Saldırıların hemen ertesinde dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un kameralar karşısında bilinçaltını açık edercesine telaffuz ettiği "Bu haçlı seferi, teröre karşı bu savaş biraz zaman alacak" itirafı, sıradan bir dil sürçmesi veya geçici bir heyecandan öte birşeydi.
Haber Giriş Tarihi: 11.09.2026 11:02
Haber Güncellenme Tarihi: 11.09.2026 11:13
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
11 Eylül 2001 günü Manhattan semalarında patlayan uçaklar, Washington yönetimi için yirmi birinci yüzyılın küresel jeopolitiğini baştan aşağı tanzim etmenin en elverişli sıçrama tahtası haline getirilmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte kendine yeni ve tanımlanabilir bir küresel düşman arayan Amerikan hegemonik aklı, aradığı meşruiyet zeminine tam da bu kırılma anında kavuşmuştur. Korkunun, güvensizliğin ve kolektif travmanın kitleleri yönlendirmede mutlak bir toplumsal mühendislik aparatına dönüştürüldüğü bu süreçte, "Terörle Mücadele" söylemi adı altında gezegen çapında yayılmacı, müdahaleci ve sınır tanımaz bir hegemonik seferberlik başlatılmıştır. Uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler antlaşmalarının ve temel insan hakları evrensel beyannamelerinin fiilen askıya alındığı bu atmosfer, Doğu’nun kadim coğrafyalarını acımasız ve hesapçı bir emperyalist dizaynın açık hedefi haline getirmiştir.
Hortlatılan Haçlı Seferi Ruhu
Saldırıların hemen ertesinde dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un kameralar karşısında bilinçaltını açık edercesine telaffuz ettiği "Bu haçlı seferi, teröre karşı bu savaş biraz zaman alacak" itirafı, sıradan bir dil sürçmesi veya geçici bir heyecandan öte birşeydi. Bu ifade, Batı emperyalizminin asırlardır iliklerine işlemiş olan Şarkiyatçı zihniyet kodlarının ve sömürgeci reflekslerinin apaçık bir dışavurumuydu. On dokuzuncu yüzyılın ırkçı ve pozitivist Fransız düşünürü Ernest Renan’ın, İslam dünyasını felsefeye, bilime, akla ve ilerlemeye kapalı, doğası gereği "düşman ve öteki" olarak yaftalayan teorik kurguları, Bush yönetiminin Yeni Muhafazakâr (Neo-Con) elitleri tarafından post-modern çağın devlet doktrinine dönüştürülmüştür. Renan’ın Şarkiyatçılığında ifadesini bulan Doğulu halkların "medenileştirilmesi veya terbiye edilmesi gereken barbarlar" olduğu algısı, Pentagon ve Beyaz Saray koridorlarında "demokrasi ihracı", "rejim değişikliği" ve "önleyici meşru müdafaa" gibi cilalı kavramlarla ambalajlanmıştır. "Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle berabersiniz" şeklindeki mutlak kibrin ürettiği bu ayrım, Doğu ile Batı arasında tarihsel bir hesaplaşmayı yeniden canlandırmış, kadim İslam coğrafyasına yönelik askeri harekâtları çağdaş bir Haçlı seferi motivasyonuyla beslemiştir. Daha sonraki dönemde ise Amerika’nın İslam’a dair şeytani siyaset felsefesini ise Bernard Lewis ve Samuel Huntington inşa etmişti. İlginçtir ki, Bernard Lewis: Bush yönetiminin ve özellikle Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz gibi isimlerin en yakın akıl hocalarından biriydi.
