Bazı sorular vardır; yanıtı bir kişide değil, bir zihniyette saklıdır. Selahattin Demirtaş”ın neden hâlâ serbest bırakılmadığını anlamak, bugünlerde Halep”te yaşananları anlamanın anahtarıdır. Çünkü her ikisi de aynı siyasal aklın ürünüdür: Kürdü bir özne olarak değil, kontrol edilmesi gereken bir alan olarak gören; Kürdün iradesini değil, sessizliğini makbul sayan bir devlet refleksi.
Bugün Halep, yalnızca bir şehir değildir; Ortadoğu’nun kırılma hattıdır. Bombaların, kuşatmaların, zorunlu göçlerin ve yeniden paylaşımların gölgesinde yaşananlar, Kürtlerin statü kazanma ihtimaline karşı geliştirilen tahakküm siyasetinin sahadaki en güncel tezahürüdür. Bu tablo rastlantı değildir; bilinçli bir tercihin sonucudur. Gücü elinde bulunduranlar şunu çok iyi bilir: Korktukları bir halkın hafızasını, temsil gücünü ve siyasal iddiasını tamamen ortadan kaldıramazlarsa, o halk üzerindeki tahakküm asla kalıcı olmaz. Demirtaş’ın Edirne’de tutsak tutulması da, Halep’te Kürt varlığının hedef alınması da aynı korkunun farklı mekânlardaki yansımalarıdır.
Bir dönem Kürt halkı ile birlikte yürütüldüğü iddia edilen bir “ortak gelecek” fikri vardı. Türkiye’nin Ortadoğu’da barış kurucu bir rol üstlenebileceği, Kürtlerle birlikte yeni bir siyasal denge inşa edebileceği konuşuluyordu. Ancak Suriye’de Kürtler yaşam alanı kurmaya, kendilerini yönetmeye ve siyasal özne olmaya başladığı anda; bu ihtimal, yüz yıl öncesinin ırkçı ulus-devlet kalıplarıyla boğulmak istendi.Halep tam da bu yüzden kritiktir. Halep, Kürtlerin görünür olduğu her yerde eski korkuların nasıl yeniden üretildiğinin canlı kanıtıdır.
Tam da Kürtlerin Türklerle birlikte bir güven limanına yaklaşabildiği bir anda, limanda fırtına koparılıyor.Tam da Türkün Kürde sırtını yaslayabileceği bir tarihsel eşikte, Kürt yeniden yere düşürülüyor.
Bu bir refleks değil, bir tercihtir.
Suriye, Ortadoğu’nun yeni haritasına doğru hızla evrilirken Türkiye çok net bir yol ayrımındadır: Ortadoğu’nun barış gücü mü olacak, yoksa savaşın sürekliliğinden beslenen bir aktör mü?
Bugün Suriye’de Kürtler, Suriye Demokratik Güçler ( SDG) aracılığıyla Türkiye’ye bu soruya barışçı bir yanıt üretme imkânı sunmuşken; bu imkân iç politikada etkili olan ulusalcı, dar ve kısa vadeli hesaplara feda edilmektedir.Halep’te yaşananlar, bu feda edişin en ağır ve en yakıcı sonucudur.
Gerçek ise açıktır: Kürt kazanımı, Türkiye için bir kayıp değildir. Kürt iradesi, Türkiye için bir tehdit değildir. Asıl tehdit, Kürtleri bastırarak ayakta kalabileceğini sanan zihniyettir.
Türkiye artık bu küçük ama yıkıcı zihinsel hapishaneden çıkmak zorundadır. Kürt meselesini güvenlikçi parantezlere hapseden her yaklaşım, ülkeyi barışa değil; yalnızlığa, kırılganlığa ve bölgesel etkisizliğe sürükler.
Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü yalnızca bir hukuk meselesi değildir. Halep’te Kürtlerin kaderi yalnızca Suriye’nin iç meselesi değildir.
