Yeni Ortaçağ, eski Ortaçağ’ın geri dönmesi değildir. Kimse zırh giyip ata binmiyor, kimse kentin kapısına mancınık dayamıyor, kimse derebeyinin şatosunda doğrudan diz çökmüyor. Fakat biçimler değişirken ruh geri geliyor. Şato artık taştan yapılmıyor; algoritmadan, ekrandan, imtiyaz ağından, ihale masasından, cemaat sadakatinden, medya gürültüsünden, bürokratik korkudan yapılıyor. Derebeyi artık kılıç taşımıyor; kararname, fon, kadro, lisans, ihale, erişim engeli, linç ordusu, troll sürüsü taşıyor. Köylü artık toprağa bağlı değil; krediye, borca, ekrana, partiye, cemaate, mahalleye, korkuya ve gündelik hayatta kaybetme ihtimaline bağlı. İşte Yeni Ortaçağ budur: modern araçlarla kurulmuş kadim bağımlılık düzeni.
Eski Ortaçağ’ın merkezinde Tanrı adına konuşan kurumlar, kutsal metinleri yorumlama tekeli ve dünyevî iktidarın dinî meşruiyetle örtülmesi vardı. Yeni Ortaçağ’da kutsalın yerini yalnızca din almıyor; millet, güvenlik, lider, piyasa, kalkınma, teknoloji, aile, beka, yerli ve millî söylemi de kutsallaştırılabiliyor. Her şey tartışılabilir olmaktan çıkarılıp dokunulmazlaştırıldığında, akıl geri çekilir. Çünkü akıl soru sorarak yaşar; kutsallaştırılmış iktidar ise soru değil, itaat ister. Türkiye’nin bugünkü temel sıkışması burada belirir: modern devletin kurumları ayakta durur gibi görünür, ama kurumların içindeki akıl çoğu zaman törenle tahliye edilir. Bina kalır, ruh gider. Mahkeme vardır, adalet zayıflar. Üniversite vardır, düşünce ürker. Meclis vardır, müzakere solar. Medya vardır, hakikat nefessiz kalır. Bürokrasi vardır, liyakat kapı dışında bekler.
Yeni Ortaçağ’ın Türkiye’deki ilk yüzü, hukuk düzeninin kişisel ve siyasal sadakat ağlarıyla gölgelenmesidir. Hukuk, yurttaşın sığınağı olmaktan çıkıp iktidar ilişkilerinin hava durumuna göre çalışan bir mekanizmaya dönüştüğünde, toplum kendini modern devlette değil, derebeylik arazisinde hisseder. İnsanlar neyin suç, neyin hak, neyin serbest, neyin tehlikeli olduğunu kanundan değil, iktidarın yüz ifadesinden anlamaya başlar. Bu, hukuk devletinin sessiz cenazesidir. Cenaze sessizdir çünkü kimse ölüm ilanını resmen okumaz. Kanun kitapları hâlâ raflarda durur. Duruşma salonları açıktır. Cübbeler giyilir. Mühürler basılır. Ama adaletin kalbi ritim bozukluğu yaşar. Modern devletin en büyük iddiası olan eşit yurttaşlık, böylece imtiyazlı sadakat gruplarının gölgesinde zedelenir.
İkinci yüz, bilginin medreseleşmesidir. Burada medreseyi tarihsel kurum olarak aşağılamak gereksizdir; mesele, bilginin özgür arayış olmaktan çıkarılıp onay memurluğuna indirgenmesidir. Üniversite, hakikatin huzursuz atölyesi olmak yerine kariyer güvenliği, unvan pazarı, ideolojik hizalanma ve suskunluk disipliniyle çalıştığında Yeni Ortaçağ’ın akademik hücresi oluşur. Eskiden skolastik zihin, hakikati önceden verilmiş kabullerin içine kapatırdı. Bugün de benzer bir şey yaşanır: Sonuç baştan bellidir, araştırma yalnızca o sonuca makyaj yapar. Tez yazılır ama soru sorulmaz. Makale çıkar ama fikir doğmaz. Panel yapılır ama zihin kıpırdamaz. Bir ülkede üniversite cesaretini kaybederse, toplum yalnızca diploma üretir; düşünce üretmez. Diploma çoğalır, akıl azalır. Bu da tam bir Yeni Ortaçağ manzarasıdır: bilgi var, bilgelik yok; veri var, hakikat yok; unvan var, haysiyet yok.
