KHK ile ihraç edilen emekçiler neden görevlerine dönemiyor?
Sürgünde yaşayan Kürt siyasetçiler ülkeye nasıl dönecek?
Gerilla güçleri hangi hukuki zeminle toplumsal yaşama katılacak?
Sayın Abdullah Öcalan’ın umut hakkı ne zaman uygulanacak?
Ve daha birçok soru, zihinleri karıştırmaya devam ediyor.
Bunların hiçbiri haksız soru değil. Tam tersine, demokratik bir toplumun sorması gereken sorular bunlar.
Önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen yasal düzenleme belki bunların bir kısmına cevap verecek, belki de hiçbirine. Bunu hep birlikte göreceğiz. Ama bütün bu tartışmaların içinde gözden kaçırdığımız çok önemli bir gerçek var.
Yaklaşık iki yıldır bu ülkede anneler çocuklarını çatışmalarda kaybetmiyor.
Bunu neden konuşmuyoruz?
Dünyanın neresine bakarsanız bakın, kalıcı barışların başlangıç noktası silahların susmasıdır.
Güney Afrika’da önce silahlar sustu, sonra yeni anayasa konuşuldu.
Kuzey İrlanda’da önce ölümler durdu, ardından Hayırlı Cuma Anlaşması geldi.
Kolombiya’da onlarca yıl süren savaşın ardından önce çatışmasızlık sağlandı, sonra siyasal ve hukuksal düzenlemeler yapıldı.
Hiçbir yerde önce mükemmel demokrasi kurulmadı.
Hukuk bir anda işlemedi.
Hiçbir yerde önce bütün yaralar sarılmadı.
Her şeyden önce ölüm durdu.
Sonra siyaset konuşmaya başladı.
Türkiye’nin önündeki yol da bundan farklı görünmüyor.
Elbette bugün eksikler var.
Hatta çok ağır eksikler…
Ama eksiklerin varlığı, ölümün durmasının değerini küçültmez.
Tam tersine, bundan sonraki demokratik mücadele için en güçlü zemini oluşturur.
Bir cümle dolaşıyor ortalıkta:
“Kent uzlaşısı içerideyken insanlar kentlerde hangi yasalarla dolaşacak?”
Bu soruya itiraz edecek değilim.
Ama ben başka bir yerden bakıyorum.
İnanın, İmralı’nın dört duvarı bile ölümleri durdurmaya yetti.
Dört duvar arasındaki bir insan, mazgaldan süzülen küçücük bir ışığı büyüterek milyonlarca insanın üzerine düşen bir umuda dönüştürebildiyse, bunu sadece siyasi bir gelişme olarak okumak eksik kalır.
Çünkü mesele yalnızca bir kişi değildir.
Mesele, yarım asırlık bir çatışmanın ilk kez durabilmesidir.
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru da belki budur.
Yıllardır meydanlarda, meclislerde, belediyelerde, sendikalarda, derneklerde siyaset yapan bizler, neden bunu gerçekleştiremedik?
Bu soruyu kendimize sormadan yeni bir siyaset inşa edemeyiz.
Çünkü barış, sadece devletin cesaretine bağlı değildir; sadece bir hareketin iradesine de bağlı değildir.
Barış, toplumun ortak cesaretidir.
Şimdi önümüzde yeni bir eşik var.
Bu eşiğin nasıl aşılacağını zaman gösterecek.
Belki bazı düzenlemeler beklentileri karşılamayacak.
Belki bazı adımlar yetersiz bulunacak.
Belki çok daha fazla mücadele gerekecek.
Kırk yıllık çatışmalarda en yakınını kaybetmiş, evi yakılmış, yaşadığı şehir yıkılmış ve barış mücadelesi nedeniyle KHK ile ihraç edilmiş biri olarak şunu söyleyebilirim:
Barış dediğimiz şey, tek bir yasayla kurulmaz.
Barış, güvenin büyümesiyle kurulur.
Ve güvenin ilk şartı da insanların artık ölmemesidir.
Nazım Hikmet yıllar önce şöyle diyordu:
“En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır… En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız…”
Ben de bugün buna bir cümle eklemek istiyorum:
En güzel barış, uğruna birlikte emek verdiğimiz ve birbirimize güvenmeyi yeniden öğrendiğimiz barıştır.
İnanıyorum ki o barış, sanıldığı kadar uzak değildir
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Şiyar Kaymaz
Mazgaldan Gelen Barış Yasası!
Son günlerde herkes aynı soruları soruyor.
Demirtaş ve siyasi tutsaklar neden hâlâ içeride?