Bunların tamamı, Türkiye’nin nasıl bir ülke olmak istediğine dair tek bir soruda düğümlenir: Birlikte yaşamı mı seçecek, yoksa tahakkümü mü?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Kürtlerin değil; bu coğrafyada yaşayan herkesin geleceğini belirleyecektir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Şiyar Kaymaz
Halep’ten Edirne’ye Tahakküm
Bazı sorular vardır; yanıtı bir kişide değil, bir zihniyette saklıdır. Selahattin Demirtaş”ın neden hâlâ serbest bırakılmadığını anlamak, bugünlerde Halep”te yaşananları anlamanın anahtarıdır. Çünkü her ikisi de aynı siyasal aklın ürünüdür: Kürdü bir özne olarak değil, kontrol edilmesi gereken bir alan olarak gören; Kürdün iradesini değil, sessizliğini makbul sayan bir devlet refleksi.
Bugün Halep, yalnızca bir şehir değildir; Ortadoğu’nun kırılma hattıdır. Bombaların, kuşatmaların, zorunlu göçlerin ve yeniden paylaşımların gölgesinde yaşananlar, Kürtlerin statü kazanma ihtimaline karşı geliştirilen tahakküm siyasetinin sahadaki en güncel tezahürüdür. Bu tablo rastlantı değildir; bilinçli bir tercihin sonucudur. Gücü elinde bulunduranlar şunu çok iyi bilir:
Korktukları bir halkın hafızasını, temsil gücünü ve siyasal iddiasını tamamen ortadan kaldıramazlarsa, o halk üzerindeki tahakküm asla kalıcı olmaz. Demirtaş’ın Edirne’de tutsak tutulması da, Halep’te Kürt varlığının hedef alınması da aynı korkunun farklı mekânlardaki yansımalarıdır.
Bir dönem Kürt halkı ile birlikte yürütüldüğü iddia edilen bir “ortak gelecek” fikri vardı. Türkiye’nin Ortadoğu’da barış kurucu bir rol üstlenebileceği, Kürtlerle birlikte yeni bir siyasal denge inşa edebileceği konuşuluyordu. Ancak Suriye’de Kürtler yaşam alanı kurmaya, kendilerini yönetmeye ve siyasal özne olmaya başladığı anda; bu ihtimal, yüz yıl öncesinin ırkçı ulus-devlet kalıplarıyla boğulmak istendi. Halep tam da bu yüzden kritiktir. Halep, Kürtlerin görünür olduğu her yerde eski korkuların nasıl yeniden üretildiğinin canlı kanıtıdır.
Tam da Kürtlerin Türklerle birlikte bir güven limanına yaklaşabildiği bir anda, limanda fırtına koparılıyor. Tam da Türkün Kürde sırtını yaslayabileceği bir tarihsel eşikte, Kürt yeniden yere düşürülüyor.
Bu bir refleks değil, bir tercihtir.
Suriye, Ortadoğu’nun yeni haritasına doğru hızla evrilirken Türkiye çok net bir yol ayrımındadır:
Ortadoğu’nun barış gücü mü olacak, yoksa savaşın sürekliliğinden beslenen bir aktör mü?
Bugün Suriye’de Kürtler, Suriye Demokratik Güçler ( SDG) aracılığıyla Türkiye’ye bu soruya barışçı bir yanıt üretme imkânı sunmuşken; bu imkân iç politikada etkili olan ulusalcı, dar ve kısa vadeli hesaplara feda edilmektedir. Halep’te yaşananlar, bu feda edişin en ağır ve en yakıcı sonucudur.
Gerçek ise açıktır:
Kürt kazanımı, Türkiye için bir kayıp değildir.
Kürt iradesi, Türkiye için bir tehdit değildir.
Asıl tehdit, Kürtleri bastırarak ayakta kalabileceğini sanan zihniyettir.
Türkiye artık bu küçük ama yıkıcı zihinsel hapishaneden çıkmak zorundadır. Kürt meselesini güvenlikçi parantezlere hapseden her yaklaşım, ülkeyi barışa değil; yalnızlığa, kırılganlığa ve bölgesel etkisizliğe sürükler.
Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü yalnızca bir hukuk meselesi değildir.
Halep’te Kürtlerin kaderi yalnızca Suriye’nin iç meselesi değildir.
Bunların tamamı, Türkiye’nin nasıl bir ülke olmak istediğine dair tek bir soruda düğümlenir:
Birlikte yaşamı mı seçecek, yoksa tahakkümü mü?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Kürtlerin değil; bu coğrafyada yaşayan herkesin geleceğini belirleyecektir.