Üçüncü yüz, kamusal alanın vaaz alanına dönüşmesidir. Televizyon ekranları, sosyal medya hesapları, köşe yazıları, resmi açıklamalar ve gündelik siyasal dil sürekli bir vaaz ritmi üretir. Herkes konuşur, çok az kişi düşünür. Herkes hüküm verir, çok az kişi dinler. Herkes kendi mahallesinin minberinden seslenir. Yeni Ortaçağ’da meydan ortak aklın mekânı değildir; hiziplerin birbirine taş attığı sembolik savaş alanıdır. Hakikat, tarafların elinde parçalanır. Bir olay yaşanır; olayın kendisinden önce yorum orduları sahaya iner. Bir karar alınır; kararın adaletinden önce kimin işine yaradığı konuşulur. Bir felaket olur; acının kendisi bile propaganda malzemesine çevrilir. Böyle bir toplumda vicdan yorulur. İnsan, sürekli gürültüye maruz kaldığı için sonunda en ağır haksızlığı bile normal haber akışı gibi tüketir. Bu, ahlâkın uyuşmasıdır.
Dördüncü yüz, ekonomik feodalizmdir. Yeni Ortaçağ’datoprak ağalığı bütünüyle bitmez; biçim değiştirir. Eski ağanın yerini kamu kaynaklarına yakın duran şirket ağları, imtiyazlı sermaye grupları, ihale çevreleri, arsa ve rant koalisyonları alır. Ekonomi, serbest rekabetin değil, siyasal yakınlığın kutsandığı bir sadakat haritasına dönüşürse, piyasa modern görünür ama feodal çalışır. Kimin büyüyeceğini yetenek, üretim, yenilik değil; kime yakın durduğu belirler. Bu düzen yalnızca yoksulu ezmez; ahlâkı da çürütür. Çünkü genç insana şu zehirli dersi verir: Çalışmak yetmez, hak etmek yetmez, üretmek yetmez; doğru kapının önünde bekleyeceksin. İşte memleketin ruhunu kıran cümle budur. Gençlerin ülkeden gitme arzusunda yalnızca ekonomik kaygı yoktur; haysiyet yorgunluğu vardır. İnsan parasızlığa bir süre katlanır; fakat adaletsizliğin sürekli tokadına uzun süre dayanamaz.
Beşinci yüz, cemaatleşmiş yurttaşlıktır. Modern cumhuriyet yurttaş ister; Yeni Ortaçağ mürit, taraftar, mensup, bağlı, sadık, hizalanmış insan ister. Yurttaş soru sorar; mürit cevap bekler. Yurttaş hak talep eder; taraftar lütuf bekler. Yurttaş devleti denetler; mensup devletin gölgesine sığınır. Türkiye’nin siyasal kültüründe en büyük kırılmalardan biri burada yaşanır. İnsanlar ortak kamusal aklın eşit üyeleri olmak yerine, kendi koruyucu kabilelerinin içine çekilir. Her kabile kendi günahını görmez, karşı tarafın günahını büyütür. Her mahalle kendi zalimine gerekçe bulur, başkasının zalimine lanet okur. Böylece adalet evrensel bir ilke olmaktan çıkar; mahallenin çıkarına göre ayarlanan plastik bir kelimeye döner. Yeni Ortaçağ’ın en tehlikeli tarafı budur: adaletsizliği bile kimlik üzerinden sevdirebilir.
Altıncı yüz, dijital büyüdür. Eski çağların büyücüsü duman, tılsım ve kehanetle çalışırdı; bugünün büyücüsü algoritma, veri, görüntü ve viral cümleyle çalışıyor. İnsanlar bilgiye eriştiğini sanıyor, fakat çoğu zaman yalnızca kendi öfkesinin yankı odasında dolaşıyor. Sosyal medya modern matbaa gibi özgürleştirici bir imkân da taşıyor; ama aynı anda yeni bir karanlık da üretiyor. Linç kültürü, sahte haber, imaj siyaseti, duygusal manipülasyon, takipçi ekonomisi ve görünürlük hırsı, hakikati parça parça kemiriyor. Herkesin elinde ekran var, fakat ekran çoğu zaman pencere değil, zindan oluyor. İnsan dünyayı gördüğünü sanıyor; aslında kendisine gösterilen dar tünelde ilerliyor. Yeni Ortaçağ’ın farkı burada: karanlık, ışık fazlalığıyla geliyor. Göz kamaşıyor, zihin körleşiyor.
