Bir insanın köpeğine “oğlum” demesiyle rahatsız olan ama kız çocuklarına “kuşum”, erkek çocuklarına “kuzum” diyen; siyasal sembolü kurt ve at olan; bağlılığını “uluma” sesiyle dillendiren; kahramanlığı “arslanlık” benzetmesi üzerinden kuran insanların verdiği tepki, ilk bakışta sadece bir çelişki gibi görünebilir. Oysa mesele yalnızca dilsel bir tutarsızlık değil; çok daha derin bir psikolojik ve sosyolojik alt-yapının dışavurumudur.
Çünkü burada sorun aslında “hayvan benzetmesi” değildir. Sorun, kimlerin hangi sembolleri önemsediği ve sahiplendiğiyle ilgilidir. Aynı toplum, benimsediği ideolojik veya kültürel bağlam içinde hayvan metaforlarını yüceltirken, başka bir bağlamda bunu “bayağılık/profanlık”, “değersizlik” veya “kutsala saldırı” gibi algılayabiliyor. Yani tepki, kelimenin kendisine değil; kelimeyi kullanan kişinin niyetine, kimliğine ve temsil ettiği yaşam tarzına yöneliktir.
Bir baba çocuğuna “kuzum” dediğinde; bir Galataraylı oğluna"arslanım", bir Beşiktaşlı "yavru kartalım" dediğinde kimse bunu aşağılayıcı bulmuyor. Çünkü o metafor, geleneksel sevgi dilinin parçası kabul ediliyor. Ama bir insan köpeğine “oğlum” dediğinde bazı kişiler bunu “insanın hayvanla eşitlenmesi” gibi yorumluyor. Buradaki psikolojik kırılma noktası şu: İnsan ile hayvan arasındaki sembolik hiyerarşinin bozulduğu hissi...
Özellikle otoriter ve hiyerarşik kültürlerde kategorilerin karışması insanlarda yoğun rahatsızlık yaratıyor. Çünkü bu kültürler, dünyayı keskin sınırlarla anlamlandırıyor:
insan/hayvan,
kutsal/bayağı (profan),
biz/onlar,
ahlâklı/ahlâksız,
makbul/sapkın.
Bu sınırlar bulanıklaştığında yalnızca bir kelime değil, bütün zihinsel yapı ve onun dayandığı kültürel düzen tehdit altında hissediliyor. Tepkinin Kaynağı: Güvensiz Kimlikler
Buradaki en önemli meselelerden biri kimlik güvensizliğidir. Kendinden emin toplumlar sembollerden korkmaz. Mizahı kaldırabilirler, metaforlara katlanırlar, farklı yaşam tarzlarını tehdit olarak görmezler. Ama kimliğini sürekli tehdit altında hisseden toplumlarda semboller aşırı büyütülür.
Bu yüzden:
bir film yasaklanabilir,
bir cümle linç nedeni olabilir,
bir şarkı “ahlak bozucu” ilan edilebiliyor,
bir hayvana “oğlum” demek kültürel saldırı gibi görülebiliyor.
Çünkü asıl korku kelimeden değil; değerler sıralamasının çözülmesinden duyulan korkudur.
Bu tür toplumlarda ahlâk, çoğu zaman etik bir ilke değil; aidiyet kontrol mekanizmasına dönüşmüştür. İnsanların gerçekten iyi olup olmamasından çok, “bizden” olup olmadığı önemlidir. Böylece ahlak, evrensel bir vicdan sistemi olmaktan çıkıp; 'kültürel kabile' sadakatinin aracına dönüşüyor. Neden Hırsızlığa veya Şiddete Aynı Tepki Verilmiyor?
Sorunun en çarpıcı kısmı burada başlıyor. Aynı insanlar bazen:
yolsuzluklara,
hukuksuzluklara,
şiddete,
cinayetlere,
organize suç ilişkilerine
çok daha düşük tepki gösteriyor. Çünkü bu olaylar çoğu zaman kimlik aidiyetini tehdit etmiyor. Hatta fail “bizim mahalleden” ise, zihin otomatik savunma mekanizmaları geliştiriyor.
Sosyal psikolojide buna “ahlakî kabilecilik” denebilir. İnsanlar evrensel ilkelere göre değil, grup aidiyetine göre tepki veririyorlar. Bu yüzden:
Karşı grubun küçük hatası devasa bir ahlak krizine dönüşebiliyor;
kendi grubunun büyük suçları ise makulleştiriliyor.
Bir karikatürdeki metafor öfke yaratırken, gerçek bir yolsuzluk, bizde birilerince yapılınca “ama hizmet de etti” diye savunulabiliyor. Neden? Çünkü ihlaller, kimlik merkezli zihinlerde somut suçlardan daha tehditkâr olarak algılanıyor. Gerçek suçlar düzeni bozmuyor; ama sembolik meydan okumalar zihinsel düzeni sarsıyor. Bastırılmış Gerilim ve Kontrol İhtiyacı
Bu tür aşırı tepkilerin arkasında çoğu zaman bastırılmış toplumsal gerilimler bulunur. Ekonomik güvensizlik, gelecek korkusu, statü kaybı, kültürel değişim korkusu arttıkça insanlar kontrol edebilecekleri sembolik alanlara saldırır.
