Türkiye’de kötülük çoğu zaman bireysel ahlâk meselesi gibi konuşulur: kötü insan, kötü yönetici, kötü komşu, kötü patron, kötü memur, kötü siyasetçi…
Oysa bu açıklama yarım kalır. Çünkü kötülük yalnızca insanın içindeki karanlık bir niyet değildir; kurumlarda çoğalan, dilde normalleşen, gündelik hayatta sıradanlaşan, kalabalıkların sessizliğiyle güçlenen toplumsal bir mekanizmadır.
Türkiye’de kötülüğü anlamak için şeytan aramaya gerek yoktur; bazen bir imza masasının arkasındadır, bazen belediye ihalesinde, bazen okul koridorunda, bazen apartman toplantısında, bazen televizyon ekranında, bazen de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” cümlesinin paslı konforunda oturur.
Türkiye’de kötülüğün ilk sosyolojik zemini adaletsizliğin alışkanlığa dönüşmesidir. Adaletsizlik burada yalnızca mahkeme kararıyla ilgili değildir. Çocuğun hak ettiği eğitimi alamaması, liyakatli insanın kapıda bekletilip kifayetsizin makama yerleştirilmesi, yoksulun sürekli sabra çağrılırken zenginin sürekli imtiyazla ödüllendirilmesi de adaletsizliktir. Bu ülkede kötülük çoğu zaman büyük kötülükler halinde değil, küçük haksızlıkların üst üste yığılmasıyla büyür. Birinin hakkı yenir, sonra bu “idare et” diye paketlenir. Birinin emeği çalınır, sonra buna “piyasa şartları” denir. Birinin onuru kırılır, sonra buna “hayat böyle” diye sosyolojik kolonya dökülür. İşte kötülüğün en sinsi tarafı buradadır: kendini kader gibi göstermesi.
İkinci zemin otoriteye tapınma kültürüdür. Türkiye’de güç çoğu zaman hakikatin önüne geçer. Güçlü olanın sözü, doğru olanın sözünü bastırır. Makam, ahlâkın yerine geçer. Üniforma, cübbe, rozet, unvan, koltuk, plaka, kartvizit; bunların her biri hakikatin üstüne atılmış küçük birer beton blok gibi çalışabilir. İnsanlar çoğu zaman “ne söylüyor?” diye değil, “kim söylüyor?” diye bakar. Böyle bir toplumda kötülük çok rahat örgütlenir; çünkü iktidar sahibi kişi önce eleştiriden, sonra hesap vermekten, en sonunda da utanmaktan muaf tutulur. Utanmanın bittiği yerde kötülük profesyonelleşir. Artık kötülük kaba saba bir suç olmaktan çıkar; protokole girer, takım elbise giyer, basın açıklaması yapar.
Üçüncü zemin sessizlik ekonomisidir. Türkiye’de insanlar çoğu zaman hakikati bilmedikleri için değil, bedel ödemek istemedikleri için susarlar. Bu suskunluk yalnız korkudan doğmaz; çıkar, akrabalık, mahalle baskısı, parti aidiyeti, cemaat bağı, kariyer hesabı, ihale beklentisi, tayin korkusu, dışlanma endişesi de suskunluğu üretir. Böylece kötülük tek başına kötünün eseri olmaktan çıkar; susanların ortak üretimine dönüşür. Bir kötülük işlendiğinde onu yapan kadar, onu görüp de “şimdi sırası değil” diyenler de sosyolojik denklemin parçasıdır. Türkiye’de kötülük çoğu zaman bağırarak değil, sessizliği satın alarak büyür. En kalabalık suç ortağı bazen alkışlayanlar değil, başını başka tarafa çevirenlerdir.
Dördüncü mesele liyakat düşmanlığıdır. Liyakat yalnızca teknik yeterlilik değildir; aynı zamanda ahlâkî bir düzendir. İşi ehline vermek, topluma karşı sorumluluk duymaktır. Ama Türkiye’de liyakatsizlik çoğu zaman akrabalık, sadakat, ideolojik yakınlık, hemşerilik, cemaatçilik, parti bağlılığı üzerinden meşrulaştırılır. Bunun sonucu yalnız kötü yönetim değildir; toplumsal ruhun çürümesidir. Çünkü liyakatsiz kişi bir makama geldiğinde yalnızca o makamı işgal etmez, nitelikli insanların umudunu da işgal eder. Gençlerin “çalışsam ne olacak?” demesi, kötülüğün en sessiz zaferlerinden biridir. Bir toplumda emek ile karşılık arasındaki bağ koparsa, orada ahlâk da, bilgi de, gelecek duygusu da sakatlanır.
