İsrail ve Türkiye'nin Suriye'nin geleceğini şekillendirme konusundaki gergin mücadelesi
İsrail ve Türkiye'nin Suriye'nin geleceğini şekillendirme konusundaki gergin mücadelesi
The New Arab platformunda Şam merkezli araştırmacı gazeteci Cian Ward imzasıyla yayımlanan kapsamlı analize göre, Beşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Suriye sahasında güç dengeleri köklü bir değişim sürecine girdi.
Haber Giriş Tarihi: 10.09.2026 18:08
Haber Güncellenme Tarihi: 10.09.2026 18:10
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
Bölgedeki iki büyük bölgesel aktör olan Türkiye ile İsrail arasındaki örtülü ve gerilimli nüfuz rekabeti, Şam’daki yeni idarenin yönetmek zorunda kaldığı en tehlikeli kriz hatlarından birini teşkil ediyor. Cian Ward, analizinde sahadaki çatışmanın özünü berrak bir tezle ortaya koyuyor: Ankara kendi milli güvenliği ve mültecilerin geri dönüşü adına merkezi otoritesi güçlü, istikrarlı ve toprak bütünlüğünü sağlamış bir Suriye hedeflerken; Tel Aviv yönetimi sınırlarında tehdit oluşturamayacak, parçalı, zayıf ve yeniden silahlanması kalıcı olarak engellenmiş bir komşu arzuluyor. İki başkentin birbiriyle taban tabana zıt düşen bu güvenlik yaklaşımları, Suriye semalarını ve askeri üslerini tehlikeli bir sürtüşme alanına çeviriyor.
İdlib’deki Hava Saldırısı
İki güç arasındaki örtülü bilek güreşi, İsrail’in İdlib’in kuzeyinde yer alan stratejik Ebu el-Duhur hava üssünü vurmasıyla yeniden sıcak bir boyuta taşındı. İsrail tarafı operasyonu savunurken Türkiye’nin üsse asker konuşlandırarak güvenlik statükosunu bozma aşamasına geldiğini iddia etti. Ankara bölgede hiçbir Türk unsurunun bulunmadığını belirterek bu iddiayı kesin bir dille yalanlasa da güvenlik analistleri saldırının hedef kitlesinin sadece Şam olmadığını savunuyor. The Soufan Centre kıdemli direktörlerinden Caroline Rose, Ward’a yaptığı değerlendirmede bu saldırının Türkiye’ye verilmiş çok açık bir mesaj olduğunu ifade ediyor. Rose’a göre Tel Aviv, Türkiye’nin Suriye’deki askeri nüfuzunu sınırlandırmak amacıyla sınır ötesindeki hedefleri her an vurabileceğini göstermek ve Türk askeri ilerleyişini caydırmak istiyor.
Söz konusu hamle tekil bir askeri operasyon olarak da görülmüyor. Çatışma takip kuruluşu ACLED’in Orta Doğu Araştırma Direktörü Muaz el-Abdullah, İsrail’in Türkiye’nin modernize etmeye ya da yeniden faaliyete geçirmeye çalıştığı tüm askeri tesisleri hedef alan yerleşik bir eylem kalıbı benimsediğini belirtiyor. El-Abdullah, T4, Hama ve Palmira hava üslerine yönelik geçmiş saldırıların da aynı gayeyle yapıldığını hatırlatarak, operasyonların hem Türkiye’nin etki alanını kırma hem de Suriye ordusunun toparlanma kabiliyetini yok etme şeklinde çifte amaç taşıdığını aktarıyor. Esad’ın düşüşünün hemen ardından hava kuvvetlerinin yüzde 80’i İsrail tarafından imha edilen Suriye ordusu, elinde kalan kısıtlı teçhizatla eğitim uçuşlarına başladığı anda dahi Tel Aviv’in yoğun baskısıyla karşılaşıyor.
Taban Tabana Zıt Stratejiler
İki başkentin Suriye sahasındaki öncelikleri derin bir vizyon ayrılığını yansıtıyor. Suriye muhalefetinin en başından bu yana en büyük destekçilerinden biri olan Türkiye, bugün topraklarında barındırdığı milyonlarca mültecinin yurtlarına güven içinde dönebilmesi için ülkede kamu düzeninin hızla yeniden tesis edilmesini şart görüyor. Suriye araştırma grubu ETANA’dan İssam el-Reis, Ankara’nın bu nedenle Şam’ın devlet kapasitesini takviye etmeye ve terör tehdidi olarak gördüğü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) gibi yapılara karşı merkezi yönetimin askeri varlığını sınır boyunca yaymasına destek verdiğini ifade ediyor. Türkiye açısından güçlü bir merkezi hükümet, hem güney sınırındaki terör koridorunu tasfiye etmenin hem de bölgesel istikrarı kalıcı kılmanın anahtarı konumunda.
