Türkiye’de üniversite, uzun zamandır bilgi üreten bir özgürlük mekânı olmaktan çok, bilgiyi törenselleştiren, hiyerarşiyi kutsallaştıran ve düşünceyi prosedüre boğan bir akademik katedrale dönüşmüştür. Katedral diyorum; çünkü burada bilgi çoğu zaman canlı bir arayış, risk alan bir akıl, hakikate doğru yürüyen bir cesaret olarak değil, yüksek duvarların arkasında saklanan kutsal bir imtiyaz gibi korunur. Üniversite binası dışarıdan bakıldığında aklın mabedi gibi görünür; içinde kürsüler, unvanlar, jüriler, doçentlik dosyaları, akademik yükselme ölçütleri, komisyonlar, enstitüler, kongreler, dergiler ve törenler vardır. Fakat bu görüntünün altında çoğu zaman başka bir düzen işler: bilginin değil, aidiyetin; liyakatin değil, yakınlığın; düşüncenin değil, itaatin düzeni.
Bu akademik katedralin içinde görev yapanların tamamını değil, fakat azımsanmayacak bir ekseriyetini “epistemik çete” kavramıyla düşünmek gerekir. Epistemik çete, klasik anlamda suç örgütü değildir; onun silahı bilgi üzerindeki tekel iddiasıdır. Kimin akademisyen olacağına, kimin dışarıda bırakılacağına, hangi konunun ciddi, hangi konunun marjinal sayılacağına, hangi öğrencinin korunacağına, hangi öğrencinin ezileceğine, hangi tezin “bilimsel”, hangi sözün “fazla iddialı” bulunacağına karar veren görünmez ağdır. Bu ağ bazen aynı ideolojik mahallede, bazen aynı hocanın rahle-i tedrisinden geçmiş kapalı devrede, bazen aynı dergi çevresinde, bazen aynı jüri zincirinde, bazen aynı sessizlik sözleşmesinde kurulur. Katedralin rahipleri gibi davranırlar: kapıyı açarlar, kapıyı kapatırlar, içeridekini kutsar, dışarıdakini aforoz ederler.
Üniversitenin ilk büyük çürümesi, öğrenciyi özne olarak değil, “işlenecek ham madde” olarak görmesidir. Öğrenci üniversiteye soru sormak, zihnini genişletmek, hayatı kavramak, insanı, toplumu, tarihi, tabiatı ve kendini anlamak için gelir. Fakat akademik katedral ona çoğu zaman şunu söyler: “Sus, önce bizim dilimizi öğren. Sus, önce bizim kaynaklarımızı ezberle. Sus, önce bizim kanaat hiyerarşimize uy. Sus, önce hocanın cümlesini doğru tonda tekrar et.” Böylece öğrenci daha ilk yılda düşünmenin değil, akademik terbiyenin içine alınır. Terbiye burada ahlâkî incelme anlamında değil, zihnin ehlileştirilmesi anlamında işler. Öğrenciye düşünme cesareti değil, not alma tekniği öğretilir; soru sorma ahlâkı değil, hocanın beklentisini sezme kurnazlığı kazandırılır.
Bu sistemde eğitim yaklaşımı da sahici öğrenmeden kopar. Ders, çoğu zaman canlı bir düşünce karşılaşması olmaktan çıkar; hocanın yıllardır değiştirmediği sunum dosyasının, aynı yorgun örneklerin, aynı mekanik kaynakçanın ve aynı akademik ezberin tekrarına dönüşür. Sınıfın içinde hakikat dolaşmaz; müfredat dolaşır. Öğrenci bir metni parçalamayı, bir kavramı sınamayı, bir teorinin kör noktasını görmeyi, bir yöntemin tarihsel yükünü tartmayı öğrenmeden mezun olur. Ona bilgi verilmiş gibi yapılır; o da öğrenmiş gibi yapar. Bu karşılıklı sahtecilik, üniversitenin en büyük ritüelidir. Hoca anlatmış gibi yapar, öğrenci anlamış gibi yapar, sınav ölçmüş gibi yapar, diploma yetkinlik belgesiymiş gibi yapar. Herkes rolünü oynar; perde kapanınca geriye büyük bir epistemik yorgunluk kalır.
