Demir Duvar Çatlıyor mu: İsrail'de Savaş Yorgunluğu Büyüyor
Demir Duvar Çatlıyor mu: İsrail'de Savaş Yorgunluğu Büyüyor
İsrail'de Netanyahu'nun askeri güç odaklı güvenlik doktrini sorgulanıyor. Gazze, Lübnan ve İran ile yaşanan süreçlerin ülkeyi diplomatik yalnızlığa, ekonomik yıpranmaya ve toplumsal tükenmişliğe sürüklediği analiz ediliyor.
Haber Giriş Tarihi: 10.06.2026 16:43
Haber Güncellenme Tarihi: 10.06.2026 16:51
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
İsrail'in Askeri Maceraları Ters Tepti: Netanyahu'nun "Güvenlik Doktrini" Çöküyor mu?
İsrail'de yıllardır siyasal meşruiyetin en güçlü dayanağı olan "güvenlik sağlayan devlet" imajı, tarihte belki de ilk kez bu ölçüde sorgulanıyor. Middle East Eye'da yayımlanan analizde, Gazze'den Lübnan'a, İran'dan Yemen'e uzanan askeri operasyonların İsrail toplumuna vaat edilen güvenliği getirmediği; aksine ülkeyi diplomatik yalnızlığa, ekonomik yıpranmaya ve toplumsal tükenmişliğe sürüklediği savunuluyor. Yazıya göre, İsrail'in askeri üstünlüğüne dayalı caydırıcılık stratejisi artık kendi sınırlarına çarpıyor.
2023'te başlayan Gazze savaşı, İsrail'in yakın tarihindeki en uzun ve en maliyetli çatışmalardan birine dönüştü. Ardından Lübnan cephesi genişledi. İran ile doğrudan karşı karşıya gelinen yeni safha ise savaşın bölgesel boyutunu derinleştirdi. İsrail yönetimi bu operasyonları "varoluşsal tehditlere karşı zorunlu müdahale" olarak sunarken, toplumun önemli bir kesimi artık farklı bir soru soruyor: Bunca yıkımın sonunda İsrail gerçekten daha mı güvenli hale geldi?
"Demir Duvar"ın Çatlakları
İsrail'in kurucu güvenlik anlayışı, askeri gücün mutlak caydırıcılığına dayanıyordu. Ze'ev Jabotinsky'nin "Demir Duvar" doktrini, Arap dünyasının İsrail'in yenilemez olduğunu kabul edeceği varsayımı üzerine kurulmuştu. Ancak Gazze savaşı bu doktrinin sınırlarını görünür hale getirdi.
Bir yandan Hamas tamamen tasfiye edilemedi. Öte yandan Hizbullah'ın Lübnan'daki kapasitesi beklenenden daha dirençli çıktı. Yemen'deki Husilerin saldırıları Kızıldeniz ticaretini aksattı. İran ile doğrudan füze ve insansız hava aracı çatışmaları ise İsrail toplumunun uzun yıllardır alışık olmadığı bir kırılganlık hissi yarattı.
Financial Times yazarı Gideon Rachman da son analizinde Netanyahu'nun "tamamen askeri yöntemlerle güvenlik sağlama" stratejisinin işlemediğini belirterek, İsrail'in büyük stratejisinin çözülmeye başladığını ifade etti.
Middle East Eye'ın dikkat çektiği en önemli unsur, kamuoyundaki ruh halindeki değişim. Savaşın ilk aylarında oluşan ulusal birlik duygusu giderek yerini yorgunluğa bırakıyor.
Uzun süreli seferberlik nedeniyle yüz binlerce yedek asker işlerinden uzak kaldı. Turizm sektörü darbe aldı. Teknoloji yatırımları yavaşladı. Sürekli sirenler, sığınaklar ve belirsizlik hali gündelik yaşamı olağanüstü bir rejime dönüştürdü.