Türkiye bu Yeni Ortaçağ tablosundan çıkabilir mi? Çıkabilir; ama bunun yolu romantik geçmişçilikten, hamaset nutuklarından, teknoloji tapıncından ya da lider kurtarıcılığı masalından geçmez. Çıkış, aklın haysiyetini yeniden kurmaktan geçer. Hukuku kişilerin üstüne, kurumları sadakatin üstüne, bilgiyi ideolojinin üstüne, yurttaşı cemaatin üstüne, çocuğun geleceğini iktidar hesaplarının üstüne koymadan bu karanlık dağılmaz. Yeni Ortaçağ’a karşı en büyük direnç, büyük laflar değil, küçük ama sağlam ilkelerdir: haksızlığa kendi mahallenden başlayarak itiraz etmek; bilmediğin konuda susmayı erdem saymak; çocuğa yalan söylememek; üniversitede korkmadan soru sormak; devleti ganimet değil emanet görmek; dindarlığı iktidar vitrini değil ahlâkî sorumluluk kabul etmek; vatanı beton, bayrak ve slogan toplamı değil, adaletle yaşanabilir ortak ev saymak.
Türkiye’nin trajedisi, potansiyelinin büyüklüğü ile yönetilme biçiminin darlığı arasındaki uçurumdur. Bu ülke büyük bir tarih, sert bir hafıza, güçlü bir halk enerjisi, derin bir kültürel birikim taşıyor. Fakat bu enerji çoğu zaman akla değil öfkeye, kuruma değil kişiye, adalete değil sadakate, üretime değil ranta, hakikate değil gürültüye bağlanıyor. Yeni Ortaçağ tam da bu bağlanma biçimidir. İnsan geleceğe yürüdüğünü sanırken, zihinsel olarak eski bağlılıkların mağarasına geri döner. Yol asfalt olur, zihin patika kalır. Telefon akıllı olur, kamusal akıl çocuklaşır. Binalar yükselir, hukuk küçülür. Şehirler büyür, vicdan daralır.
Bu yüzden mesele yalnızca siyasal iktidar meselesi değildir; daha derinde bir zihniyet meselesidir. Herkes kendi küçük iktidarında Ortaçağ üretiyorsa, yalnızca büyük iktidarı suçlamak kolaycılıktır. Evde, okulda, partide, belediyede, dernekte, şirkette, akademide, medyada, cemaatte, ailede aynı sadakatçi, buyurgan, sorgu düşmanı, erkek egemen, yaş hiyerarşisine yaslanan, unvanperest kültür yeniden üretiliyorsa, Yeni Ortaçağ yalnızca Ankara’da kurulmaz; mutfakta, sınıfta, WhatsApp grubunda, makam odasında, apartman toplantısında da kurulur. Karanlık bazen büyük nutuklarla değil, küçük korkaklıklarla çoğalır.
Yeni Ortaçağ’dan çıkmak, önce karanlığın adını doğru koymayı gerektirir. Bu karanlık ampulsüzlük değil; akılsızlık, adaletsizlik, ölçüsüzlük ve haysiyet kaybıdır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değil, yetişkin yurttaşlıktır. Kendi aklını kiraya vermeyen, kendi mahallesinin günahını da görebilen, hukuku herkes için isteyen, çocuğun yüzüne bakınca utanmayı bilen, hakikati çıkarına göre eğip bükmeyen bir yurttaşlık. Aksi hâlde modern cihazlarla eski kulluğu yaşarız. Gökdelenlerin dibinde zihinsel derebeylik kurarız. Fiber internetle hurafe taşırız. Üniversite diplomasıyla cehaleti parlatırız. Ve bütün bunlara da gelişme deriz. İşte asıl felaket budur: karanlığın kendisini ışık diye pazarlaması.
Filozof Kirpi: "Yeni Ortaçağ, mum ışığına dönmek değil; projektörlerin altında aklı kaybetmektir."