Akademide yükselme kriterleri ise bu katedralin en parlak vitraylarıdır. Dışarıdan bakıldığında nesnel, ölçülebilir, kurumsal ve adil görünürler. Makale sayısı, atıf, proje, indeks, puan, jüri, dosya, hakemlik, yayın kalitesi… Kâğıt üzerinde bütün bunlar makul görünebilir. Fakat mesele ölçütün varlığı değil, ölçütün kim tarafından, nasıl, hangi zihniyetle ve hangi kapalı ilişkiler ağı içinde işletildiğidir. Çünkü epistemik çete ölçütü sevmez gibi görünür ama aslında ölçütü çok sever; onu bir duvar, bir filtre, bir turnike olarak kullanır. Kendi adamı için ölçüt esner, yabancı olan için sertleşir. Birinin zayıf makalesi “alan katkısı” sayılır, diğerinin güçlü metni “fazla denemeci” bulunur. Birinin vasat dosyası “potansiyel” diye okunur, diğerinin özgün çalışması “disiplin dışı” diye küçümsenir.
Burada yapı-söküm tam da bu noktada başlamalıdır: Üniversitenin kendisi hakkında anlattığı hikâye ile fiilen ürettiği sonuç arasındaki yarık açığa çıkarılmalıdır. Üniversite “bilimsel özgürlük” der; fakat çoğu zaman güvenli tekrarları ödüllendirir. “Liyakat” der; fakat sadakat ağlarını besler. “Eleştirel düşünce” der; fakat hocaya yöneltilen ilk ciddi itirazı terbiyesizlik sayar. “Evrensel akademi” der; fakat yerli kapalı devre ilişkilerle kariyer dağıtır. “Öğrenci merkezli eğitim” der; fakat öğrenciyi idari işlem nesnesi, sınav numarası, transkript gölgesi hâline getirir. “Akademik etik” der; fakat intihalden mobbinge, emek sömürüsünden jüri kumpaslarına kadar birçok çürümeyi sessizlikle örter.
Epistemik çetenin en güçlü silahlarından biri dildir. Bu dil dışarıdan bakıldığında bilimsel görünür; içeride ise çoğu zaman bir sindirme aparatıdır. “Bu alanın literatürünü bilmiyorsun” cümlesi bazen haklı bir uyarıdır, bazen de yeni bir fikri boğmak için kullanılan akademik sopa. “Yöntemsel olarak sorunlu” ifadesi bazen ciddi bir eleştiridir, bazen de hocanın anlamadığı şeyi aşağılamak için taktığı kravatlı maskedir. “Bu çalışma henüz olgunlaşmamış” cümlesi bazen geliştirici bir geri bildirimdir, bazen de kapının önüne bırakılmış nazik bir ret kâğıdıdır. Akademik katedral bu dili çok iyi bilir; çünkü burada şiddet çoğu zaman bağırarak değil, rapor yazarak uygulanır.
Öğrenciye karşı davranışlarda da benzer bir hiyerarşik kibir görülür. Öğrenciye rehberlik edilmez; öğrenci çoğu zaman hizaya sokulur. Özellikle lisansüstü düzeyde danışmanlık ilişkisi birçok yerde entelektüel yoldaşlık olmaktan çıkar, küçük bir iktidar sahasına dönüşür. Danışman, öğrencinin düşüncesini geliştiren kişi olmak yerine, onun akademik kaderi üzerinde bürokratik vesayet kuran bir figüre dönüşebilir. Tez konusu seçiminden kaynak kullanımına, konferansa katılımdan yayın yapma biçimine kadar öğrencinin hareket alanı daraltılır. Öğrenci hocasının gölgesinde büyümez; hocasının gölgesinde bodurlaşır. Bu, sadece bireysel bir ahlâk sorunu değildir; kurumsal bir iktidar biçimidir.