Çünkü:
Adaletsizliği çözemezler,
sistemi değiştiremezler,
yolsuzluğu engelleyemezler.
Ama bir filmi yasaklayabilirler. Bir sözcüğü hedef gösterebilirler. Bir sanatçıyı linç edebilirler.
Bu, psikolojik bir “yer değiştirme mekanizmasıdır.” Gerçek güçsüzlük hissi, sembolik öfkeye dönüştürülür.
Hayvan Metaforlarının İki Yüzü
İşin ironik tarafı şudur: Aynı kültür, hayvan metaforlarını sürekli kullanır.
Kurt: bağımsızlık ve grup dayanışması sembolü,
Arslan: cesaret,
Şahin: avcılık ve yırtıcılık,
Kuzu: masumiyet,
Tilki: kurnazlık,
At: asalet.
Yani hayvan metaforları kültürün merkezindedir. Sorun metafor değil; metaforun ideolojik kontrol dışında kullanılmasıdır.
Bu yüzden mesele gerçekten “köpeğe oğlum demek” değildir. Mesele, insanların bazı yaşam biçimlerini meşru; bazılarını ise tehdit olarak görmesidir. Sorun Ahlakî Hassasiyet mi, Kimlik Paniği mi?
Bir toplumda semboller, gerçek suçlardan daha büyük infial yaratıyorsa orada genellikle ahlakî derinlikten çok kimlik paniği vardır. Çünkü güçlü ahlâk sistemleri:
Güç sahibini de eleştirir,
yolsuzluğa da tepki verir,
adaleti merkeze koyar,
insan onurunu savunur.
Ama kırılgan kimlikler sembollere saplanır. Çünkü sembolleri kontrol etmek, gerçek sorunları çözmekten daha kolaydır.
Bu yüzden bazı toplumlarda insanlar:
. Bir kelimeye günlerce öfkelenir,
ama hukuksuzluğa katlanır,
bir metaforu “değerlerine saldırı” sayar,
ama gerçek şiddeti sıradanlaştırır.
Sorun çoğu zaman ahlâkın zayıflaması değil; ahlakın yerini kimlik merkezli kabile reflekslerinin almasıdır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Doğu Ergil
Sembollerle Kavganın Ardınaki Gölge: Güvensizlik
Bir insanın köpeğine “oğlum” demesiyle rahatsız olan ama kız çocuklarına “kuşum”, erkek çocuklarına “kuzum” diyen; siyasal sembolü kurt ve at olan; bağlılığını “uluma” sesiyle dillendiren; kahramanlığı “arslanlık” benzetmesi üzerinden kuran insanların verdiği tepki, ilk bakışta sadece bir çelişki gibi görünebilir. Oysa mesele yalnızca dilsel bir tutarsızlık değil; çok daha derin bir psikolojik ve sosyolojik alt-yapının dışavurumudur.
Çünkü burada sorun aslında “hayvan benzetmesi” değildir. Sorun, kimlerin hangi sembolleri önemsediği ve sahiplendiğiyle ilgilidir. Aynı toplum, benimsediği ideolojik veya kültürel bağlam içinde hayvan metaforlarını yüceltirken, başka bir bağlamda bunu “bayağılık/profanlık”, “değersizlik” veya “kutsala saldırı” gibi algılayabiliyor. Yani tepki, kelimenin kendisine değil; kelimeyi kullanan kişinin niyetine, kimliğine ve temsil ettiği yaşam tarzına yöneliktir.
Bir baba çocuğuna “kuzum” dediğinde; bir Galataraylı oğluna"arslanım", bir Beşiktaşlı "yavru kartalım" dediğinde kimse bunu aşağılayıcı bulmuyor. Çünkü o metafor, geleneksel sevgi dilinin parçası kabul ediliyor. Ama bir insan köpeğine “oğlum” dediğinde bazı kişiler bunu “insanın hayvanla eşitlenmesi” gibi yorumluyor. Buradaki psikolojik kırılma noktası şu: İnsan ile hayvan arasındaki sembolik hiyerarşinin bozulduğu hissi...
Özellikle otoriter ve hiyerarşik kültürlerde kategorilerin karışması insanlarda yoğun rahatsızlık yaratıyor. Çünkü bu kültürler, dünyayı keskin sınırlarla anlamlandırıyor:
insan/hayvan,
kutsal/bayağı (profan),
biz/onlar,
ahlâklı/ahlâksız,
makbul/sapkın.
Bu sınırlar bulanıklaştığında yalnızca bir kelime değil, bütün zihinsel yapı ve onun dayandığı kültürel düzen tehdit altında hissediliyor.