Evanjelist Teopolitika ve Tanrı’yı Kıyamete Zorlama Hezeyanı
Bu askeri ve siyasi hamlelerin ardındaki en karanlık ve patolojik dinamik, şüphesiz Amerikan karar alma mekanizmalarını derinlemesine kuşatan Evanjelik-Hristiyan Siyonist teolojinin dış politikadaki belirleyiciliği olmuştur. Rasyonel devlet aklının ve reel politiğin sınırlarını aşan bu yaklaşım, dünyayı iyiler ve kötüler arasında kaçınılmaz bir son savaşa doğru sürükleyen sapkın bir eskatolojik projeyi hayata geçirmeye soyunmuştur. Bu şizofrenik savrulmanın temelinde yer alan "Tanrı’yı kıyamete zorlama" ve "Armageddon" inancı; Mesih’in yeryüzüne ikinci kez dönebilmesi için vadedilmiş topraklarda kaosun hâkim olması, sınırların kanla yeniden çizilmesi ve büyük bir kıyamet savaşının körüklenmesi gerektiği dogmasına dayanmaktadır. Beyaz Saray’da düzenlenen sabah dua kahvaltılarıyla ve kutsal metinlerin militarist yorumlarıyla motive edilen bu zihniyet, Ortadoğu’daki işgalleri ilahi bir planın kaçınılmaz safhaları olarak görmüştür. Bağdat semalarına fırlatılan güdümlü füzeler ve Felluce’de kullanılan fosfor bombaları, bu fanatik kurgunun zihin dünyasında kutsal bir görevin ifası olarak meşrulaştırılmıştır. Teopolitiğin emperyalist hırslarla bu şekilde eklemlenmesi neticesinde Irak’ta, Afganistan’da, Yemen’de ve Suriye’de milyonlarca masum sivil katledilmiş, yüz binlerce çocuk enkaz altında can vermiş, milyonlarcası ise yerinden edilerek vatansız bırakılmıştır. Masumların dökülen kanı, bu kıyamet teolojisinin hezeyan dolu sahnesinde önemsiz birer ayrıntı ve "kader kurbanı" olarak kabul edilmiştir.
Yeni Sömürge Teknikleri
On dokuzuncu yüzyılın klasik sömürgecilik modeli, 11 Eylül sonrası dönemde yerini çok daha sofistike, görünmez ve hibrit sömürü tekniklerine bırakmıştır. Washington yönetimi, doğrudan askeri postallarla sahada olmanın maliyetini azaltmak ve kamuoyu tepkisini perdelemek adına savaşları ticarileştirmiştir. Blackwater gibi özel askeri şirketler, paralı asker orduları, yerel işbirlikçi klikler ve gizli istihbarat operasyonları bu yeni sömürü çağının başat enstrümanları olmuştur. "Özgürlük getirme" ve "kitle imha silahlarını yok etme" yalanlarıyla işgal edilen Irak’ta ilk yapılan icraatlardan biri, ülkenin kamusal altyapısını, petrol sahalarını ve stratejik zenginliklerini uluslararası enerji kartellerine açacak özelleştirme yasalarının yürürlüğe sokulmasıdır. Kasıtlı olarak zayıflatılan, etnik ve mezhepsel fay hatları derinleştirilerek parçalanan devlet yapıları, yerini "başarısız devletler" enkazına bırakmıştır. Bu kaos ortamı, mazlum coğrafyaların yeraltı kaynaklarının yağmalanmasını, maden havzalarının ipotek altına alınmasını ve enerji iletim koridorlarının kontrol edilmesini küresel elitler için son derece kolay bir hedef haline getirmiştir. İşgallerin yol açtığı fiziksel yıkım dahi "yeniden inşa" adı altında Amerikan inşaat ve lojistik devlerine milyarlarca dolarlık ihaleler olarak pazarlanmış; mazlum halklar kendi öz kaynaklarıyla kendi yıkımlarının faturasını ödemeye mahkûm edilmiştir.