Associated Press'in Tel Aviv'den aktardığı izlenimler de bu tabloyu doğruluyor. Birçok İsrailli, savaşın sonunun görünmemesinden ve siyasi liderliğin net bir çıkış planı sunamamasından şikâyet ediyor. Netanyahu'ya yönelik eleştiriler özellikle "bu savaş nereye gidiyor?" sorusu etrafında yoğunlaşıyor.
Uluslararası Meşruiyet Krizi
İsrail'in askeri operasyonlarının belki de en ağır sonucu diplomatik alanda hissediliyor.
Gazze'de yaşanan sivil kayıplar nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi süreçleri gündeme geldi. Avrupa başkentlerinde Filistin yanlısı protestolar arttı. Üniversite kampüslerinden sendikalara kadar uzanan boykot çağrıları, İsrail'in küresel imajını ciddi biçimde sarstı.
Tel Aviv yönetimi uzun yıllar boyunca Batı dünyasında "demokratik istisna" olarak görülüyordu. Ancak Gazze sonrası dönemde bu algının aşındığı görülüyor. Özellikle genç kuşaklar arasında İsrail'e yönelik eleştirel yaklaşımın güçlenmesi, uzun vadeli bir meşruiyet sorunu anlamına geliyor.
Bu süreç aynı zamanda Başbakan Netanyahu'nun siyasi geleceğiyle de doğrudan bağlantılı.
Hakkındaki yolsuzluk davaları nedeniyle uzun süredir baskı altında bulunan Netanyahu, savaş atmosferini siyasi ömrünü uzatan bir araç olarak kullanmakla suçlanıyor. Muhalifler, askeri operasyonların uzamasının koalisyonun ayakta kalmasını sağladığını savunuyor.
Ancak savaşın uzaması, Netanyahu'nun en büyük siyasi sermayesi olan "Bay Güvenlik" imajını aşındırıyor. İsrail toplumunun önemli bir bölümü artık askeri zafer söyleminden çok, esirlerin geri getirilmesi ve kalıcı bir çıkış stratejisi talep ediyor.
Askeri Zafer ile Siyasi Başarı Aynı Şey Değil
Ortadoğu tarihinde İsrail, savaş meydanlarında birçok kez üstünlük sağladı. Fakat askeri başarıların kalıcı siyasi çözümler üretmediği de defalarca görüldü.
2006 savaşı, İsrail ordusunun yenilmezlik algısını sarstı.
Gazze'ye yönelik tekrar eden operasyonlar ise Hamas'ı ortadan kaldıramadı.
Bugün yaşanan kriz de aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor: Bir devlet, yalnızca askeri güçle güvenlik inşa edebilir mi?
Middle East Eye'ın analizine göre İsrail toplumunda bu soruya verilen cevap giderek değişiyor. Askeri üstünlüğün tek başına çözüm üretmediği, hatta bazen yeni tehditleri beslediği yönündeki kanaat güç kazanıyor.
Yeni Bir Dönemin Eşiğinde
Ortadoğu'nun en güçlü ordularından birine sahip olan İsrail, paradoksal biçimde tarihinin en büyük güvenlik tartışmalarından birini yaşıyor. Gazze'nin yıkımı, Lübnan cephesindeki çıkmaz ve İran'la doğrudan çatışmanın maliyeti, toplumun psikolojik eşiğini zorluyor.
Savaşlar devam ettikçe askeri kapasite korunabilir; ancak toplumsal dayanıklılık aynı hızla yeniden üretilemiyor. İsrail'de bugün tartışılan mesele, ordunun ne kadar güçlü olduğu değil; bu gücün ülkeye nasıl bir gelecek sunduğu.
