyaset kulislerinde ise bu çıkış, önümüzdeki dönemde güvenlik-demokrasi dengesine dair yeni anayasal adımların habercisi olarak yorumlandı.

Mehmet Uçum’dan Anayasa için “66. Madde” önerisi: ‘Türk’ yerine ‘Türk Vatandaşı’ Haber

Mehmet Uçum’dan Anayasa için “66. Madde” önerisi: ‘Türk’ yerine ‘Türk Vatandaşı’

Uçum, vatandaşlık tanımının “hukuki bağ” vurgusuyla yeniden ele alınabileceğini belirterek, “Etnik kimliğine ve dini aidiyetine bakılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hukuken bağlı olan herkes Türk vatandaşıdır” şeklinde bir düzenlemenin söz konusu olabileceğini söyledi. “Çözüm değil, geçiş süreci” Habertürk’e konuşan Uçum, son dönemdeki tartışmaların bir “çözüm süreci” olarak değil, “terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci” olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Terör örgütünün feshi ve silah bırakma kararıyla bu sürecin başladığını kaydeden Uçum, bunun bir devlet inisiyatifi olduğunu dile getirdi. “Geçiş Süreci Kanunu çıkarılmalı” Uçum, sürecin yasal güvence altına alınması için özel, geçici ve tek bir kanun çıkarılması gerektiğini de savundu. Bu kanunun, toplumsal katılım, entegrasyon, ceza ve infaz hukuku ile sosyal hukuk başlıklarını kapsaması gerektiğini belirterek, “Devletin hassasiyetleri ve kırmızı çizgileri” temel alınmalı dedi. Yeni anayasa vurgusu Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Kürtlere yönelik yasakların kaldırıldığını, kültürel ve sosyal haklarda ilerleme sağlandığını hatırlatarak, bundan sonraki sürecin demokrasinin güçlendirilmesi ve yeni anayasa çalışmalarıyla ilerleyeceğini söyledi. Bu kapsamda; “Türk vatandaşlığı” tanımının hukuki bir bağ olarak vurgulanabileceğini, Türkçe’nin devletin tek resmi dil olma özelliğinin tartışma dışı olduğunu, ancak diğer dillerin öğretimi için yasal düzenleme yapılabileceğini, Yerel yönetimlerde denetim ve bütçe gücünün artırılabileceğini ifade etti.

Aydoğan Doğan: Yeni Bir Yurttaşlık Sözleşmesine İhtiyaç Vardır! Haber

Aydoğan Doğan: Yeni Bir Yurttaşlık Sözleşmesine İhtiyaç Vardır!

Türkiye, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına girerken, derin bir toplumsal sözleşme kriziyle karşı karşıya. 1982 Anayasası, darbe döneminin ürünü olarak, halkın iradesini değil, askeri vesayeti yansıtan bir metin. Bu anayasa, toplumun çeşitliliğini, ihtiyaçlarını ve geleceğini kucaklamaktan uzak. Etnik, kültürel ve sosyal çeşitliliğimiz, merkeziyetçi bir yapı içinde eziliyor; eşit yurttaşlık ise lafta kalıyor. Bu yüzden, yeni bir yurttaşlık sözleşmesine –yani gerçek bir toplum sözleşmesine– acil ihtiyaç var. Bu sözleşme, sadece hukuki bir belge değil, ortak geleceğimizi inşa edecek bir köprü olmalı. Tarihsel olarak bakarsak, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte yurttaşlık kavramı, etnik temelli bir ulus inşasıyla şekillendi. Tanzimat'tan Islahat Fermanı'na, oradan 1921 ve 1924 anayasalarına uzanan süreç, eşitlik vaadiyle başladı ama pratikte dışlayıcı politikalarla devam etti. Kürtler, Aleviler, diğer azınlıklar ve yoksul kesimler, bu süreçte sıklıkla dışlandı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında "Türk" tanımı, etnik bir kimlikten ziyade yurttaşlık bağı olarak tasarlanmıştı; ancak uygulama, asimilasyon ve merkeziyetçilikle bozuldu. 1961 ve 1982 anayasaları ise darbe mirası olarak, özgürlükleri kısıtlayan, vesayeti koruyan yapılar haline geldi. Bugün, bu mirasın yükü altında, toplumumuz kutuplaşmış halde: Bir yanda ekonomik eşitsizlikler, diğer yanda kimlik çatışmaları. Güncel sorunlar, bu ihtiyacın aciliyetini gözler önüne seriyor. Türkiye'de yurttaşlık, eşitlikten uzak bir kavram haline geldi. Gelir dağılımındaki uçurum –nüfusun yüzde 1'inin servetin yüzde 40'ını kontrol etmesi– eşit yurttaşlığı slogan haline getiriyor. Kürt sorunu, yıllardır çözümsüz bırakılarak, barışı engelliyor. Merkeziyetçi yönetim, yerel ihtiyaçları görmezden geliyor; Alevilerin inanç hakları, Romanların sosyal dışlanması gibi meseleler, sistematik ihmal ediliyor. Dış politika ve güvenlik tehditleri –örneğin Suriye'deki gelişmeler– iç barışımızı doğrudan etkiliyor. Pandemi, iklim krizi ve göç gibi küresel sorunlar ise, mevcut anayasanın yetersizliğini daha da belirginleştiriyor. Bu yapı, demokrasiyi zayıflatıyor: Seçimler var ama katılım sınırlı; ifade özgürlüğü baskı altında; yargı bağımsızlığı tartışmalı. Peki, yeni bir yurttaşlık sözleşmesi nasıl olmalı? Öncelikle, etnik temelli değil, eşitlik ve katılım temelli bir vatandaşlık tanımı şart. Anayasa, "Türk" kavramını, etnik bir kimlikten çıkarıp, tüm yurttaşları kapsayan bir çatı haline getirmeli. Eşit yurttaşlık, sadece haklarda değil, sorumluluklarda da geçerli olmalı: Bilinçli vatandaşlık, seçimden öte, sürekli katılımı gerektirir. İkinci olarak, sosyal adalet ön planda olmalı. Ekonomik haklar –gelir adaleti, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık erişimi– anayasada güvence altına alınmalı. İzmir İktisat Kongresi'nin ruhuyla, "misak-ı iktisadi" gibi bir ekonomik sözleşme, anayasanın parçası haline getirilmeli. Üçüncü olarak, desentralizasyon: Yerel yönetimler güçlendirilmeli, bölgelerin ihtiyaçlarına göre özerklik sağlanmalı. Bu, federalizm değil, üniter yapı içinde katılımcı bir model. Dördüncü olarak, demokrasi derinleştirilmeli: Halkın doğrudan yasa önerme, vekil geri çağırma hakkı gibi mekanizmalar eklenmeli. Dijital araçlarla katılım artırılmalı. Son olarak, barış ve güvenlik: Silahlı çatışmaların sona ermesi, genel af gibi adımlarla desteklenmeli; ancak bu, şeffaf ve toplum odaklı olmalı. Bu sözleşme, tüm siyasi partilerin, sivil toplumun ve halkın katılımıyla hazırlanmalı. İktidarın önerdiği sivil anayasa tartışması, fırsat olarak görülmeli; muhalefet, "istemezük" tavrından vazgeçip, özgürlükçü öneriler sunmalı. Geçmiş hatalardan –örneğin çözüm sürecindeki yöntem yanlışlıklarından– ders çıkararak, ileriye bakmalıyız. Yeni anayasa, terörsüz bir Türkiye için zemin yaratmalı; Kürtlerin, Alevilerin, tüm kesimlerin sesini duymalı. Sonuç olarak, yeni bir yurttaşlık sözleşmesi, kavga yerine uzlaşıyı; korku yerine umudu getirecek. Bu, siyasetin topluma borcu. Eğer kaçarsak, yarınlarımız karanlık; eğer sahiplenirsek, onurlu bir birliktelik mümkün. Halkın iradesi, bu değişimin anahtarıdır.