Ebu Gureyb’den Guantanamo’ya: İnsanlık Onurunun Çöküşü
11 Eylül sonrası kurgulanan küresel güvenlik mimarisinin ahlaki iflası, Batı'nın yüz yıllardır propaganda ettiği evrensel değerler retoriğinin de sonunu getirmiştir. Ebu Gureyb Cezaevi’nde Müslüman mahkûmlara uygulanan sistematik işkenceler, aşağılamalar ve insanlık dışı pratikler; Guantanamo’daki hukuksuzluk vahaları ve CIA’in dünya genelindeki "kara noktalar" olarak bilinen gizli sorgu merkezleri, emperyalist kibrin en çıplak göstergeleri olmuştur. Hukuki tanımların dışına çıkarılarak "yasadışı düşman savaşçı" statüsüne sokulan binlerce insan, hiçbir yargılama hakkı tanınmaksızın yıllarca tecritte tutulmuş ve vahşi sorgu yöntemlerine maruz bırakılmıştır. Bu sistematik vahşet, 11 Eylül sonrasında inşa edilen korku imparatorluğunun bizzat insanlık onurunu ve vicdanını da rehin aldığını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Medeniyet, hak, adalet ve özgürlük gibi kavramlar; askeri-endüstriyel kompleksin ve küresel silah lobilerinin kâr marjlarını artırmak uğruna harcanan içi boşaltılmış paravanlara dönüşmüştür.
Son tahlilde 11 Eylül hadisesi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından tek kutuplu dünya hâkimiyetini mutlak kılmak, ulusal güvenlik devleti aygıtını sınırsız yetkilerle donatmak ve İslam coğrafyasını kalıcı bir istikrarsızlık çemberine hapsetmek üzere kusursuzca araçsallaştırılmış bir dönüm noktasıdır. Irak’ta uydurma istihbarat dosyalarıyla sahnelenen tiyatro, Afganistan’da yirmi yıl boyunca sürdürülen ve geride yalnızca derin bir sefalet bırakan yıkım, emperyalizmin dini fanatizm, ideolojik kibir ve sermaye hırsıyla birleştiğinde ne denli vahşi bir canavara dönüşebileceğinin en somut delilidir. Mazlum coğrafyalarda akıtılan her damla kan, parçalanan her aile ve yok edilen her kadim kültür mirası; emperyalist sömürü mekanizmasının çarklarını döndüren birer yakıt olarak kullanılmıştır. Tarih, 11 Eylül sonrasında sergilenen bu küresel çaplı işgal, teopolitik körlük ve sömürü furyasını, yirmi birinci yüzyılın başlangıcına vurulmuş en utanç verici kara leke olarak kaydetmiştir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Bugün 11 Eylül: Yeni Haçlı Seferinin İlk Günü
Saldırıların hemen ertesinde dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un kameralar karşısında bilinçaltını açık edercesine telaffuz ettiği "Bu haçlı seferi, teröre karşı bu savaş biraz zaman alacak" itirafı, sıradan bir dil sürçmesi veya geçici bir heyecandan öte birşeydi.
11 Eylül 2001 günü Manhattan semalarında patlayan uçaklar, Washington yönetimi için yirmi birinci yüzyılın küresel jeopolitiğini baştan aşağı tanzim etmenin en elverişli sıçrama tahtası haline getirilmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte kendine yeni ve tanımlanabilir bir küresel düşman arayan Amerikan hegemonik aklı, aradığı meşruiyet zeminine tam da bu kırılma anında kavuşmuştur. Korkunun, güvensizliğin ve kolektif travmanın kitleleri yönlendirmede mutlak bir toplumsal mühendislik aparatına dönüştürüldüğü bu süreçte, "Terörle Mücadele" söylemi adı altında gezegen çapında yayılmacı, müdahaleci ve sınır tanımaz bir hegemonik seferberlik başlatılmıştır. Uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler antlaşmalarının ve temel insan hakları evrensel beyannamelerinin fiilen askıya alındığı bu atmosfer, Doğu’nun kadim coğrafyalarını acımasız ve hesapçı bir emperyalist dizaynın açık hedefi haline getirmiştir.