Hasta tutsaklar neden tahliye edilmiyor?
Anadil neden anayasal güvence altında değil?
Kayyumlar neden devam ediyor?
KHK ile ihraç edilen emekçiler neden görevlerine dönemiyor?
Sürgünde yaşayan Kürt siyasetçiler ülkeye nasıl dönecek?
Gerilla güçleri hangi hukuki zeminle toplumsal yaşama katılacak?
Sayın Abdullah Öcalan’ın umut hakkı ne zaman uygulanacak?
Ve daha birçok soru, zihinleri karıştırmaya devam ediyor.
Bunların hiçbiri haksız soru değil. Tam tersine, demokratik bir toplumun sorması gereken sorular bunlar.
Önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen yasal düzenleme belki bunların bir kısmına cevap verecek, belki de hiçbirine. Bunu hep birlikte göreceğiz. Ama bütün bu tartışmaların içinde gözden kaçırdığımız çok önemli bir gerçek var.
Yaklaşık iki yıldır bu ülkede anneler çocuklarını çatışmalarda kaybetmiyor.
Bunu neden konuşmuyoruz?
Dünyanın neresine bakarsanız bakın, kalıcı barışların başlangıç noktası silahların susmasıdır.
Güney Afrika’da önce silahlar sustu, sonra yeni anayasa konuşuldu.
Kuzey İrlanda’da önce ölümler durdu, ardından Hayırlı Cuma Anlaşması geldi.
Kolombiya’da onlarca yıl süren savaşın ardından önce çatışmasızlık sağlandı, sonra siyasal ve hukuksal düzenlemeler yapıldı.
Hiçbir yerde önce mükemmel demokrasi kurulmadı.
Hukuk bir anda işlemedi.
Hiçbir yerde önce bütün yaralar sarılmadı.
Her şeyden önce ölüm durdu.
Sonra siyaset konuşmaya başladı.
Türkiye’nin önündeki yol da bundan farklı görünmüyor.
Elbette bugün eksikler var.
Hatta çok ağır eksikler…
Ama eksiklerin varlığı, ölümün durmasının değerini küçültmez.
Tam tersine, bundan sonraki demokratik mücadele için en güçlü zemini oluşturur.
Bir cümle dolaşıyor ortalıkta:
“Kent uzlaşısı içerideyken insanlar kentlerde hangi yasalarla dolaşacak?”
Bu soruya itiraz edecek değilim.
Ama ben başka bir yerden bakıyorum.
İnanın, İmralı’nın dört duvarı bile ölümleri durdurmaya yetti.
Dört duvar arasındaki bir insan, mazgaldan süzülen küçücük bir ışığı büyüterek milyonlarca insanın üzerine düşen bir umuda dönüştürebildiyse, bunu sadece siyasi bir gelişme olarak okumak eksik kalır.
Çünkü mesele yalnızca bir kişi değildir.
Mesele, yarım asırlık bir çatışmanın ilk kez durabilmesidir.
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru da belki budur.
Yıllardır meydanlarda, meclislerde, belediyelerde, sendikalarda, derneklerde siyaset yapan bizler, neden bunu gerçekleştiremedik?
Bu soruyu kendimize sormadan yeni bir siyaset inşa edemeyiz.
Çünkü barış, sadece devletin cesaretine bağlı değildir; sadece bir hareketin iradesine de bağlı değildir.
Barış, toplumun ortak cesaretidir.
Şimdi önümüzde yeni bir eşik var.
Bu eşiğin nasıl aşılacağını zaman gösterecek.
Belki bazı düzenlemeler beklentileri karşılamayacak.
Belki bazı adımlar yetersiz bulunacak.
Belki çok daha fazla mücadele gerekecek.
Kırk yıllık çatışmalarda en yakınını kaybetmiş, evi yakılmış, yaşadığı şehir yıkılmış ve barış mücadelesi nedeniyle KHK ile ihraç edilmiş biri olarak şunu söyleyebilirim:
Barış dediğimiz şey, tek bir yasayla kurulmaz.
Barış, güvenin büyümesiyle kurulur.
Ve güvenin ilk şartı da insanların artık ölmemesidir.
Nazım Hikmet yıllar önce şöyle diyordu:
“En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır… En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız…”
Ben de bugün buna bir cümle eklemek istiyorum:
En güzel barış, uğruna birlikte emek verdiğimiz ve birbirimize güvenmeyi yeniden öğrendiğimiz barıştır.
İnanıyorum ki o barış, sanıldığı kadar uzak değildir