Üniversitenin Türkiye’deki en büyük trajedilerinden biri, eleştirinin çoğu zaman içeriden değil dışarıdan gelmek zorunda kalmasıdır. Oysa üniversite kendi kendini eleştirebilmelidir. Kendi müfredatını, kendi kadro rejimini, kendi yayın ahlâkını, kendi sınıf ilişkilerini, kendi ideolojik körlüklerini, kendi taşra kibirlerini, kendi merkezîleşmiş iktidar biçimlerini masaya yatırabilmelidir. Fakat akademik katedral kendini eleştirmeyi sevmez; çünkü kendini eleştirmek, kutsallığından feragat etmek anlamına gelir. Katedralin duvarları çatladığında içindekiler önce yapıyı onarmaya değil, çatlağı göstereni susturmaya koşarlar. Çürüme duvarda değil, duvarı kutsal sanan zihindedir.
Bu nedenle Türkiye’de üniversite eleştirisi, yalnızca “üniversiteler kötü yönetiliyor” cümlesine sıkıştırılamaz. Mesele yönetimden daha derindir. Burada bir epistemik rejim sorunu vardır. Bilginin kimler tarafından üretileceği, kimlerin meşru konuşmacı sayılacağı, hangi seslerin akademik salona alınacağı, hangi zihinlerin kapıda bekletileceği meselesidir bu. Epistemik çete tam da burada devreye girer: Bilgiyi üretmekten çok, bilginin geçiş yollarını kontrol eder. Kimin makalesi yayınlanacak, kimin projesi desteklenecek, kimin kitabı görmezden gelinecek, kimin öğrencisi korunacak, kimin öğrencisi süründürülecek; bunların çoğu açık ilkelerle değil, kapalı ağların soğuk mutabakatıyla belirlenir.
Bu düzenin en zehirli sonucu, özgün zekânın üniversiteden uzaklaşmasıdır. Gerçekten düşünen, huzursuz olan, soru soran, yeni bir kavram geliştirmeye çalışan, disiplin sınırlarını zorlayan, kurulu otoriteye gereğinden fazla saygı göstermeyen zihinler çoğu zaman akademik sistem tarafından tehdit olarak algılanır. Çünkü epistemik çete özgünlüğü sevmez; özgünlük ölçülemez, hizaya sokulamaz, kolayca yönetilemez. Vasatlık ise yönetilebilir. Vasat insan, vasat makale, vasat ders, vasat kurul, vasat tören, vasat jüri; bütün bunlar katedralin düzenini bozmaz. Hatta bu düzen vasatlıkla beslenir. Çünkü vasatlık itaatkârdır, risk almaz, kapıyı çalmaz; kendisine verilen sandalyeye usulca oturur.
Yapı-söküm burada yalnızca kavramsal bir oyun değildir; ahlâkî bir zorunluluktur. Akademik katedralin taşlarını tek tek yoklamak gerekir. Unvanın arkasında bilgi var mı? Makalenin arkasında fikir var mı? Dersin arkasında emek var mı? Danışmanlığın arkasında sorumluluk var mı? Jürinin arkasında adalet var mı? Yayıncılığın arkasında hakikat kaygısı var mı? Öğrenciye yöneltilen eleştirinin arkasında pedagojik niyet mi var, yoksa küçük iktidarın keyfi mi? Bu sorular sorulmadan üniversiteyi düzeltmek mümkün değildir. Çünkü sorun binanın eskimesi değil, binayı yöneten zihnin çürümesidir.
Elbette bütün akademiyi tek bir karanlık blok gibi görmek de haksızlık olur. Bu katedralin içinde hâlâ namuslu çalışan, öğrencisinin zihnini önemseyen, kendi konfor alanını zorlayan, dosya değil düşünce üreten, unvanını kalkan değil sorumluluk sayan insanlar vardır. Fakat tam da bu insanlar çoğu zaman yalnızlaştırılır. Çünkü çete düzeni, dürüst akademisyeni de sevmez. Dürüst akademisyen sessiz tehdittir; varlığıyla sahtekârlığı görünür kılar. İyi ders veren hoca, kötü ders veren hocayı rahatsız eder. Öğrencisini ezen değil, güçlendiren akademisyen; öğrenci üzerinde tahakküm kuranları çıplak bırakır. Nitelikli iş, vasatlığın huzurunu bozar.