Buna karşılık İsrail, 7 Ekim sonrasında benimsediği radikal güvenlik doktrini çerçevesinde güçlü ve silahlı bir Suriye fikrini doğrudan varoluşsal bir tehdit olarak algılıyor. Şam’ın merkezi egemenliğinin yeniden tesis edilmesini geciktirmek isteyen Tel Aviv yönetimi, ülkeyi zayıf ve bölünmüş tutmak amacıyla Süveyda’da Şeyh Hikmet el-Hicri liderliğindeki Dürzi Ulusal Muhafızları gibi devlet dışı aktörleri el altından destekliyor. Bununla da kalmayan İsrail, rejimin çöküşüyle birlikte güneybatıdaki Birleşmiş Milletler kontrolündeki silahsızlandırılmış tampon bölgeyi fiilen ele geçirerek Kuneytra ve Dera vilayetlerinde en az 10 askeri üs kurmuş durumda. Yıkımlar, sürgünler ve tarım arazilerinin tahribatı yoluyla sınır hattında insansız ve yaşanamaz bir güvenlik kuşağı oluşturuluyor.
Bölgesel İttifaklar ve Gazze’nin Gölgesinde Kalan İlişkiler
Ankara ile Tel Aviv arasındaki diplomatik zemin, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla birlikte kasım 2023’te Türkiye’nin büyükelçisini geri çekmesiyle fiilen kopma noktasına gelmişti. Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in Türkiye ve Katar’ı "canavarca bir eksen" olarak tanımlaması ve iktidardaki Likud çizgisine yakın yayın organlarında Türk ordusuna karşı yapılacak bir saldırıda NATO’nun ortak savunma maddesinin işlemeyeceğine yönelik tartışmaların yer alması, iki ülke arasındaki güvensizliğin ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor.
Bu güvensizlik ortamında Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzaladığı karşılıklı savunma anlaşması, analistlerce bölgesel denklemde kritik bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Kimi uzmanların "İslam NATO’su" olarak adlandırdığı bu girişim, Riyad için İran’a karşı bir kalkan işlevi görürken, Türkiye açısından İsrail’in bölgede giderek artan pervasız askeri adımlarına karşı stratejik bir caydırıcılık unsuru teşkil ediyor. Sahada İsrail’in saldırganlığını sınırlandırmaya çalışan ABD yönetimi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise saldırıları istikrarı bozan gereksiz tırmanışlar olarak niteleyip kınasa da İsrail’in zaman zaman Washington’ın iznini dahi beklemeden başına buyruk hareket ettiği görülüyor.
Tıkanan Diplomasi Masası ve Bitmeyen Gerilim Riski
Suriye sahasındaki bu yüksek gerilimi dizginleyebilmek adına diplomatik kanallar da tamamen kapalı değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile İsrail dış istihbarat servisi MOSSAD Başkanı Roman Gofman, Ürdün’de bir araya gelerek tansiyonu düşürme yollarını aradı. Daha önce Paris’te yürütülen ancak sonuçsuz kalan temasların ardından gerçekleşen bu buluşma, Şam yönetiminin üst düzey doğrudan temasları kamuoyuna açıkça kabul etmesi bakımından tarihi bir eşik niteliği taşıyor. Masada çatışmaları önlemek amacıyla Ürdün’de ABD gözetiminde ortak bir "özel operasyon odası" kurulması dahi tartışılıyor.
Buna rağmen sahadaki uzmanlar diplomatik müzakerelerden kalıcı bir barış çıkması konusunda oldukça kötümser. Çünkü taraflar tamamen farklı hedeflerin peşinde koşuyor. Şam, İsrail’in son dönemde işgal ettiği ceplerden çekilerek 1974 ateşkes statükosuna dönülmesini talep ederken; Tel Aviv yönetimi bu çekilme karşılığında Şam’dan diplomatik normalleşme ve 1981’de tek taraflı olarak ilhak ettiği Golan Tepeleri’nin tanınması gibi siyasi açıdan imkânsız tavizler koparmayı hedefliyor. Bu temel uyumsuzluk, Şam için çözümsüz bir açmaz yaratıyor.
Cian Ward’ın analizinde dikkat çektiği üzere, tarafların hiçbirisi doğrudan, geniş çaplı ve topyekûn bir savaşa sürüklenmek istemiyor. Ancak İsrail’in Şam’ı baskı altında tutma inadı ile Türkiye’nin sınır güvenliği ve mültecilerin dönüşü adına sahada istikrar arayışı çatıştıkça, Suriye yakın gelecekte Orta Doğu’nun topyekûn bir harp alanı olmasa bile, bölgesel güçlerin örtülü ve patlamaya hazır en kritik mücadele sahası olmayı sürdürecek.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İsrail ve Türkiye'nin Suriye'nin geleceğini şekillendirme konusundaki gergin mücadelesi
The New Arab platformunda Şam merkezli araştırmacı gazeteci Cian Ward imzasıyla yayımlanan kapsamlı analize göre, Beşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Suriye sahasında güç dengeleri köklü bir değişim sürecine girdi.