Mehmet Uçum: Sivil anayasa, halkın yapması gereken anayasadır Haber

Mehmet Uçum: Sivil anayasa, halkın yapması gereken anayasadır

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, X hesabından paylaştığı Pazar yazısında, yeni anayasa tartışmaları çerçevesinde gündeme gelen “sivil anayasa” kavramına açıklık getirdi. Bu nitelemenin Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal gerçekliğine uygun olduğunu belirten Uçum, “Sivil anayasa, halkın yapması gereken anayasadır” vurgusunu yaptı. Uçum’un açıklamaları şu şekilde: “SİVİL ANAYASA HALKIN YAPTIĞI ANAYASA DEMEKTİR!” Yeni anayasa hedefi ifade edilirken ‘sivil anayasa’ nitelemesinin tartışıldığı görülüyor. Anayasaların sivil olamayacağı gerekçesiyle bu ifadeye itiraz ediliyor. Bu itirazlar arasında kamu-sivil, siyasal toplum-sivil toplum, asker-sivil, resmi-sivil ayrımları yer alıyor. Ancak tüm bu ayrımlara rağmen yeni anayasanın sivil nitelemesi son derece isabetlidir ve Türkiye gerçeğine uygundur. Kavramlar, toplumsal ve siyasal süreçlerle gelişir; içeriği zamanla değişir ve zenginleşir. Sivilin köken anlamı askeri olmayan demektir ancak bu kavram kamusal alan, resmi kurumlar ve seçkinci yapılar karşısında halkın iradesini temsil eden bir anlam da kazanmıştır. Türkiye'de 1961 Anayasası, 1971 değişiklikleri ve 1982 Anayasası askeri müdahaleler sonucu hazırlanmıştır. Bu nedenle, askeri iradenin değil, halkın ve siyasi temsilcilerinin yaptığı anayasa, yani sivil anayasa talebi öne çıkmıştır. Yeni anayasanın sivil niteliği, belgenin hukuki ya da resmi niteliğine değil, hazırlanış sürecinde halkın iradesinin belirleyici olmasına işaret eder. Sivillik, devletin dışında olmak anlamına gelmez; aksine devletin temel esaslarını halkın belirlemesi demektir. Sivil iradenin temsilcisi siyasettir ve onun en yüksek organı TBMM’dir. Sivil yeni anayasa, olağan Meclisin hazırlayacağı ve halkın onayına sunulacak olan anayasadır. Sonuç olarak, ‘sivil anayasa’ ifadesi, anayasanın içeriğinden çok yapım sürecinde halkın iradesinin esas alınması anlamına gelir. Özcesi sivil anayasa, halkın yapması gereken anayasadır. Yeni anayasa hedefinin anlamı da ‘Halkın Anayasası’na kavuşmaktır.” Uçum’un bu açıklamaları, yeni anayasa tartışmalarında sivil iradenin önemine vurgu yapan yaklaşımı güçlendiriyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.