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Filozof kirpi
Yeni Ortaçağ ve Türkiye
Yeni Ortaçağ, eski Ortaçağ’ın geri dönmesi değildir. Kimse zırh giyip ata binmiyor, kimse kentin kapısına mancınık dayamıyor, kimse derebeyinin şatosunda doğrudan diz çökmüyor. Fakat biçimler değişirken ruh geri geliyor. Şato artık taştan yapılmıyor; algoritmadan, ekrandan, imtiyaz ağından, ihale masasından, cemaat sadakatinden, medya gürültüsünden, bürokratik korkudan yapılıyor. Derebeyi artık kılıç taşımıyor; kararname, fon, kadro, lisans, ihale, erişim engeli, linç ordusu, troll sürüsü taşıyor. Köylü artık toprağa bağlı değil; krediye, borca, ekrana, partiye, cemaate, mahalleye, korkuya ve gündelik hayatta kaybetme ihtimaline bağlı. İşte Yeni Ortaçağ budur: modern araçlarla kurulmuş kadim bağımlılık düzeni.
Eski Ortaçağ’ın merkezinde Tanrı adına konuşan kurumlar, kutsal metinleri yorumlama tekeli ve dünyevî iktidarın dinî meşruiyetle örtülmesi vardı. Yeni Ortaçağ’da kutsalın yerini yalnızca din almıyor; millet, güvenlik, lider, piyasa, kalkınma, teknoloji, aile, beka, yerli ve millî söylemi de kutsallaştırılabiliyor. Her şey tartışılabilir olmaktan çıkarılıp dokunulmazlaştırıldığında, akıl geri çekilir. Çünkü akıl soru sorarak yaşar; kutsallaştırılmış iktidar ise soru değil, itaat ister. Türkiye’nin bugünkü temel sıkışması burada belirir: modern devletin kurumları ayakta durur gibi görünür, ama kurumların içindeki akıl çoğu zaman törenle tahliye edilir. Bina kalır, ruh gider. Mahkeme vardır, adalet zayıflar. Üniversite vardır, düşünce ürker. Meclis vardır, müzakere solar. Medya vardır, hakikat nefessiz kalır. Bürokrasi vardır, liyakat kapı dışında bekler.
Yeni Ortaçağ’ın Türkiye’deki ilk yüzü, hukuk düzeninin kişisel ve siyasal sadakat ağlarıyla gölgelenmesidir. Hukuk, yurttaşın sığınağı olmaktan çıkıp iktidar ilişkilerinin hava durumuna göre çalışan bir mekanizmaya dönüştüğünde, toplum kendini modern devlette değil, derebeylik arazisinde hisseder. İnsanlar neyin suç, neyin hak, neyin serbest, neyin tehlikeli olduğunu kanundan değil, iktidarın yüz ifadesinden anlamaya başlar. Bu, hukuk devletinin sessiz cenazesidir. Cenaze sessizdir çünkü kimse ölüm ilanını resmen okumaz. Kanun kitapları hâlâ raflarda durur. Duruşma salonları açıktır. Cübbeler giyilir. Mühürler basılır. Ama adaletin kalbi ritim bozukluğu yaşar. Modern devletin en büyük iddiası olan eşit yurttaşlık, böylece imtiyazlı sadakat gruplarının gölgesinde zedelenir.
İkinci yüz, bilginin medreseleşmesidir. Burada medreseyi tarihsel kurum olarak aşağılamak gereksizdir; mesele, bilginin özgür arayış olmaktan çıkarılıp onay memurluğuna indirgenmesidir. Üniversite, hakikatin huzursuz atölyesi olmak yerine kariyer güvenliği, unvan pazarı, ideolojik hizalanma ve suskunluk disipliniyle çalıştığında Yeni Ortaçağ’ın akademik hücresi oluşur. Eskiden skolastik zihin, hakikati önceden verilmiş kabullerin içine kapatırdı. Bugün de benzer bir şey yaşanır: Sonuç baştan bellidir, araştırma yalnızca o sonuca makyaj yapar. Tez yazılır ama soru sorulmaz. Makale çıkar ama fikir doğmaz. Panel yapılır ama zihin kıpırdamaz. Bir ülkede üniversite cesaretini kaybederse, toplum yalnızca diploma üretir; düşünce üretmez. Diploma çoğalır, akıl azalır. Bu da tam bir Yeni Ortaçağ manzarasıdır: bilgi var, bilgelik yok; veri var, hakikat yok; unvan var, haysiyet yok.