Bölgedeki iki büyük bölgesel aktör olan Türkiye ile İsrail arasındaki örtülü ve gerilimli nüfuz rekabeti, Şam’daki yeni idarenin yönetmek zorunda kaldığı en tehlikeli kriz hatlarından birini teşkil ediyor. Cian Ward, analizinde sahadaki çatışmanın özünü berrak bir tezle ortaya koyuyor: Ankara kendi milli güvenliği ve mültecilerin geri dönüşü adına merkezi otoritesi güçlü, istikrarlı ve toprak bütünlüğünü sağlamış bir Suriye hedeflerken; Tel Aviv yönetimi sınırlarında tehdit oluşturamayacak, parçalı, zayıf ve yeniden silahlanması kalıcı olarak engellenmiş bir komşu arzuluyor. İki başkentin birbiriyle taban tabana zıt düşen bu güvenlik yaklaşımları, Suriye semalarını ve askeri üslerini tehlikeli bir sürtüşme alanına çeviriyor.
İdlib’deki Hava Saldırısı
İki güç arasındaki örtülü bilek güreşi, İsrail’in İdlib’in kuzeyinde yer alan stratejik Ebu el-Duhur hava üssünü vurmasıyla yeniden sıcak bir boyuta taşındı. İsrail tarafı operasyonu savunurken Türkiye’nin üsse asker konuşlandırarak güvenlik statükosunu bozma aşamasına geldiğini iddia etti. Ankara bölgede hiçbir Türk unsurunun bulunmadığını belirterek bu iddiayı kesin bir dille yalanlasa da güvenlik analistleri saldırının hedef kitlesinin sadece Şam olmadığını savunuyor. The Soufan Centre kıdemli direktörlerinden Caroline Rose, Ward’a yaptığı değerlendirmede bu saldırının Türkiye’ye verilmiş çok açık bir mesaj olduğunu ifade ediyor. Rose’a göre Tel Aviv, Türkiye’nin Suriye’deki askeri nüfuzunu sınırlandırmak amacıyla sınır ötesindeki hedefleri her an vurabileceğini göstermek ve Türk askeri ilerleyişini caydırmak istiyor.
Söz konusu hamle tekil bir askeri operasyon olarak da görülmüyor. Çatışma takip kuruluşu ACLED’in Orta Doğu Araştırma Direktörü Muaz el-Abdullah, İsrail’in Türkiye’nin modernize etmeye ya da yeniden faaliyete geçirmeye çalıştığı tüm askeri tesisleri hedef alan yerleşik bir eylem kalıbı benimsediğini belirtiyor. El-Abdullah, T4, Hama ve Palmira hava üslerine yönelik geçmiş saldırıların da aynı gayeyle yapıldığını hatırlatarak, operasyonların hem Türkiye’nin etki alanını kırma hem de Suriye ordusunun toparlanma kabiliyetini yok etme şeklinde çifte amaç taşıdığını aktarıyor. Esad’ın düşüşünün hemen ardından hava kuvvetlerinin yüzde 80’i İsrail tarafından imha edilen Suriye ordusu, elinde kalan kısıtlı teçhizatla eğitim uçuşlarına başladığı anda dahi Tel Aviv’in yoğun baskısıyla karşılaşıyor.
Taban Tabana Zıt Stratejiler
İki başkentin Suriye sahasındaki öncelikleri derin bir vizyon ayrılığını yansıtıyor. Suriye muhalefetinin en başından bu yana en büyük destekçilerinden biri olan Türkiye, bugün topraklarında barındırdığı milyonlarca mültecinin yurtlarına güven içinde dönebilmesi için ülkede kamu düzeninin hızla yeniden tesis edilmesini şart görüyor. Suriye araştırma grubu ETANA’dan İssam el-Reis, Ankara’nın bu nedenle Şam’ın devlet kapasitesini takviye etmeye ve terör tehdidi olarak gördüğü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) gibi yapılara karşı merkezi yönetimin askeri varlığını sınır boyunca yaymasına destek verdiğini ifade ediyor. Türkiye açısından güçlü bir merkezi hükümet, hem güney sınırındaki terör koridorunu tasfiye etmenin hem de bölgesel istikrarı kalıcı kılmanın anahtarı konumunda.