Beşinci damar dilin kirlenmesidir. Kötülük önce kelimeleri bozar. Hırsızlığa “iş bitiricilik”, yalana “siyaset”, kayırmacılığa “vefa”, korkaklığa “denge”, zulme “güvenlik”, suskunluğa “olgunluk”, çıkarcılığa “pragmatizm” denmeye başlandığında toplumun ahlâkî pusulası şaşar. Türkiye’de kötülüğün önemli bir kısmı dil üzerinden aklanır. Kötü eylem isim değiştirdiğinde masumlaşmaz; ama toplum onu daha kolay yutar. Dil, kötülüğün çamaşır makinesine dönüşür. Kirli eylemler orada yıkanır, ütülenir, kamuoyuna temiz gömlekle çıkarılır. Bu yüzden kötülüğün sosyolojisi aynı zamanda kelimelerin sosyolojisidir. Hangi kelime neyi saklıyor, hangi kavram kimin suçunu aklıyor, hangi slogan hangi vicdanı susturuyor; bakılması gereken yer burasıdır.
Altıncı mesele mahalle ahlâkının iki yüzlülüğüdür. Türkiye’de ahlâk çoğu zaman evrensel ilke olarak değil, mahalle aidiyeti olarak çalışır. “Bizden olanın kötülüğü” hafifletilir, “onlardan olanın hatası” büyütülür. Aynı eylem, failin kimliğine göre ya suç olur ya strateji. Bu yüzden kötülük, toplumsal kampların içinde koruma zırhı bulur. Kendi mahallesinin hırsızını savunan, kendi mahallesinin zorbasını alkışlayan, kendi mahallesinin ahlâksızlığını görmezden gelen insan, kötülüğe ideolojik sigorta yapar. Türkiye’de kötülük biraz da bu yüzden uzun ömürlüdür: Her kötünün arkasında onu “ama bizim çocuk” diye savunan bir kalabalık vardır.
Yedinci damar yoksulluğun terbiye aracı haline getirilmesidir. Yoksulluk yalnız ekonomik eksiklik değildir; insanın sesini kısmaya yarayan toplumsal bir aparata dönüşebilir. Borçlu insan daha kolay susar. İşsiz insan daha kolay eğilir. Yardıma muhtaç bırakılan insan, hakkını talep etmek yerine minnet etmeye zorlanır. Türkiye’de kötülüğün en ağır biçimlerinden biri, yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine onu yönetilebilir bir bağımlılık düzenine çevirmektir. Yardım, hakikatin yerini aldığında yurttaşlık zayıflar. İnsan, hakkını isteyen özne olmaktan çıkar; kendisine lütuf bekleyen kırılgan bir figüre dönüşür. Bu da kötülüğün en sofistike biçimidir: insanı önce yoksullaştırmak, sonra ona verilen kırıntıyı merhamet diye pazarlamak.
Sekizinci mesele çocukların geleceğinin ipotek altına alınmasıdır. Bir toplumun kötülüğünü anlamak istiyorsak çocuklara bakmalıyız. Çocuk nasıl besleniyor, nasıl eğitim alıyor, hangi sokakta oynuyor, hangi korkularla büyüyor, hangi eşitsizliklere doğuyor? Türkiye’de kötülük çoğu zaman çocuk bedeninde görünür hale gelir. Kötü okul, kötü beslenme, kötü mahalle, kötü dil, kötü örnek, kötü siyaset; hepsi çocuğun dünyasına sızar. Çocukların merakını öldüren, onları ezbere, korkuya, itaate, rekabete ve yoksunluğa mahkûm eden her düzen kötülüğün pedagojik biçimidir. Bir ülke çocuklarına güvenli, özgür, adil ve neşeli bir gelecek kuramıyorsa, orada bütün büyük nutuklar biraz kartondur.