Üçüncü yüz, kamusal alanın vaaz alanına dönüşmesidir. Televizyon ekranları, sosyal medya hesapları, köşe yazıları, resmi açıklamalar ve gündelik siyasal dil sürekli bir vaaz ritmi üretir. Herkes konuşur, çok az kişi düşünür. Herkes hüküm verir, çok az kişi dinler. Herkes kendi mahallesinin minberinden seslenir. Yeni Ortaçağ’da meydan ortak aklın mekânı değildir; hiziplerin birbirine taş attığı sembolik savaş alanıdır. Hakikat, tarafların elinde parçalanır. Bir olay yaşanır; olayın kendisinden önce yorum orduları sahaya iner. Bir karar alınır; kararın adaletinden önce kimin işine yaradığı konuşulur. Bir felaket olur; acının kendisi bile propaganda malzemesine çevrilir. Böyle bir toplumda vicdan yorulur. İnsan, sürekli gürültüye maruz kaldığı için sonunda en ağır haksızlığı bile normal haber akışı gibi tüketir. Bu, ahlâkın uyuşmasıdır.
Dördüncü yüz, ekonomik feodalizmdir. Yeni Ortaçağ’datoprak ağalığı bütünüyle bitmez; biçim değiştirir. Eski ağanın yerini kamu kaynaklarına yakın duran şirket ağları, imtiyazlı sermaye grupları, ihale çevreleri, arsa ve rant koalisyonları alır. Ekonomi, serbest rekabetin değil, siyasal yakınlığın kutsandığı bir sadakat haritasına dönüşürse, piyasa modern görünür ama feodal çalışır. Kimin büyüyeceğini yetenek, üretim, yenilik değil; kime yakın durduğu belirler. Bu düzen yalnızca yoksulu ezmez; ahlâkı da çürütür. Çünkü genç insana şu zehirli dersi verir: Çalışmak yetmez, hak etmek yetmez, üretmek yetmez; doğru kapının önünde bekleyeceksin. İşte memleketin ruhunu kıran cümle budur. Gençlerin ülkeden gitme arzusunda yalnızca ekonomik kaygı yoktur; haysiyet yorgunluğu vardır. İnsan parasızlığa bir süre katlanır; fakat adaletsizliğin sürekli tokadına uzun süre dayanamaz.
Beşinci yüz, cemaatleşmiş yurttaşlıktır. Modern cumhuriyet yurttaş ister; Yeni Ortaçağ mürit, taraftar, mensup, bağlı, sadık, hizalanmış insan ister. Yurttaş soru sorar; mürit cevap bekler. Yurttaş hak talep eder; taraftar lütuf bekler. Yurttaş devleti denetler; mensup devletin gölgesine sığınır. Türkiye’nin siyasal kültüründe en büyük kırılmalardan biri burada yaşanır. İnsanlar ortak kamusal aklın eşit üyeleri olmak yerine, kendi koruyucu kabilelerinin içine çekilir. Her kabile kendi günahını görmez, karşı tarafın günahını büyütür. Her mahalle kendi zalimine gerekçe bulur, başkasının zalimine lanet okur. Böylece adalet evrensel bir ilke olmaktan çıkar; mahallenin çıkarına göre ayarlanan plastik bir kelimeye döner. Yeni Ortaçağ’ın en tehlikeli tarafı budur: adaletsizliği bile kimlik üzerinden sevdirebilir.
Altıncı yüz, dijital büyüdür. Eski çağların büyücüsü duman, tılsım ve kehanetle çalışırdı; bugünün büyücüsü algoritma, veri, görüntü ve viral cümleyle çalışıyor. İnsanlar bilgiye eriştiğini sanıyor, fakat çoğu zaman yalnızca kendi öfkesinin yankı odasında dolaşıyor. Sosyal medya modern matbaa gibi özgürleştirici bir imkân da taşıyor; ama aynı anda yeni bir karanlık da üretiyor. Linç kültürü, sahte haber, imaj siyaseti, duygusal manipülasyon, takipçi ekonomisi ve görünürlük hırsı, hakikati parça parça kemiriyor. Herkesin elinde ekran var, fakat ekran çoğu zaman pencere değil, zindan oluyor. İnsan dünyayı gördüğünü sanıyor; aslında kendisine gösterilen dar tünelde ilerliyor. Yeni Ortaçağ’ın farkı burada: karanlık, ışık fazlalığıyla geliyor. Göz kamaşıyor, zihin körleşiyor.