Hortlatılan Haçlı Seferi Ruhu
Saldırıların hemen ertesinde dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un kameralar karşısında bilinçaltını açık edercesine telaffuz ettiği "Bu haçlı seferi, teröre karşı bu savaş biraz zaman alacak" itirafı, sıradan bir dil sürçmesi veya geçici bir heyecandan öte birşeydi. Bu ifade, Batı emperyalizminin asırlardır iliklerine işlemiş olan Şarkiyatçı zihniyet kodlarının ve sömürgeci reflekslerinin apaçık bir dışavurumuydu. On dokuzuncu yüzyılın ırkçı ve pozitivist Fransız düşünürü Ernest Renan’ın, İslam dünyasını felsefeye, bilime, akla ve ilerlemeye kapalı, doğası gereği "düşman ve öteki" olarak yaftalayan teorik kurguları, Bush yönetiminin Yeni Muhafazakâr (Neo-Con) elitleri tarafından post-modern çağın devlet doktrinine dönüştürülmüştür. Renan’ın Şarkiyatçılığında ifadesini bulan Doğulu halkların "medenileştirilmesi veya terbiye edilmesi gereken barbarlar" olduğu algısı, Pentagon ve Beyaz Saray koridorlarında "demokrasi ihracı", "rejim değişikliği" ve "önleyici meşru müdafaa" gibi cilalı kavramlarla ambalajlanmıştır. "Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle berabersiniz" şeklindeki mutlak kibrin ürettiği bu ayrım, Doğu ile Batı arasında tarihsel bir hesaplaşmayı yeniden canlandırmış, kadim İslam coğrafyasına yönelik askeri harekâtları çağdaş bir Haçlı seferi motivasyonuyla beslemiştir. Daha sonraki dönemde ise Amerika’nın İslam’a dair şeytani siyaset felsefesini ise Bernard Lewis ve Samuel Huntington inşa etmişti. İlginçtir ki, Bernard Lewis: Bush yönetiminin ve özellikle Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz gibi isimlerin en yakın akıl hocalarından biriydi.
Evanjelist Teopolitika ve Tanrı’yı Kıyamete Zorlama Hezeyanı
Bu askeri ve siyasi hamlelerin ardındaki en karanlık ve patolojik dinamik, şüphesiz Amerikan karar alma mekanizmalarını derinlemesine kuşatan Evanjelik-Hristiyan Siyonist teolojinin dış politikadaki belirleyiciliği olmuştur. Rasyonel devlet aklının ve reel politiğin sınırlarını aşan bu yaklaşım, dünyayı iyiler ve kötüler arasında kaçınılmaz bir son savaşa doğru sürükleyen sapkın bir eskatolojik projeyi hayata geçirmeye soyunmuştur. Bu şizofrenik savrulmanın temelinde yer alan "Tanrı’yı kıyamete zorlama" ve "Armageddon" inancı; Mesih’in yeryüzüne ikinci kez dönebilmesi için vadedilmiş topraklarda kaosun hâkim olması, sınırların kanla yeniden çizilmesi ve büyük bir kıyamet savaşının körüklenmesi gerektiği dogmasına dayanmaktadır. Beyaz Saray’da düzenlenen sabah dua kahvaltılarıyla ve kutsal metinlerin militarist yorumlarıyla motive edilen bu zihniyet, Ortadoğu’daki işgalleri ilahi bir planın kaçınılmaz safhaları olarak görmüştür. Bağdat semalarına fırlatılan güdümlü füzeler ve Felluce’de kullanılan fosfor bombaları, bu fanatik kurgunun zihin dünyasında kutsal bir görevin ifası olarak meşrulaştırılmıştır. Teopolitiğin emperyalist hırslarla bu şekilde eklemlenmesi neticesinde Irak’ta, Afganistan’da, Yemen’de ve Suriye’de milyonlarca masum sivil katledilmiş, yüz binlerce çocuk enkaz altında can vermiş, milyonlarcası ise yerinden edilerek vatansız bırakılmıştır. Masumların dökülen kanı, bu kıyamet teolojisinin hezeyan dolu sahnesinde önemsiz birer ayrıntı ve "kader kurbanı" olarak kabul edilmiştir.