Dokuzuncu damar hafıza kaybıdır. Türkiye’de kötülük çoğu zaman unutularak korunur. Dün yapılan haksızlık bugün başka gündemin altında kaybolur. Skandallar eskir, acılar sıradanlaşır, ölümler istatistiğe dönüşür. Toplumun hafızası sürekli kesintiye uğratıldığında hesap sorma kültürü de zayıflar. Hafızasız toplumda kötülük kendini tekrar etmekten korkmaz. Çünkü bilir: Bir süre sonra herkes başka şeye bakacaktır. Bu nedenle hafıza, nostaljik bir albüm değil, ahlâkî direnç aracıdır. Hatırlamak, kötülüğün üstünü örten perdeyi yırtmaktır.
Türkiye özelinde kötülüğün sosyolojisi bize şunu gösterir: Kötülük yalnızca kötü insanların toplamı değildir; kötü kurumların, kirli dilin, satın alınmış sessizliğin, cezasızlığın, korkunun, çıkarın ve hafıza kaybının ortak üretimidir. Bu yüzden mesele sadece “iyi insan olmak”la çözülemez. İyi insan olmak elbette değerlidir; fakat kötülük örgütlü iken iyilik yalnızca kişisel nezaket seviyesinde kalırsa ezilir. İyiliğin de kurumlara, dile, hukuka, eğitime, kamusal cesarete ve hafızaya ihtiyacı vardır.
Kötülük bu ülkede çoğu zaman devasa bir canavar gibi değil, küçük küçük normalleşmeler halinde gelir. Bir torpil, bir suskunluk, bir yalan, bir haksız terfi, bir görmezden gelme, bir “aman bana ne”, bir “herkes yapıyor”, bir “devlet bilir”, bir “bizimkiler yaparsa başka”… Sonra bakarsın, toplumun ahlâkî omurgası eğilmiş. Kötülük tam da budur: insanın kötülüğe şaşırma yeteneğini kaybetmesi.
Filozof Kirpi: “Bir toplum kötülüğü yalnız suç saydığında geç kalmıştır; asıl mesele, kötülük henüz gelenek olmadan ona diken göstermektir.”
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İmdat Demir
Kötülüğün Sosyolojisi
Türkiye’de kötülük çoğu zaman bireysel ahlâk meselesi gibi konuşulur: kötü insan, kötü yönetici, kötü komşu, kötü patron, kötü memur, kötü siyasetçi…
Oysa bu açıklama yarım kalır. Çünkü kötülük yalnızca insanın içindeki karanlık bir niyet değildir; kurumlarda çoğalan, dilde normalleşen, gündelik hayatta sıradanlaşan, kalabalıkların sessizliğiyle güçlenen toplumsal bir mekanizmadır.
Türkiye’de kötülüğü anlamak için şeytan aramaya gerek yoktur; bazen bir imza masasının arkasındadır, bazen belediye ihalesinde, bazen okul koridorunda, bazen apartman toplantısında, bazen televizyon ekranında, bazen de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” cümlesinin paslı konforunda oturur.
Türkiye’de kötülüğün ilk sosyolojik zemini adaletsizliğin alışkanlığa dönüşmesidir. Adaletsizlik burada yalnızca mahkeme kararıyla ilgili değildir. Çocuğun hak ettiği eğitimi alamaması, liyakatli insanın kapıda bekletilip kifayetsizin makama yerleştirilmesi, yoksulun sürekli sabra çağrılırken zenginin sürekli imtiyazla ödüllendirilmesi de adaletsizliktir. Bu ülkede kötülük çoğu zaman büyük kötülükler halinde değil, küçük haksızlıkların üst üste yığılmasıyla büyür. Birinin hakkı yenir, sonra bu “idare et” diye paketlenir. Birinin emeği çalınır, sonra buna “piyasa şartları” denir. Birinin onuru kırılır, sonra buna “hayat böyle” diye sosyolojik kolonya dökülür. İşte kötülüğün en sinsi tarafı buradadır: kendini kader gibi göstermesi.
