SON DAKİKA

Anadolu’da Ezilenlerin İsyan Tarihi 1: Şeyh Bedreddin ve Hakikatin Kıyamı

"Anadolu’da Ezilenlerin İsyan Tarihi" başlıklı bu yazı dizimiz; resmi tarihin unutturmaya, karalamaya ya da bağlamından koparmaya çalıştığı o büyük kırılma anlarını, kutsal direnişleri ve halk önderlerini yeniden hatırlamak için tarihsel bir hesaplaşmaya girişiyor.

Haber Giriş Tarihi: 02.09.2026 10:30
Haber Güncellenme Tarihi: 02.09.2026 10:46
Kaynak: Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
Anadolu’da Ezilenlerin İsyan Tarihi 1: Şeyh Bedreddin ve Hakikatin Kıyamı

ALİ KEMAL EKİNCİ

Tarih, çoğu zaman sarayların, fermanların, taht kavgalarının ve muzaffer orduların dolayısıyla güçlünün/egemenin diliyle yazılır. Resmi vakayinamelerin kurduğu bu kronolojik anlatı; mülksüzleri, topraksız köylüleri, sırtında ağır vergilerin yükünü taşıyan zanaatkârları, ötekileri, Kuran’ın tabiriyle mustazafları/erzelunları ve hakikat arayışçılarını "düzeni bozan asi kalabalıklar" veya "dinden sapan mülhidler" olarak kayda geçirir. Oysa Anadolu’nun kadim toprağı, sömürüye, adaletsizliğe ve iktidarın kibrine karşı kıyama kalkan ezilenlerin kesintisiz direniş hafızasını taşır.

"Anadolu’da Ezilenlerin İsyan Tarihi" başlıklı bu yazı dizimiz; resmi tarihin unutturmaya, karalamaya ya da bağlamından koparmaya çalıştığı o büyük kırılma anlarını, kutsal direnişleri ve halk önderlerini yeniden hatırlamak için tarihsel bir hesaplaşmaya girişiyor.. İlk adımını Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal üçlüsünün ortaklaşmacı kıyamıyla attığımız bu seri; ilerleyen bölümlerinde saltanatın baskısına ve tımarlı sipahi sömürüsüne başkaldıran Şahkulu Baba Tekeli’yi, Tokat ve Yozgat bozkırında köylü isyanının sembolü haline gelen Bozuklu Şeyh Celal’i ve adalet meşalesini elden ele devreden nice tarihsel simayı anlatacağız. Amacımız, geçmişi nostaljik bir masal gibi anmaktan uzak, bugünün sömürü ilişkilerine karşı dururken ezilenlerin tarihsel köklerine ve o bitmeyen eşitlik düşüncesine yeniden tutunmaktır. Bu anlamıyla tarihi bugüne seferber etmeye çalışacağız.

Medreseden Direnişin Ön Safına

Simavna kadısının oğlu olarak 14. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya gelen Mahmud bin İsrail , yani bilinen adıyla Şeyh Bedreddin; egemen tarihçi anlayışın beyan ettiği gibi sıradan bir halk kışkırtıcısı yahut nevzuhur bir meczup değildir. Edirne ve Bursa’daki temel eğitiminin ardından Konya, Kudüs, Halep ve bilhassa dönemin en büyük ilim merkezlerinden biri olan Kahire’de yaklaşık yirmi yıl süren derin bir tahsil hayatı geçirmiştir. Fıkıhta, mantıkta, kelamda ve hadiste çağının zirvesine yerleşen Bedreddin; yazdığı Camiu’l-Fusuleyn, Letaifu’l-İşarat ve Teshil gibi hacimli eserlerle İslam hukukuna yön veren, taklidi reddedip içtihat kapısını ardına kadar açık tutan bir başmüderristir. Hatta kaderin cilvesidir ki, onu asmaya mahkûm eden ulema sınıfı, yüzyıllar boyu onun fıkıh kitaplarını medreselerde ders kitabı olarak okutacaktır.

Ancak Bedreddin’in zihnindeki dönüşüm, medresenin dar kalıpları içinde kalmamıştır. Kahire’de Şeyh Hüseyin Ahlatî’nin tasavvufi rehberliğinde deruni bir arayışa girmiş, Tebriz’e uzanmış, Hurufilerle ve dönemin öteki hakikat arayışçılarıyla temas kurmuştur. Fetret Devri’nin getirdiği kaos ortamında Musa Çelebi’nin kazaskerliğini yürüten Şeyh Bedreddin, salt bir bürokrat veya fıkıhçı olarak kalamazdı. Çünkü onun için ilim, saray odalarında iktidarı meşrulaştıran bir kalkan olmaktan uzaktı. Halkın ekmeğiyle ve adaletiyle doğrudan bağ kuran eylemsel bir sorumluluktu. Kendisinin ifade ettiği gibi, "ilmiyle amel etmeyen cahil sayılırdı". O, bilgisini sarayın hizmetine sunmak yerine ezilenlerin kurtuluş arayışına vakfetmeyi seçti. Mazlumların sırtlarında kendilerine piramitler inşa eden egemenlere ve bu egemenlerin hizmetine giren din adamı sınıfına karşı tarihin en özgün mücadelesini verecekti.