Buna karşılık İsrail, 7 Ekim sonrasında benimsediği radikal güvenlik doktrini çerçevesinde güçlü ve silahlı bir Suriye fikrini doğrudan varoluşsal bir tehdit olarak algılıyor. Şam’ın merkezi egemenliğinin yeniden tesis edilmesini geciktirmek isteyen Tel Aviv yönetimi, ülkeyi zayıf ve bölünmüş tutmak amacıyla Süveyda’da Şeyh Hikmet el-Hicri liderliğindeki Dürzi Ulusal Muhafızları gibi devlet dışı aktörleri el altından destekliyor. Bununla da kalmayan İsrail, rejimin çöküşüyle birlikte güneybatıdaki Birleşmiş Milletler kontrolündeki silahsızlandırılmış tampon bölgeyi fiilen ele geçirerek Kuneytra ve Dera vilayetlerinde en az 10 askeri üs kurmuş durumda. Yıkımlar, sürgünler ve tarım arazilerinin tahribatı yoluyla sınır hattında insansız ve yaşanamaz bir güvenlik kuşağı oluşturuluyor.
Bölgesel İttifaklar ve Gazze’nin Gölgesinde Kalan İlişkiler
Ankara ile Tel Aviv arasındaki diplomatik zemin, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla birlikte kasım 2023’te Türkiye’nin büyükelçisini geri çekmesiyle fiilen kopma noktasına gelmişti. Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in Türkiye ve Katar’ı "canavarca bir eksen" olarak tanımlaması ve iktidardaki Likud çizgisine yakın yayın organlarında Türk ordusuna karşı yapılacak bir saldırıda NATO’nun ortak savunma maddesinin işlemeyeceğine yönelik tartışmaların yer alması, iki ülke arasındaki güvensizliğin ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor.
Bu güvensizlik ortamında Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzaladığı karşılıklı savunma anlaşması, analistlerce bölgesel denklemde kritik bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Kimi uzmanların "İslam NATO’su" olarak adlandırdığı bu girişim, Riyad için İran’a karşı bir kalkan işlevi görürken, Türkiye açısından İsrail’in bölgede giderek artan pervasız askeri adımlarına karşı stratejik bir caydırıcılık unsuru teşkil ediyor. Sahada İsrail’in saldırganlığını sınırlandırmaya çalışan ABD yönetimi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise saldırıları istikrarı bozan gereksiz tırmanışlar olarak niteleyip kınasa da İsrail’in zaman zaman Washington’ın iznini dahi beklemeden başına buyruk hareket ettiği görülüyor.
Tıkanan Diplomasi Masası ve Bitmeyen Gerilim Riski
Suriye sahasındaki bu yüksek gerilimi dizginleyebilmek adına diplomatik kanallar da tamamen kapalı değil. Nitekim Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile İsrail dış istihbarat servisi MOSSAD Başkanı Roman Gofman, Ürdün’de bir araya gelerek tansiyonu düşürme yollarını aradı. Daha önce Paris’te yürütülen ancak sonuçsuz kalan temasların ardından gerçekleşen bu buluşma, Şam yönetiminin üst düzey doğrudan temasları kamuoyuna açıkça kabul etmesi bakımından tarihi bir eşik niteliği taşıyor. Masada çatışmaları önlemek amacıyla Ürdün’de ABD gözetiminde ortak bir "özel operasyon odası" kurulması dahi tartışılıyor.
Buna rağmen sahadaki uzmanlar diplomatik müzakerelerden kalıcı bir barış çıkması konusunda oldukça kötümser. Çünkü taraflar tamamen farklı hedeflerin peşinde koşuyor. Şam, İsrail’in son dönemde işgal ettiği ceplerden çekilerek 1974 ateşkes statükosuna dönülmesini talep ederken; Tel Aviv yönetimi bu çekilme karşılığında Şam’dan diplomatik normalleşme ve 1981’de tek taraflı olarak ilhak ettiği Golan Tepeleri’nin tanınması gibi siyasi açıdan imkânsız tavizler koparmayı hedefliyor. Bu temel uyumsuzluk, Şam için çözümsüz bir açmaz yaratıyor.
Cian Ward’ın analizinde dikkat çektiği üzere, tarafların hiçbirisi doğrudan, geniş çaplı ve topyekûn bir savaşa sürüklenmek istemiyor. Ancak İsrail’in Şam’ı baskı altında tutma inadı ile Türkiye’nin sınır güvenliği ve mültecilerin dönüşü adına sahada istikrar arayışı çatıştıkça, Suriye yakın gelecekte Orta Doğu’nun topyekûn bir harp alanı olmasa bile, bölgesel güçlerin örtülü ve patlamaya hazır en kritik mücadele sahası olmayı sürdürecek.
En Çok Okunan Haberler