Türkiye bu Yeni Ortaçağ tablosundan çıkabilir mi? Çıkabilir; ama bunun yolu romantik geçmişçilikten, hamaset nutuklarından, teknoloji tapıncından ya da lider kurtarıcılığı masalından geçmez. Çıkış, aklın haysiyetini yeniden kurmaktan geçer. Hukuku kişilerin üstüne, kurumları sadakatin üstüne, bilgiyi ideolojinin üstüne, yurttaşı cemaatin üstüne, çocuğun geleceğini iktidar hesaplarının üstüne koymadan bu karanlık dağılmaz. Yeni Ortaçağ’a karşı en büyük direnç, büyük laflar değil, küçük ama sağlam ilkelerdir: haksızlığa kendi mahallenden başlayarak itiraz etmek; bilmediğin konuda susmayı erdem saymak; çocuğa yalan söylememek; üniversitede korkmadan soru sormak; devleti ganimet değil emanet görmek; dindarlığı iktidar vitrini değil ahlâkî sorumluluk kabul etmek; vatanı beton, bayrak ve slogan toplamı değil, adaletle yaşanabilir ortak ev saymak.
Türkiye’nin trajedisi, potansiyelinin büyüklüğü ile yönetilme biçiminin darlığı arasındaki uçurumdur. Bu ülke büyük bir tarih, sert bir hafıza, güçlü bir halk enerjisi, derin bir kültürel birikim taşıyor. Fakat bu enerji çoğu zaman akla değil öfkeye, kuruma değil kişiye, adalete değil sadakate, üretime değil ranta, hakikate değil gürültüye bağlanıyor. Yeni Ortaçağ tam da bu bağlanma biçimidir. İnsan geleceğe yürüdüğünü sanırken, zihinsel olarak eski bağlılıkların mağarasına geri döner. Yol asfalt olur, zihin patika kalır. Telefon akıllı olur, kamusal akıl çocuklaşır. Binalar yükselir, hukuk küçülür. Şehirler büyür, vicdan daralır.
Bu yüzden mesele yalnızca siyasal iktidar meselesi değildir; daha derinde bir zihniyet meselesidir. Herkes kendi küçük iktidarında Ortaçağ üretiyorsa, yalnızca büyük iktidarı suçlamak kolaycılıktır. Evde, okulda, partide, belediyede, dernekte, şirkette, akademide, medyada, cemaatte, ailede aynı sadakatçi, buyurgan, sorgu düşmanı, erkek egemen, yaş hiyerarşisine yaslanan, unvanperest kültür yeniden üretiliyorsa, Yeni Ortaçağ yalnızca Ankara’da kurulmaz; mutfakta, sınıfta, WhatsApp grubunda, makam odasında, apartman toplantısında da kurulur. Karanlık bazen büyük nutuklarla değil, küçük korkaklıklarla çoğalır.
Yeni Ortaçağ’dan çıkmak, önce karanlığın adını doğru koymayı gerektirir. Bu karanlık ampulsüzlük değil; akılsızlık, adaletsizlik, ölçüsüzlük ve haysiyet kaybıdır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değil, yetişkin yurttaşlıktır. Kendi aklını kiraya vermeyen, kendi mahallesinin günahını da görebilen, hukuku herkes için isteyen, çocuğun yüzüne bakınca utanmayı bilen, hakikati çıkarına göre eğip bükmeyen bir yurttaşlık. Aksi hâlde modern cihazlarla eski kulluğu yaşarız. Gökdelenlerin dibinde zihinsel derebeylik kurarız. Fiber internetle hurafe taşırız. Üniversite diplomasıyla cehaleti parlatırız. Ve bütün bunlara da gelişme deriz. İşte asıl felaket budur: karanlığın kendisini ışık diye pazarlaması.
Filozof Kirpi: "Yeni Ortaçağ, mum ışığına dönmek değil; projektörlerin altında aklı kaybetmektir."