Yeni Sömürge Teknikleri
On dokuzuncu yüzyılın klasik sömürgecilik modeli, 11 Eylül sonrası dönemde yerini çok daha sofistike, görünmez ve hibrit sömürü tekniklerine bırakmıştır. Washington yönetimi, doğrudan askeri postallarla sahada olmanın maliyetini azaltmak ve kamuoyu tepkisini perdelemek adına savaşları ticarileştirmiştir. Blackwater gibi özel askeri şirketler, paralı asker orduları, yerel işbirlikçi klikler ve gizli istihbarat operasyonları bu yeni sömürü çağının başat enstrümanları olmuştur. "Özgürlük getirme" ve "kitle imha silahlarını yok etme" yalanlarıyla işgal edilen Irak’ta ilk yapılan icraatlardan biri, ülkenin kamusal altyapısını, petrol sahalarını ve stratejik zenginliklerini uluslararası enerji kartellerine açacak özelleştirme yasalarının yürürlüğe sokulmasıdır. Kasıtlı olarak zayıflatılan, etnik ve mezhepsel fay hatları derinleştirilerek parçalanan devlet yapıları, yerini "başarısız devletler" enkazına bırakmıştır. Bu kaos ortamı, mazlum coğrafyaların yeraltı kaynaklarının yağmalanmasını, maden havzalarının ipotek altına alınmasını ve enerji iletim koridorlarının kontrol edilmesini küresel elitler için son derece kolay bir hedef haline getirmiştir. İşgallerin yol açtığı fiziksel yıkım dahi "yeniden inşa" adı altında Amerikan inşaat ve lojistik devlerine milyarlarca dolarlık ihaleler olarak pazarlanmış; mazlum halklar kendi öz kaynaklarıyla kendi yıkımlarının faturasını ödemeye mahkûm edilmiştir.
Ebu Gureyb’den Guantanamo’ya: İnsanlık Onurunun Çöküşü
11 Eylül sonrası kurgulanan küresel güvenlik mimarisinin ahlaki iflası, Batı'nın yüz yıllardır propaganda ettiği evrensel değerler retoriğinin de sonunu getirmiştir. Ebu Gureyb Cezaevi’nde Müslüman mahkûmlara uygulanan sistematik işkenceler, aşağılamalar ve insanlık dışı pratikler; Guantanamo’daki hukuksuzluk vahaları ve CIA’in dünya genelindeki "kara noktalar" olarak bilinen gizli sorgu merkezleri, emperyalist kibrin en çıplak göstergeleri olmuştur. Hukuki tanımların dışına çıkarılarak "yasadışı düşman savaşçı" statüsüne sokulan binlerce insan, hiçbir yargılama hakkı tanınmaksızın yıllarca tecritte tutulmuş ve vahşi sorgu yöntemlerine maruz bırakılmıştır. Bu sistematik vahşet, 11 Eylül sonrasında inşa edilen korku imparatorluğunun bizzat insanlık onurunu ve vicdanını da rehin aldığını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Medeniyet, hak, adalet ve özgürlük gibi kavramlar; askeri-endüstriyel kompleksin ve küresel silah lobilerinin kâr marjlarını artırmak uğruna harcanan içi boşaltılmış paravanlara dönüşmüştür.
Son tahlilde 11 Eylül hadisesi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından tek kutuplu dünya hâkimiyetini mutlak kılmak, ulusal güvenlik devleti aygıtını sınırsız yetkilerle donatmak ve İslam coğrafyasını kalıcı bir istikrarsızlık çemberine hapsetmek üzere kusursuzca araçsallaştırılmış bir dönüm noktasıdır. Irak’ta uydurma istihbarat dosyalarıyla sahnelenen tiyatro, Afganistan’da yirmi yıl boyunca sürdürülen ve geride yalnızca derin bir sefalet bırakan yıkım, emperyalizmin dini fanatizm, ideolojik kibir ve sermaye hırsıyla birleştiğinde ne denli vahşi bir canavara dönüşebileceğinin en somut delilidir. Mazlum coğrafyalarda akıtılan her damla kan, parçalanan her aile ve yok edilen her kadim kültür mirası; emperyalist sömürü mekanizmasının çarklarını döndüren birer yakıt olarak kullanılmıştır. Tarih, 11 Eylül sonrasında sergilenen bu küresel çaplı işgal, teopolitik körlük ve sömürü furyasını, yirmi birinci yüzyılın başlangıcına vurulmuş en utanç verici kara leke olarak kaydetmiştir.
En Çok Okunan Haberler