Din Dışı mı, Saray Dinine Karşı mı?

Yüzyıllardır Şeyh Bedreddin şahsiyeti iki zıt ama birbirini besleyen kutup tarafından zihinsel bir tecride uğratılmıştır. Birinci kutup, saray ideolojisinin ve tahrif edilmiş resmi ulemanın çizgisidir: Bedreddin’i devlete başkaldırmış bir asi, İslam akidelerini bozan bir zındık ve mülhid ilan ederek katlini meşrulaştırmaya çalışır. İkinci kutup ise Bedreddin’i anlamaya çalışırken onu bütünüyle içinde doğduğu inanç zemininden koparan, onu 20. yüzyılın modern ve ateist parametreleriyle okuyarak dine tamamen yabancılaştıran yaklaşımdır.

Oysa Şeyh Bedreddin gerçeği bu sığ ikilikleri parçalar. Şeyh Bedreddin, dine ya da Allah’a karşı karşı çıkmamıştır aksine sarayın Allah anlayışına, sultanın sömürüyü örten sahte dinine karşı çıkmıştır. Bedreddin’in temel felsefi metni olan Varidat incelendiğinde; eserde yüzlerce kez Allah, peygamber, melek, hakikat, tevhid ve varlık kavramlarının işlendiği görülür. Bedreddin, İslam düşüncesi içerisinden konuşan devrimci bir mutasavvıftır. Ebuzer el-Gıfari’den Hallac-ı Mansur’a, Karmatilerden Babailere uzanan ve resmi ulemanın "heterodoks" diyerek dışladığı ezilenlerin adalet çizgisinin Rumeli’deki gür sesidir.

Ali Şeriati’nin meşhur tespitiyle, tarihte asıl kavga din ile dinsizlik arasında olmamıştır; sarayın dini ile ezilenlerin dini arasındadır. Nübüvvetin direniş felsefesi böyle işlemektedir. Şeyh Bedreddin’de sarayın kurguladığı, mülkiyeti kutsayan ve saltanatı meşrulaştıran tanrı tasavvuruna karşı; mazlumun safında yer alan, kula kulluğu reddeden toplumsal tevhid inancını bayraklaştırmıştır. Yine Ali Şeriati’nin beyanıyla tevhidi gökten yere indirmiş ve toplumsallaştırmıştır. Onu direniş, hakikat, Allah, anlam, sorumluluk olgularıyla anmamak zihinlerde yeniden idam etmek demektir.

Vahdet-i Mevcud ve Dünyevi Tahakkümün Reddi

Şeyh Bedreddin’in felsefi derinliğini anlamadan onun politik eylemini kavramak olanaksızdır. İbn Arabî’nin vahdet-i vücud (varlığın birliği) öğretisini devralan Bedreddin, Ahlatî ekolünün de tesiriyle bu kavrayışı daha maddî ve somut bir çizgiye, vahdet-i mevcud anlayışına taşımıştır. Bedreddin’e göre evren ve varlık bir bütündür; yaratıcı tüm mevcudatın içindedir, her zerresine içkindir. Bu dünya ile öte dünya arasındaki katı yarılma zahiridir; hakikat, varlığın bu andaki maddî ve manevi birliğinde gizlidir.

Bu felsefi ve irfani kavrayış, devrimci bir siyasal duruşu beraberinde getirir. Zira mademki varlık birdir ve Hakk her insanda, her nesnede tecelli etmektedir; o halde bir insanın başka bir insana tahakküm kurması, yeryüzü nimetlerini gasp etmesi, kendini mutlak mülk sahibi kılması varoluşun hakikatine aykırıdır. Bedreddin Varidat’ta şöyle der:

"İnsanların bir kısmı bir kısmına tapıyor, kimisi de altın ve gümüş paralara, yenilecek içilecek şeylere, yüceliklere, övünülecek şeylere ibadet ediyor da yine de Allah'a ibadet ettiklerini sanıyorlar."

Bu söz mülkiyeti putlaştıran, ezilenlerin rızıklarına el koyarak zenginleşen yönetici elitlere vurulmuş eşsiz bir darbedir. Şeyh Bedreddin için tevhid sırrını gerçekleştirmek; yeryüzünde eşitliği, adil paylaşımı ve sınıfsız bir ortak yaşamı somutlaştırmaktır. Bu anlamda katı materyalist tutumun aksine din toplumların afyonu olmaktan çıkmaktadır. Din, özgürlük, anlam ve direnişin argümanlarını yeryüzünün tüm ezilenlerine verecek kadar evrensel ortak hakikatler barındırmaktadır. Din, insanların en yalnız zamanlarında Allah’ın onlara merhametidir. Peygamber ve peygamber-i davranan önderlerin tarihsel misyonu budur.