İkinci zemin otoriteye tapınma kültürüdür. Türkiye’de güç çoğu zaman hakikatin önüne geçer. Güçlü olanın sözü, doğru olanın sözünü bastırır. Makam, ahlâkın yerine geçer. Üniforma, cübbe, rozet, unvan, koltuk, plaka, kartvizit; bunların her biri hakikatin üstüne atılmış küçük birer beton blok gibi çalışabilir. İnsanlar çoğu zaman “ne söylüyor?” diye değil, “kim söylüyor?” diye bakar. Böyle bir toplumda kötülük çok rahat örgütlenir; çünkü iktidar sahibi kişi önce eleştiriden, sonra hesap vermekten, en sonunda da utanmaktan muaf tutulur. Utanmanın bittiği yerde kötülük profesyonelleşir. Artık kötülük kaba saba bir suç olmaktan çıkar; protokole girer, takım elbise giyer, basın açıklaması yapar.
Üçüncü zemin sessizlik ekonomisidir. Türkiye’de insanlar çoğu zaman hakikati bilmedikleri için değil, bedel ödemek istemedikleri için susarlar. Bu suskunluk yalnız korkudan doğmaz; çıkar, akrabalık, mahalle baskısı, parti aidiyeti, cemaat bağı, kariyer hesabı, ihale beklentisi, tayin korkusu, dışlanma endişesi de suskunluğu üretir. Böylece kötülük tek başına kötünün eseri olmaktan çıkar; susanların ortak üretimine dönüşür. Bir kötülük işlendiğinde onu yapan kadar, onu görüp de “şimdi sırası değil” diyenler de sosyolojik denklemin parçasıdır. Türkiye’de kötülük çoğu zaman bağırarak değil, sessizliği satın alarak büyür. En kalabalık suç ortağı bazen alkışlayanlar değil, başını başka tarafa çevirenlerdir.
Dördüncü mesele liyakat düşmanlığıdır. Liyakat yalnızca teknik yeterlilik değildir; aynı zamanda ahlâkî bir düzendir. İşi ehline vermek, topluma karşı sorumluluk duymaktır. Ama Türkiye’de liyakatsizlik çoğu zaman akrabalık, sadakat, ideolojik yakınlık, hemşerilik, cemaatçilik, parti bağlılığı üzerinden meşrulaştırılır. Bunun sonucu yalnız kötü yönetim değildir; toplumsal ruhun çürümesidir. Çünkü liyakatsiz kişi bir makama geldiğinde yalnızca o makamı işgal etmez, nitelikli insanların umudunu da işgal eder. Gençlerin “çalışsam ne olacak?” demesi, kötülüğün en sessiz zaferlerinden biridir. Bir toplumda emek ile karşılık arasındaki bağ koparsa, orada ahlâk da, bilgi de, gelecek duygusu da sakatlanır.
Beşinci damar dilin kirlenmesidir. Kötülük önce kelimeleri bozar. Hırsızlığa “iş bitiricilik”, yalana “siyaset”, kayırmacılığa “vefa”, korkaklığa “denge”, zulme “güvenlik”, suskunluğa “olgunluk”, çıkarcılığa “pragmatizm” denmeye başlandığında toplumun ahlâkî pusulası şaşar. Türkiye’de kötülüğün önemli bir kısmı dil üzerinden aklanır. Kötü eylem isim değiştirdiğinde masumlaşmaz; ama toplum onu daha kolay yutar. Dil, kötülüğün çamaşır makinesine dönüşür. Kirli eylemler orada yıkanır, ütülenir, kamuoyuna temiz gömlekle çıkarılır. Bu yüzden kötülüğün sosyolojisi aynı zamanda kelimelerin sosyolojisidir. Hangi kelime neyi saklıyor, hangi kavram kimin suçunu aklıyor, hangi slogan hangi vicdanı susturuyor; bakılması gereken yer burasıdır.
Altıncı mesele mahalle ahlâkının iki yüzlülüğüdür. Türkiye’de ahlâk çoğu zaman evrensel ilke olarak değil, mahalle aidiyeti olarak çalışır. “Bizden olanın kötülüğü” hafifletilir, “onlardan olanın hatası” büyütülür. Aynı eylem, failin kimliğine göre ya suç olur ya strateji. Bu yüzden kötülük, toplumsal kampların içinde koruma zırhı bulur. Kendi mahallesinin hırsızını savunan, kendi mahallesinin zorbasını alkışlayan, kendi mahallesinin ahlâksızlığını görmezden gelen insan, kötülüğe ideolojik sigorta yapar. Türkiye’de kötülük biraz da bu yüzden uzun ömürlüdür: Her kötünün arkasında onu “ama bizim çocuk” diye savunan bir kalabalık vardır.