Tepkinin Kaynağı: Güvensiz Kimlikler
Buradaki en önemli meselelerden biri kimlik güvensizliğidir. Kendinden emin toplumlar sembollerden korkmaz. Mizahı kaldırabilirler, metaforlara katlanırlar, farklı yaşam tarzlarını tehdit olarak görmezler. Ama kimliğini sürekli tehdit altında hisseden toplumlarda semboller aşırı büyütülür.
Bu yüzden:
bir film yasaklanabilir,
bir cümle linç nedeni olabilir,
bir şarkı “ahlak bozucu” ilan edilebiliyor,
bir hayvana “oğlum” demek kültürel saldırı gibi görülebiliyor.
Çünkü asıl korku kelimeden değil; değerler sıralamasının çözülmesinden duyulan korkudur.
Bu tür toplumlarda ahlâk, çoğu zaman etik bir ilke değil; aidiyet kontrol mekanizmasına dönüşmüştür. İnsanların gerçekten iyi olup olmamasından çok, “bizden” olup olmadığı önemlidir. Böylece ahlak, evrensel bir vicdan sistemi olmaktan çıkıp; 'kültürel kabile' sadakatinin aracına dönüşüyor.
Neden Hırsızlığa veya Şiddete Aynı Tepki Verilmiyor?
Sorunun en çarpıcı kısmı burada başlıyor. Aynı insanlar bazen:
yolsuzluklara,
hukuksuzluklara,
şiddete,
cinayetlere,
organize suç ilişkilerine
çok daha düşük tepki gösteriyor. Çünkü bu olaylar çoğu zaman kimlik aidiyetini tehdit etmiyor. Hatta fail “bizim mahalleden” ise, zihin otomatik savunma mekanizmaları geliştiriyor.
Sosyal psikolojide buna “ahlakî kabilecilik” denebilir. İnsanlar evrensel ilkelere göre değil, grup aidiyetine göre tepki veririyorlar. Bu yüzden:
Karşı grubun küçük hatası devasa bir ahlak krizine dönüşebiliyor;
kendi grubunun büyük suçları ise makulleştiriliyor.
Bir karikatürdeki metafor öfke yaratırken, gerçek bir yolsuzluk, bizde birilerince yapılınca “ama hizmet de etti” diye savunulabiliyor.
Neden? Çünkü ihlaller, kimlik merkezli zihinlerde somut suçlardan daha tehditkâr olarak algılanıyor. Gerçek suçlar düzeni bozmuyor; ama sembolik meydan okumalar zihinsel düzeni sarsıyor.
Bastırılmış Gerilim ve Kontrol İhtiyacı
Bu tür aşırı tepkilerin arkasında çoğu zaman bastırılmış toplumsal gerilimler bulunur. Ekonomik güvensizlik, gelecek korkusu, statü kaybı, kültürel değişim korkusu arttıkça insanlar kontrol edebilecekleri sembolik alanlara saldırır.
Çünkü:
Adaletsizliği çözemezler,
sistemi değiştiremezler,
yolsuzluğu engelleyemezler.
Ama bir filmi yasaklayabilirler. Bir sözcüğü hedef gösterebilirler. Bir sanatçıyı linç edebilirler.
Bu, psikolojik bir “yer değiştirme mekanizmasıdır.” Gerçek güçsüzlük hissi, sembolik öfkeye dönüştürülür.
Hayvan Metaforlarının İki Yüzü
İşin ironik tarafı şudur: Aynı kültür, hayvan metaforlarını sürekli kullanır.
Kurt: bağımsızlık ve grup dayanışması sembolü,
Arslan: cesaret,
Şahin: avcılık ve yırtıcılık,
Kuzu: masumiyet,
Tilki: kurnazlık,
At: asalet.
Yani hayvan metaforları kültürün merkezindedir. Sorun metafor değil; metaforun ideolojik kontrol dışında kullanılmasıdır.
Bu yüzden mesele gerçekten “köpeğe oğlum demek” değildir. Mesele, insanların bazı yaşam biçimlerini meşru; bazılarını ise tehdit olarak görmesidir.
Sorun Ahlakî Hassasiyet mi, Kimlik Paniği mi?
Bir toplumda semboller, gerçek suçlardan daha büyük infial yaratıyorsa orada genellikle ahlakî derinlikten çok kimlik paniği vardır. Çünkü güçlü ahlâk sistemleri:
Güç sahibini de eleştirir,
yolsuzluğa da tepki verir,
adaleti merkeze koyar,
insan onurunu savunur.
Ama kırılgan kimlikler sembollere saplanır. Çünkü sembolleri kontrol etmek, gerçek sorunları çözmekten daha kolaydır.
Bu yüzden bazı toplumlarda insanlar:
. Bir kelimeye günlerce öfkelenir,
ama hukuksuzluğa katlanır,
bir metaforu “değerlerine saldırı” sayar,
ama gerçek şiddeti sıradanlaştırır.
Sorun çoğu zaman ahlâkın zayıflaması değil; ahlakın yerini kimlik merkezli kabile reflekslerinin almasıdır.