Türkiye’de üniversiteyi yeniden düşünmek, önce onun sahte kutsallığını bozmakla mümkündür. Üniversite mabet değildir; hesap verebilir bir kamusal akıl kurumudur. Hoca rahip değildir; emek veren, denetlenebilir, eleştirilebilir bir bilgi işçisidir. Öğrenci mürit değildir; soru sorma hakkına sahip genç bir özne, hatta üniversitenin varlık sebebidir. Akademik yükselme bir lonca kabul töreni değildir; kamusal niteliği olan, şeffaf, adil ve nitelik merkezli bir değerlendirme süreci olmalıdır. Yayın yapmak puan toplama ayini değildir; hakikate, topluma, bilime, dile ve insanlık birikimine katkı verme sorumluluğudur.
Akademik katedralin dekonstrüksiyonu, onun çatısını yıkmak anlamına gelmez; duvarlarına sinmiş kutsal yalanı sökmek anlamına gelir. Üniversiteyi savunmak isteyenler önce üniversitenin içindeki çürümeyi savunmaktan vazgeçmelidir. Çünkü her kurum, kendisini en çok eleştirenden değil, kendisini hiç eleştirmeden alkışlayandan zarar görür. Türkiye’de üniversitenin önünde iki yol vardır: Ya akademik katedral kendi içine kapanıp epistemik çetelerin sessiz ayinlerine devam edecektir ya da kapılarını gerçek düşünceye, öğrenci haysiyetine, eleştirel akla ve sahici liyakate açacaktır. Bugünün üniversitesine düşen görev, kendi mermer koridorlarında yankılanan boş unvan seslerini dinlemek değil, dışarıda bekleyen canlı aklı içeri almaktır. Çünkü düşünce kapıda beklerken içeride tören yapılmaz. Yapılırsa bunun adı bilim değil, akademik dekor olur. Dekor ise ne kadar parlak olursa olsun, hakikatin yerini tutmaz.
Filozof Kirpi: “Bilgiyi mabede kapatanlar, sonunda hakikatin değil, kendi unvanlarının bekçisi olurlar.”
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Filozofkirpi
AKADEMİK KATEDRALİN EPİSTEMİK ÇETELERİ
Türkiye’de üniversite, uzun zamandır bilgi üreten bir özgürlük mekânı olmaktan çok, bilgiyi törenselleştiren, hiyerarşiyi kutsallaştıran ve düşünceyi prosedüre boğan bir akademik katedrale dönüşmüştür. Katedral diyorum; çünkü burada bilgi çoğu zaman canlı bir arayış, risk alan bir akıl, hakikate doğru yürüyen bir cesaret olarak değil, yüksek duvarların arkasında saklanan kutsal bir imtiyaz gibi korunur. Üniversite binası dışarıdan bakıldığında aklın mabedi gibi görünür; içinde kürsüler, unvanlar, jüriler, doçentlik dosyaları, akademik yükselme ölçütleri, komisyonlar, enstitüler, kongreler, dergiler ve törenler vardır. Fakat bu görüntünün altında çoğu zaman başka bir düzen işler: bilginin değil, aidiyetin; liyakatin değil, yakınlığın; düşüncenin değil, itaatin düzeni.
Bu akademik katedralin içinde görev yapanların tamamını değil, fakat azımsanmayacak bir ekseriyetini “epistemik çete” kavramıyla düşünmek gerekir. Epistemik çete, klasik anlamda suç örgütü değildir; onun silahı bilgi üzerindeki tekel iddiasıdır. Kimin akademisyen olacağına, kimin dışarıda bırakılacağına, hangi konunun ciddi, hangi konunun marjinal sayılacağına, hangi öğrencinin korunacağına, hangi öğrencinin ezileceğine, hangi tezin “bilimsel”, hangi sözün “fazla iddialı” bulunacağına karar veren görünmez ağdır. Bu ağ bazen aynı ideolojik mahallede, bazen aynı hocanın rahle-i tedrisinden geçmiş kapalı devrede, bazen aynı dergi çevresinde, bazen aynı jüri zincirinde, bazen aynı sessizlik sözleşmesinde kurulur. Katedralin rahipleri gibi davranırlar: kapıyı açarlar, kapıyı kapatırlar, içeridekini kutsar, dışarıdakini aforoz ederler.
