SON DAKİKA

Kovboy Doktrini ve Hırs-ı Piri

Yazının Giriş Tarihi: 14.01.2026 13:30
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.01.2026 13:38

ABD Başkanı Donald Trump’ın emri ile 3 Ocak’ta gerçekleştirilen harekatla Venezuella Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin gece yarısı resmi konutlarından alınarak ABD’ye kaçırılması, uluslararası camiada büyük bir tepki ile karşılandı. İngiltere gibi ABD’nin geleneksel müttefikleri bile ilk hamlede telaşla olayla ilgilerinin olmadığını ilan ettiler.

Trump olayın ardından yaptığı açıklamalarında Maduro hakkında “kanun kaçağı diktatör”, “narko-terör rejimi” gibi ifadeler kullanıp, “operasyonun hedefi, Nicolas Maduro’yu adaletin önüne çıkarmaktı” dedi. Venezuela’daki rejimin ABD’nin egemenliğine ve halkına tehdit oluşturduğunu, bu yüzden böyle bir harekât talimatı verdiğini söyledi. Ayrıca sıklıkla yaptığı gibi ABD ordusunu abartılı övmeyi ihmal etmedi.

Henüz ilk açıklamalarda Venezuela petrolü için “kullanacağız, çıkaracağız, petrol fiyatlarını düşüreceğiz ve hem ABD’ye hem Venezuela’ya para kazandıracağız” anlamında, petrolü açıkça ekonomik ganimet olarak tanımlayan açıklamalar yaptı. Maduro yönetimini, ülkeyi “Çin ve Rusya’ya satmakla” suçlayarak; yeni dönemde Venezüella petrolünün Çin yerine ABD pazarına ve ABD şirketlerine akacağını, böylece Çin’in bölgedeki enerji ve nüfuz kazanımını frenleyeceklerini savundu.

Trump ayrıca sıkça yaptığı gibi, 2 Aralık 1823’te ABD Başkanı James Monroe’nun Kongre’ye mesajında ilan edilen, Amerika kıtasını Avrupa müdahalesine kapatmayı hedefleyen dış politika ilkesi olan Monroe Doktrini’ne de atıfta bulundu. “Monroe Doktrini büyük bir meseleydi ama biz onu çoktan aştık”, “Yeni ulusal güvenlik stratejimiz çerçevesinde, Batı Yarımküre’deki Amerikan hakimiyeti asla sorgulanmayacak” dedi.

Trump attığı adımı meşrulaştırma çabaları dahilinde Hugo Chavez’in petrol sahalarını millileştirme adımları ile ABD şirketlerine ait petrol ve altyapıya haksız el koyduğunu açıkladı.
Ayrıca Çin’in Latin Amerika’da altyapı ve enerji yatırımlarıyla etkisini artırdığını, ABD’nin Venezuela üzerindeki kontrolünün bu etkiyi dengelemek için kritik olduğunu söyleyip bunu da Monroe Doktrini diliyle meşrulaştırmaya çalıştı.

Trump Maduro’yu “vahşi adam” diye niteleyip, operasyonun başarısını överken, “İnanılmaz bir operasyondu, ben bir kralım! Dünyada hiç kimse benim kadar Boeing uçağı satmadı” diyerek hem askeri zaferini ilan etti, hem de ticari başarılarını abartılı şekilde övdü.

Bu olayı tüm yönleri ile değişik açılardan yorumlamak mümkündür. Fakat en önemli çıkarımları şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi, bu olay Batı emperyalizminin, bugüne kadar yapageldiği gibi, çıkarlarını demokrasi ihracı ve insan hakları savunuculuğu ile örtmekten, tüm inanırlığını kaybetme pahasına vazgeçmediğini gösteriyor. Öyle görünüyor ki demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi değerler, Batı’nın elinde kullanışlı birer rehine olmaktan kurtarılıp, “İnsanlık Mirası” olarak hakkettikleri siyaset ve çıkar üstü konuma yerleştirilinceye kadar, bu istismar devam edecek. Bu istismarın devamı ne acı ki bu değerlere açık ya da gizli düşmanlık besleyen kesimlerin ekmeğine yağ sürüp, toplumları ve devletleri diktatöryel rejimlerin saflarına itiyor.