Belki de ilk kez, İsrail kamuoyunun önemli bir bölümü şu ihtimali yüksek sesle dile getiriyor: Sürekli savaş hali, güvenliği garanti etmiyor; aksine güvenlik vaadinin kendisini aşındırıyor. Böylece Netanyahu döneminin temel siyasi önermesi de sorgulanmaya başlanıyor: "Daha fazla askeri güç, daha fazla güvenlik getirir." Ortadoğu'nun yeni dönemini belirleyecek esas kırılma da tam burada yatıyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Demir Duvar Çatlıyor mu: İsrail'de Savaş Yorgunluğu Büyüyor
İsrail'de Netanyahu'nun askeri güç odaklı güvenlik doktrini sorgulanıyor. Gazze, Lübnan ve İran ile yaşanan süreçlerin ülkeyi diplomatik yalnızlığa, ekonomik yıpranmaya ve toplumsal tükenmişliğe sürüklediği analiz ediliyor.
İsrail'in Askeri Maceraları Ters Tepti: Netanyahu'nun "Güvenlik Doktrini" Çöküyor mu?
İsrail'de yıllardır siyasal meşruiyetin en güçlü dayanağı olan "güvenlik sağlayan devlet" imajı, tarihte belki de ilk kez bu ölçüde sorgulanıyor. Middle East Eye'da yayımlanan analizde, Gazze'den Lübnan'a, İran'dan Yemen'e uzanan askeri operasyonların İsrail toplumuna vaat edilen güvenliği getirmediği; aksine ülkeyi diplomatik yalnızlığa, ekonomik yıpranmaya ve toplumsal tükenmişliğe sürüklediği savunuluyor. Yazıya göre, İsrail'in askeri üstünlüğüne dayalı caydırıcılık stratejisi artık kendi sınırlarına çarpıyor.
2023'te başlayan Gazze savaşı, İsrail'in yakın tarihindeki en uzun ve en maliyetli çatışmalardan birine dönüştü. Ardından Lübnan cephesi genişledi. İran ile doğrudan karşı karşıya gelinen yeni safha ise savaşın bölgesel boyutunu derinleştirdi. İsrail yönetimi bu operasyonları "varoluşsal tehditlere karşı zorunlu müdahale" olarak sunarken, toplumun önemli bir kesimi artık farklı bir soru soruyor: Bunca yıkımın sonunda İsrail gerçekten daha mı güvenli hale geldi?
"Demir Duvar"ın Çatlakları
İsrail'in kurucu güvenlik anlayışı, askeri gücün mutlak caydırıcılığına dayanıyordu. Ze'ev Jabotinsky'nin "Demir Duvar" doktrini, Arap dünyasının İsrail'in yenilemez olduğunu kabul edeceği varsayımı üzerine kurulmuştu. Ancak Gazze savaşı bu doktrinin sınırlarını görünür hale getirdi.
Bir yandan Hamas tamamen tasfiye edilemedi. Öte yandan Hizbullah'ın Lübnan'daki kapasitesi beklenenden daha dirençli çıktı. Yemen'deki Husilerin saldırıları Kızıldeniz ticaretini aksattı. İran ile doğrudan füze ve insansız hava aracı çatışmaları ise İsrail toplumunun uzun yıllardır alışık olmadığı bir kırılganlık hissi yarattı.
Financial Times yazarı Gideon Rachman da son analizinde Netanyahu'nun "tamamen askeri yöntemlerle güvenlik sağlama" stratejisinin işlemediğini belirterek, İsrail'in büyük stratejisinin çözülmeye başladığını ifade etti.
Middle East Eye'ın dikkat çektiği en önemli unsur, kamuoyundaki ruh halindeki değişim. Savaşın ilk aylarında oluşan ulusal birlik duygusu giderek yerini yorgunluğa bırakıyor.
Uzun süreli seferberlik nedeniyle yüz binlerce yedek asker işlerinden uzak kaldı. Turizm sektörü darbe aldı. Teknoloji yatırımları yavaşladı. Sürekli sirenler, sığınaklar ve belirsizlik hali gündelik yaşamı olağanüstü bir rejime dönüştürdü.
Associated Press'in Tel Aviv'den aktardığı izlenimler de bu tabloyu doğruluyor. Birçok İsrailli, savaşın sonunun görünmemesinden ve siyasi liderliğin net bir çıkış planı sunamamasından şikâyet ediyor. Netanyahu'ya yönelik eleştiriler özellikle "bu savaş nereye gidiyor?" sorusu etrafında yoğunlaşıyor.