Üniversitenin ilk büyük çürümesi, öğrenciyi özne olarak değil, “işlenecek ham madde” olarak görmesidir. Öğrenci üniversiteye soru sormak, zihnini genişletmek, hayatı kavramak, insanı, toplumu, tarihi, tabiatı ve kendini anlamak için gelir. Fakat akademik katedral ona çoğu zaman şunu söyler: “Sus, önce bizim dilimizi öğren. Sus, önce bizim kaynaklarımızı ezberle. Sus, önce bizim kanaat hiyerarşimize uy. Sus, önce hocanın cümlesini doğru tonda tekrar et.” Böylece öğrenci daha ilk yılda düşünmenin değil, akademik terbiyenin içine alınır. Terbiye burada ahlâkî incelme anlamında değil, zihnin ehlileştirilmesi anlamında işler. Öğrenciye düşünme cesareti değil, not alma tekniği öğretilir; soru sorma ahlâkı değil, hocanın beklentisini sezme kurnazlığı kazandırılır.
Bu sistemde eğitim yaklaşımı da sahici öğrenmeden kopar. Ders, çoğu zaman canlı bir düşünce karşılaşması olmaktan çıkar; hocanın yıllardır değiştirmediği sunum dosyasının, aynı yorgun örneklerin, aynı mekanik kaynakçanın ve aynı akademik ezberin tekrarına dönüşür. Sınıfın içinde hakikat dolaşmaz; müfredat dolaşır. Öğrenci bir metni parçalamayı, bir kavramı sınamayı, bir teorinin kör noktasını görmeyi, bir yöntemin tarihsel yükünü tartmayı öğrenmeden mezun olur. Ona bilgi verilmiş gibi yapılır; o da öğrenmiş gibi yapar. Bu karşılıklı sahtecilik, üniversitenin en büyük ritüelidir. Hoca anlatmış gibi yapar, öğrenci anlamış gibi yapar, sınav ölçmüş gibi yapar, diploma yetkinlik belgesiymiş gibi yapar. Herkes rolünü oynar; perde kapanınca geriye büyük bir epistemik yorgunluk kalır.
Akademide yükselme kriterleri ise bu katedralin en parlak vitraylarıdır. Dışarıdan bakıldığında nesnel, ölçülebilir, kurumsal ve adil görünürler. Makale sayısı, atıf, proje, indeks, puan, jüri, dosya, hakemlik, yayın kalitesi… Kâğıt üzerinde bütün bunlar makul görünebilir. Fakat mesele ölçütün varlığı değil, ölçütün kim tarafından, nasıl, hangi zihniyetle ve hangi kapalı ilişkiler ağı içinde işletildiğidir. Çünkü epistemik çete ölçütü sevmez gibi görünür ama aslında ölçütü çok sever; onu bir duvar, bir filtre, bir turnike olarak kullanır. Kendi adamı için ölçüt esner, yabancı olan için sertleşir. Birinin zayıf makalesi “alan katkısı” sayılır, diğerinin güçlü metni “fazla denemeci” bulunur. Birinin vasat dosyası “potansiyel” diye okunur, diğerinin özgün çalışması “disiplin dışı” diye küçümsenir.
Burada yapı-söküm tam da bu noktada başlamalıdır: Üniversitenin kendisi hakkında anlattığı hikâye ile fiilen ürettiği sonuç arasındaki yarık açığa çıkarılmalıdır. Üniversite “bilimsel özgürlük” der; fakat çoğu zaman güvenli tekrarları ödüllendirir. “Liyakat” der; fakat sadakat ağlarını besler. “Eleştirel düşünce” der; fakat hocaya yöneltilen ilk ciddi itirazı terbiyesizlik sayar. “Evrensel akademi” der; fakat yerli kapalı devre ilişkilerle kariyer dağıtır. “Öğrenci merkezli eğitim” der; fakat öğrenciyi idari işlem nesnesi, sınav numarası, transkript gölgesi hâline getirir. “Akademik etik” der; fakat intihalden mobbinge, emek sömürüsünden jüri kumpaslarına kadar birçok çürümeyi sessizlikle örter.