Yedinci damar yoksulluğun terbiye aracı haline getirilmesidir. Yoksulluk yalnız ekonomik eksiklik değildir; insanın sesini kısmaya yarayan toplumsal bir aparata dönüşebilir. Borçlu insan daha kolay susar. İşsiz insan daha kolay eğilir. Yardıma muhtaç bırakılan insan, hakkını talep etmek yerine minnet etmeye zorlanır. Türkiye’de kötülüğün en ağır biçimlerinden biri, yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine onu yönetilebilir bir bağımlılık düzenine çevirmektir. Yardım, hakikatin yerini aldığında yurttaşlık zayıflar. İnsan, hakkını isteyen özne olmaktan çıkar; kendisine lütuf bekleyen kırılgan bir figüre dönüşür. Bu da kötülüğün en sofistike biçimidir: insanı önce yoksullaştırmak, sonra ona verilen kırıntıyı merhamet diye pazarlamak.
Sekizinci mesele çocukların geleceğinin ipotek altına alınmasıdır. Bir toplumun kötülüğünü anlamak istiyorsak çocuklara bakmalıyız. Çocuk nasıl besleniyor, nasıl eğitim alıyor, hangi sokakta oynuyor, hangi korkularla büyüyor, hangi eşitsizliklere doğuyor? Türkiye’de kötülük çoğu zaman çocuk bedeninde görünür hale gelir. Kötü okul, kötü beslenme, kötü mahalle, kötü dil, kötü örnek, kötü siyaset; hepsi çocuğun dünyasına sızar. Çocukların merakını öldüren, onları ezbere, korkuya, itaate, rekabete ve yoksunluğa mahkûm eden her düzen kötülüğün pedagojik biçimidir. Bir ülke çocuklarına güvenli, özgür, adil ve neşeli bir gelecek kuramıyorsa, orada bütün büyük nutuklar biraz kartondur.
Dokuzuncu damar hafıza kaybıdır. Türkiye’de kötülük çoğu zaman unutularak korunur. Dün yapılan haksızlık bugün başka gündemin altında kaybolur. Skandallar eskir, acılar sıradanlaşır, ölümler istatistiğe dönüşür. Toplumun hafızası sürekli kesintiye uğratıldığında hesap sorma kültürü de zayıflar. Hafızasız toplumda kötülük kendini tekrar etmekten korkmaz. Çünkü bilir: Bir süre sonra herkes başka şeye bakacaktır. Bu nedenle hafıza, nostaljik bir albüm değil, ahlâkî direnç aracıdır. Hatırlamak, kötülüğün üstünü örten perdeyi yırtmaktır.
Türkiye özelinde kötülüğün sosyolojisi bize şunu gösterir: Kötülük yalnızca kötü insanların toplamı değildir; kötü kurumların, kirli dilin, satın alınmış sessizliğin, cezasızlığın, korkunun, çıkarın ve hafıza kaybının ortak üretimidir. Bu yüzden mesele sadece “iyi insan olmak”la çözülemez. İyi insan olmak elbette değerlidir; fakat kötülük örgütlü iken iyilik yalnızca kişisel nezaket seviyesinde kalırsa ezilir. İyiliğin de kurumlara, dile, hukuka, eğitime, kamusal cesarete ve hafızaya ihtiyacı vardır.
Kötülük bu ülkede çoğu zaman devasa bir canavar gibi değil, küçük küçük normalleşmeler halinde gelir. Bir torpil, bir suskunluk, bir yalan, bir haksız terfi, bir görmezden gelme, bir “aman bana ne”, bir “herkes yapıyor”, bir “devlet bilir”, bir “bizimkiler yaparsa başka”… Sonra bakarsın, toplumun ahlâkî omurgası eğilmiş. Kötülük tam da budur: insanın kötülüğe şaşırma yeteneğini kaybetmesi.
Filozof Kirpi: “Bir toplum kötülüğü yalnız suç saydığında geç kalmıştır; asıl mesele, kötülük henüz gelenek olmadan ona diken göstermektir.”