İkincisi, uluslararası sistemin çok kutupluluğa evirilme sancılarının henüz devam ettiği bu dönemde, egemenlik, uluslararası hukuk, insan hakları, orantılılık, meşruiyet, haklı savaş (just war) gibi hayati kıstasların daha fütursuz çiğnendiği, güçlünün artık çıkarları söz konusu olduğunda mantıklı ve ölçülü olmaya ihtiyaç hissetmediği tehlikeli bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Bu operasyon, 11 Eylül sonrası Bush’un “terörle savaş” sürecinin İsrail’e, Rusya’ya, Çin’e ve Hindistan’a sınırsız keyfilik alanı açması gibi, bundan sonraki süreçte de farklı aktörlerin keyfi kullanımına müsait bir hareket tarzı olarak kalacaktır.

Üçüncüsü, Macron’un deyimi ile büyük güçlerin dünyayı paylaşma yönünde rekabet ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Monroe Doktrini’nin telaffuzu, Soğuk Savaş dönemindeki arka bahçe paylaşımını çağrıştırdı. Ancak bu operasyon, Trump’ın adından devşirilen “Donroe Doktrini”nin bile ötesinde, “Kovboy Doktrini” olarak adlandırılabilecek keyfi ve hukuksuz bir karakter taşımaktadır. Bu olayla güçlünün haklı olduğu düzen güçlenmiştir.

Dördüncüsü, Trump’ın kişiliği üzerinden bir okuma yapmadan olayı anlamak olanaksızdır. Trump’ın güç ihtirası, şovmenliği, aşağılayıcı dili ve “benim babam senin babanı döver” seviyesindeki askeri övünmeleri bu tercihi açıklamaktadır. En sükse yapacak opsiyonun seçilmesi, Trump’ın “kelle” istemesiyle ilgilidir. Olaydan sonra “ben bir kralım” demesi bu karakteri apaçık ortaya koymuştur.

Trump, Gazze Soykırımı’nda başrolü paylaşırken Nobel Barış Ödülü’ne aday olabilecek, aynı anda Küba, Kolombiya, İran ve Meksika’yı tehdit edebilecek, Kanada ve Danimarka’dan toprak talep edebilecek bir sınırsız güç gösterisi karakteri sergilemektedir.

Hırs-ı Piri olarak tanımlanan bu ruh hali, dünyanın en güçlü koltuğunda oturan bir kişide görüldüğünde, dünya için ciddi bir endişe kaynağıdır.

Beşincisi, Çin’in tavrı merak konusuydu. Çin diplomatik kınama ile yetindi; “uluslararası hukukun ciddi ihlali” dedi ama çıkarlarını öncelediğini gizlemedi. Çin’in pragmatist, çıkar merkezli yaklaşımı bir kez daha teyit edildi.

Çin’in Venezüella’dan, Rusya’dan ve İran’dan petrolü yok pahasına alıp depolaması, ilişkilerin sömürüye dayalı doğasını açığa çıkarmaktadır. Çin, Batı’nın dışladığı diktatöryel rejimleri sever; çünkü bu rejimler halka hesap vermez ve gelecekleri ipotek altına alınabilir.

Sonuç olarak, Venezüella olayı uluslararası düzen açısından ibretlik bir kırılma olarak kayda geçmiştir. ABD’nin tek güç olmadığını kabullenerek “arka bahçesini” güvenceye alma refleksi, çok kutuplu düzene geçişte daha agresif ve meşrulaştırılmış müdahalelerin önünü açmaktadır.

Bundan en çok faydalanacak aktör ise uzun vadede muhtemelen Çin olacaktır.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.