Uluslararası Meşruiyet Krizi
İsrail'in askeri operasyonlarının belki de en ağır sonucu diplomatik alanda hissediliyor.
Gazze'de yaşanan sivil kayıplar nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi süreçleri gündeme geldi. Avrupa başkentlerinde Filistin yanlısı protestolar arttı. Üniversite kampüslerinden sendikalara kadar uzanan boykot çağrıları, İsrail'in küresel imajını ciddi biçimde sarstı.
Tel Aviv yönetimi uzun yıllar boyunca Batı dünyasında "demokratik istisna" olarak görülüyordu. Ancak Gazze sonrası dönemde bu algının aşındığı görülüyor. Özellikle genç kuşaklar arasında İsrail'e yönelik eleştirel yaklaşımın güçlenmesi, uzun vadeli bir meşruiyet sorunu anlamına geliyor.
Bu süreç aynı zamanda Başbakan Netanyahu'nun siyasi geleceğiyle de doğrudan bağlantılı.
Hakkındaki yolsuzluk davaları nedeniyle uzun süredir baskı altında bulunan Netanyahu, savaş atmosferini siyasi ömrünü uzatan bir araç olarak kullanmakla suçlanıyor. Muhalifler, askeri operasyonların uzamasının koalisyonun ayakta kalmasını sağladığını savunuyor.
Ancak savaşın uzaması, Netanyahu'nun en büyük siyasi sermayesi olan "Bay Güvenlik" imajını aşındırıyor. İsrail toplumunun önemli bir bölümü artık askeri zafer söyleminden çok, esirlerin geri getirilmesi ve kalıcı bir çıkış stratejisi talep ediyor.
Askeri Zafer ile Siyasi Başarı Aynı Şey Değil
Ortadoğu tarihinde İsrail, savaş meydanlarında birçok kez üstünlük sağladı. Fakat askeri başarıların kalıcı siyasi çözümler üretmediği de defalarca görüldü.
1982 Lübnan işgali, Hizbullah'ın doğuşuna zemin hazırladı.
2006 savaşı, İsrail ordusunun yenilmezlik algısını sarstı.
Gazze'ye yönelik tekrar eden operasyonlar ise Hamas'ı ortadan kaldıramadı.
Bugün yaşanan kriz de aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor: Bir devlet, yalnızca askeri güçle güvenlik inşa edebilir mi?
Middle East Eye'ın analizine göre İsrail toplumunda bu soruya verilen cevap giderek değişiyor. Askeri üstünlüğün tek başına çözüm üretmediği, hatta bazen yeni tehditleri beslediği yönündeki kanaat güç kazanıyor.
Yeni Bir Dönemin Eşiğinde
Ortadoğu'nun en güçlü ordularından birine sahip olan İsrail, paradoksal biçimde tarihinin en büyük güvenlik tartışmalarından birini yaşıyor. Gazze'nin yıkımı, Lübnan cephesindeki çıkmaz ve İran'la doğrudan çatışmanın maliyeti, toplumun psikolojik eşiğini zorluyor.
Savaşlar devam ettikçe askeri kapasite korunabilir; ancak toplumsal dayanıklılık aynı hızla yeniden üretilemiyor. İsrail'de bugün tartışılan mesele, ordunun ne kadar güçlü olduğu değil; bu gücün ülkeye nasıl bir gelecek sunduğu.
Belki de ilk kez, İsrail kamuoyunun önemli bir bölümü şu ihtimali yüksek sesle dile getiriyor: Sürekli savaş hali, güvenliği garanti etmiyor; aksine güvenlik vaadinin kendisini aşındırıyor. Böylece Netanyahu döneminin temel siyasi önermesi de sorgulanmaya başlanıyor: "Daha fazla askeri güç, daha fazla güvenlik getirir." Ortadoğu'nun yeni dönemini belirleyecek esas kırılma da tam burada yatıyor.
En Çok Okunan Haberler