Epistemik çetenin en güçlü silahlarından biri dildir. Bu dil dışarıdan bakıldığında bilimsel görünür; içeride ise çoğu zaman bir sindirme aparatıdır. “Bu alanın literatürünü bilmiyorsun” cümlesi bazen haklı bir uyarıdır, bazen de yeni bir fikri boğmak için kullanılan akademik sopa. “Yöntemsel olarak sorunlu” ifadesi bazen ciddi bir eleştiridir, bazen de hocanın anlamadığı şeyi aşağılamak için taktığı kravatlı maskedir. “Bu çalışma henüz olgunlaşmamış” cümlesi bazen geliştirici bir geri bildirimdir, bazen de kapının önüne bırakılmış nazik bir ret kâğıdıdır. Akademik katedral bu dili çok iyi bilir; çünkü burada şiddet çoğu zaman bağırarak değil, rapor yazarak uygulanır.
Öğrenciye karşı davranışlarda da benzer bir hiyerarşik kibir görülür. Öğrenciye rehberlik edilmez; öğrenci çoğu zaman hizaya sokulur. Özellikle lisansüstü düzeyde danışmanlık ilişkisi birçok yerde entelektüel yoldaşlık olmaktan çıkar, küçük bir iktidar sahasına dönüşür. Danışman, öğrencinin düşüncesini geliştiren kişi olmak yerine, onun akademik kaderi üzerinde bürokratik vesayet kuran bir figüre dönüşebilir. Tez konusu seçiminden kaynak kullanımına, konferansa katılımdan yayın yapma biçimine kadar öğrencinin hareket alanı daraltılır. Öğrenci hocasının gölgesinde büyümez; hocasının gölgesinde bodurlaşır. Bu, sadece bireysel bir ahlâk sorunu değildir; kurumsal bir iktidar biçimidir.
Üniversitenin Türkiye’deki en büyük trajedilerinden biri, eleştirinin çoğu zaman içeriden değil dışarıdan gelmek zorunda kalmasıdır. Oysa üniversite kendi kendini eleştirebilmelidir. Kendi müfredatını, kendi kadro rejimini, kendi yayın ahlâkını, kendi sınıf ilişkilerini, kendi ideolojik körlüklerini, kendi taşra kibirlerini, kendi merkezîleşmiş iktidar biçimlerini masaya yatırabilmelidir. Fakat akademik katedral kendini eleştirmeyi sevmez; çünkü kendini eleştirmek, kutsallığından feragat etmek anlamına gelir. Katedralin duvarları çatladığında içindekiler önce yapıyı onarmaya değil, çatlağı göstereni susturmaya koşarlar. Çürüme duvarda değil, duvarı kutsal sanan zihindedir.
Bu nedenle Türkiye’de üniversite eleştirisi, yalnızca “üniversiteler kötü yönetiliyor” cümlesine sıkıştırılamaz. Mesele yönetimden daha derindir. Burada bir epistemik rejim sorunu vardır. Bilginin kimler tarafından üretileceği, kimlerin meşru konuşmacı sayılacağı, hangi seslerin akademik salona alınacağı, hangi zihinlerin kapıda bekletileceği meselesidir bu. Epistemik çete tam da burada devreye girer: Bilgiyi üretmekten çok, bilginin geçiş yollarını kontrol eder. Kimin makalesi yayınlanacak, kimin projesi desteklenecek, kimin kitabı görmezden gelinecek, kimin öğrencisi korunacak, kimin öğrencisi süründürülecek; bunların çoğu açık ilkelerle değil, kapalı ağların soğuk mutabakatıyla belirlenir.
Bu düzenin en zehirli sonucu, özgün zekânın üniversiteden uzaklaşmasıdır. Gerçekten düşünen, huzursuz olan, soru soran, yeni bir kavram geliştirmeye çalışan, disiplin sınırlarını zorlayan, kurulu otoriteye gereğinden fazla saygı göstermeyen zihinler çoğu zaman akademik sistem tarafından tehdit olarak algılanır. Çünkü epistemik çete özgünlüğü sevmez; özgünlük ölçülemez, hizaya sokulamaz, kolayca yönetilemez. Vasatlık ise yönetilebilir. Vasat insan, vasat makale, vasat ders, vasat kurul, vasat tören, vasat jüri; bütün bunlar katedralin düzenini bozmaz. Hatta bu düzen vasatlıkla beslenir. Çünkü vasatlık itaatkârdır, risk almaz, kapıyı çalmaz; kendisine verilen sandalyeye usulca oturur.