"Yârin Yanağından Gayrı Her Şeyde Ortak"

Şeyh Bedreddin’in fikirleri sadece medrese eserlerinin mücerret sayfaları arasında kalmadı; 15. yüzyılın başında, Timur istilası ve taht kavgalarıyla kırılan, açlığa ve talana mahkûm edilen halkın öfkesiyle birleşti. Bedreddin İznik’te sürgünde tutulurken, onun iki büyük yol arkadaşı Anadolu’da ayaklanmanın ateşini yaktı.

Karaburun Yarımadası’nda Börklüce Mustafa, mülksüzleşen köylüleri, Rum balıkçıları ve yoksul zanaatkârları etrafında topladı. Bizanslı tarihçi Doukas’ın da dehşetle ve hayranlıkla kaydettiği üzere Börklüce; yiyecekten giyeceğe, sabandan hayvana, topraktan berekete kadar her şeyin ortak olması gerektiğini savunuyordu. Nâzım Hikmet’in destanında ölümsüzleşen "yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde hep beraber" şiarı, bu ortaklaşmacı pratiğin halkın dilindeki en yalın tercümesiydi. Manisa civarında ise Torlak Kemal, binlerce mülksüz dervişiyle aynı eşitlikçi bayrağı açtı.

Bu hareketin en dikkat çekici yanı, sınırları ve dinleri aşan devrimci ve senkretik karakteriydi. (Hakikati ve ortak iyiyi merkeze alan bu anlayışa bugün sarsıcı bir ihtiyaç vardır) Müslüman Türk köylüsü, Rum denizcisi ve Hristiyan tebaası aynı safta dövüşüyor; birinin inancı diğerine üstün tutulmuyor, ezilenlerin sınıfsal ortaklığı dinî ayrışmaları siliyordu.

Osmanlı saltanatı, Bayezid’in oğlu Çelebi Mehmed önderliğinde bu hareketi ezmek için devasa ordular sevk etti. Karaburun Boğazı’nda on binlerceye varan inanmış bir toplum, saltanatın zırhlı birliklerine karşı destansı bir direniş sergiledi. Börklüce Mustafa işkenceler altında çarmıha gerildi, yoldaşları gözleri önünde kılıçtan geçirildi; fakat hiçbiri inancından ve ortak yaşam düşünüden geri adım atmadı. Manisa’da Torlak Kemal asıldı.

İznik’ten Rumeli’ye geçen, Deliorman bölgesindeki yoksul Türkmenler ve Kalenderi dervişleriyle kıyama duran Şeyh Bedreddin ise ihanetler ve kuşatmalar sonucu yakalandı. Serez Çarşısı’nda, 1416 yılında kurulan mahkemede suçlu bulundu. Malına el sürülmedi zira malı yoktu; fıkıh kılıfına uydurulan "kanı helal, malı haram" hükmüyle, halkı sindirmek amacıyla çırılçıplak bir ağaca asılarak idam edildi.

Şeyh Bedreddin’in bedeni Serez çarşısında bir ağaç dalında can verdi; fakat temsil ettiği hakikat fedailiği, ortaklaşmacılık ve adalet arayışı yok edilemedi. Walter Benjamin’in dediği gibi, "Hiçbir olay tarih için kaybolmuş sayılmaz." Egemenlerin kendi sömürü sürekliliklerini kurmak için geçmişi dondurduğu yerde; ezilenler, geçmişin kırılma anlarını bugünün mücadelesine taşımak zorundadır.

Yazımızı Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı eserinden bir pasajla bitirelim:

Dönüldü Bedreddine.

Denildi: “Sen de konuş”

Denildi: “Ver hesabını ilhadının”

Bedreddin

Baktı kemerlerden dışarı.

Dışarda güneş var.

Yeşermiş avluda bir ağacın dalları

Ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.

Bedreddin gülümsedi.

Aydınlandı içi gözlerinin,

dedi:

— Mademki bu kerre mağlubuz

netsek, neylesek zaid.

Gayrı uzatman sözü.

Mademki fetva bize aid

verin ki basak bağrına mührümüzü.

Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde, Bedreddin’in ektiği bu başkaldırı tohumunun 16. yüzyılda Toroslar’dan Sivas’a nasıl südur ettiğini, tımarlı sipahi nizamına ve sarayın talanına karşı kılıç çeken Şahkulu Baba Tekeli’nin destansı isyanında iz süreceğiz.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.