Yapı-söküm burada yalnızca kavramsal bir oyun değildir; ahlâkî bir zorunluluktur. Akademik katedralin taşlarını tek tek yoklamak gerekir. Unvanın arkasında bilgi var mı? Makalenin arkasında fikir var mı? Dersin arkasında emek var mı? Danışmanlığın arkasında sorumluluk var mı? Jürinin arkasında adalet var mı? Yayıncılığın arkasında hakikat kaygısı var mı? Öğrenciye yöneltilen eleştirinin arkasında pedagojik niyet mi var, yoksa küçük iktidarın keyfi mi? Bu sorular sorulmadan üniversiteyi düzeltmek mümkün değildir. Çünkü sorun binanın eskimesi değil, binayı yöneten zihnin çürümesidir.
Elbette bütün akademiyi tek bir karanlık blok gibi görmek de haksızlık olur. Bu katedralin içinde hâlâ namuslu çalışan, öğrencisinin zihnini önemseyen, kendi konfor alanını zorlayan, dosya değil düşünce üreten, unvanını kalkan değil sorumluluk sayan insanlar vardır. Fakat tam da bu insanlar çoğu zaman yalnızlaştırılır. Çünkü çete düzeni, dürüst akademisyeni de sevmez. Dürüst akademisyen sessiz tehdittir; varlığıyla sahtekârlığı görünür kılar. İyi ders veren hoca, kötü ders veren hocayı rahatsız eder. Öğrencisini ezen değil, güçlendiren akademisyen; öğrenci üzerinde tahakküm kuranları çıplak bırakır. Nitelikli iş, vasatlığın huzurunu bozar.
Türkiye’de üniversiteyi yeniden düşünmek, önce onun sahte kutsallığını bozmakla mümkündür. Üniversite mabet değildir; hesap verebilir bir kamusal akıl kurumudur. Hoca rahip değildir; emek veren, denetlenebilir, eleştirilebilir bir bilgi işçisidir. Öğrenci mürit değildir; soru sorma hakkına sahip genç bir özne, hatta üniversitenin varlık sebebidir. Akademik yükselme bir lonca kabul töreni değildir; kamusal niteliği olan, şeffaf, adil ve nitelik merkezli bir değerlendirme süreci olmalıdır. Yayın yapmak puan toplama ayini değildir; hakikate, topluma, bilime, dile ve insanlık birikimine katkı verme sorumluluğudur.
Akademik katedralin dekonstrüksiyonu, onun çatısını yıkmak anlamına gelmez; duvarlarına sinmiş kutsal yalanı sökmek anlamına gelir. Üniversiteyi savunmak isteyenler önce üniversitenin içindeki çürümeyi savunmaktan vazgeçmelidir. Çünkü her kurum, kendisini en çok eleştirenden değil, kendisini hiç eleştirmeden alkışlayandan zarar görür. Türkiye’de üniversitenin önünde iki yol vardır: Ya akademik katedral kendi içine kapanıp epistemik çetelerin sessiz ayinlerine devam edecektir ya da kapılarını gerçek düşünceye, öğrenci haysiyetine, eleştirel akla ve sahici liyakate açacaktır. Bugünün üniversitesine düşen görev, kendi mermer koridorlarında yankılanan boş unvan seslerini dinlemek değil, dışarıda bekleyen canlı aklı içeri almaktır. Çünkü düşünce kapıda beklerken içeride tören yapılmaz. Yapılırsa bunun adı bilim değil, akademik dekor olur. Dekor ise ne kadar parlak olursa olsun, hakikatin yerini tutmaz.
Filozof Kirpi: “Bilgiyi mabede kapatanlar, sonunda hakikatin değil, kendi unvanlarının bekçisi olurlar.”