Prof. Auernheimer: İsrail lobisi gizemli bir güç değil, somut bir jeopolitik gerçekliktir
Prof. Auernheimer: İsrail lobisi gizemli bir güç değil, somut bir jeopolitik gerçekliktir
Eğitim bilimci ve siyasi yayıncı Profesör Georg Auernheimer, “İki Türlü Antisemitizm” adlı yeni çalışması ekseninde, Almanya’daki antisemitizm tartışmalarının siyasi arka planını ve kavramsal dönüşümünü değerlendirdi. Auernheimer, güncel antisemitizm tanımlarının İsrail hükümetinin politikalarına yönelik meşru eleştirileri suç haline getirmek için araçsallaştırıldığını vurgulayarak, bu durumun evrensel insan hakları ilkelerine zarar verdiğini kaydetti.
Haber Giriş Tarihi: 10.05.2026 11:48
Haber Güncellenme Tarihi: 10.05.2026 11:59
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
Eğitim bilimci ve siyasi yayıncı Profesör Georg Auernheimer, 99 ZU EINS platformunda Nadim’in konuğu olarak katıldığı mülakatta, Papirossa Yayınevi tarafından neşredilen “İki Türlü Antisemitizm: Evrensel İnsan Hakları Karşısında Devlet Aklı” başlıklı yeni kitabına dair açıklamalarda bulundu.
Marburg ve Köln üniversitelerinde uzun yıllar eğitim bilimleri alanında dersler veren Profesör Auernheimer, günümüzde antisemitizm kavramı üzerinde yaşanan karmaşanın tesadüfi olmadığını, aksine derin siyasi motivasyonlara dayandığını belirtti.
“İsrail odaklı antisemitizm tanımı akademik bir ihtilaf değil, siyasi bir araçtır”
Profesör Auernheimer, kitabının başlığında yer alan “iki türlü” ifadesinin, güncel kamusal tartışmalarda birbiriyle rekabet eden iki ayrı anlayışa işaret ettiğini kaydetti.
Geleneksel antisemitizm tanımının yanı sıra, bugün medya ve siyasette baskın hale gelen “İsrail odaklı antisemitizm” kavramının üzerinde duran Auernheimer, bu yeni tanımlamanın İsrail Devleti’ne yönelik her türlü muhalefeti antisemitizm şüphesi altına soktuğunu ifade etti.
Bu sürecin 2005 yılında Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi tarafından formüle edilen çalışma tanımıyla başladığını hatırlatan Auernheimer, “Bu tanım, kimin antisemitizmden suçlu sayılacağını belirlemek için kullanılan bir araçtır ve odağında İsrail ile kurulan bağlar yer almaktadır” değerlendirmesini paylaştı.
Söz konusu tanımların Uluslararası Holokost Anma İttifakı (IHRA) tarafından 2016 yılında benimsenmesiyle sürecin kurumsallaştığını belirten Profesör Auernheimer, bu kriterlerin belirsizliğine ve hukuki açıdan taşıdığı risklere dikkat çekti.
Auernheimer, “Hukukçuların ve Kai Ambos gibi ceza hukuku uzmanlarının da işaret ettiği üzere, bu kriterler son derece muğlak formüle edilmiştir” dedi.
Bu muğlaklığın, Gazze’deki savaşı Nazi dönemindeki eylemlerle kıyaslayan bir pasifistin dahi hiçbir Yahudi düşmanlığı gütmediği halde suçlanmasına kapı araladığını kaydeden Auernheimer, bu durumu şu sözlerle eleştirdi:
“İnsanların bu sözde çalışma tanımlarıyla hedef gösterilmesi, kriminalize edilmesi ve mesleki varlıklarının tehlikeye atılması tam bir skandaldır.”
“Yahudi örgütlerin antisemitizmle suçlanması grotesk bir tablo oluşturuyor”
Profesör Auernheimer, İsrail hükümetinin politikalarını eleştiren Yahudi bireylerin ve kurumların dahi antisemitizm suçlamasına maruz kalmasını “absürt” ve “grotesk” olarak nitelendirdi.
Ortadoğu’da Adil Barış İçin Yahudi Sesi gibi kuruluşların Alman anayasayı koruma teşkilatı tarafından bu kapsamda değerlendirilmesini örnek gösteren Auernheimer, “Yahudilerin bizzat kendilerinin antisemitizmle itham edilmesi, bu kavramın ne kadar manipülatif bir hale geldiğini kanıtlıyor” ifadesine yer verdi.
Antisemitizmin kökenlerine dair psikososyal kuramları da mercek altına alan Profesör Auernheimer, sosyal psikolojinin sunduğu “günah keçisi”, “göreli yoksunluk” ve “yansıtma” mekanizmalarını ayrıntılandırdı.
Tarihsel süreçte Yahudilerin ekonomik krizlerden ve salgın hastalıklardan sorumlu tutulduğunu, bugünkü modern toplumda ise bu durumun “sosyal haset” üzerinden şekillendiğini belirtti.
Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın otoriter kişilik üzerine çalışmalarına atıfta bulunan Auernheimer, antisemitizmin sadece mantıksal bir zorunluluk değil, tarihsel bir süreklilik arz ettiğini vurguladı.
“Antisemitizm, Avrupa’ya özgü ve orada icat edilmiş bir olgudur”
Profesör Auernheimer, mülakat sırasında antisemitizmin tarihsel gelişimine dair önemli bir ayrım yaptı. Orta Çağ’daki dini temelli “Yahudi düşmanlığı” ile modern, ırksal ve rekabet temelli “Antisemitizm” arasındaki farkı açıklayan Auernheimer, “Antisemitizm, Avrupa’ya özgü bir icattır; Arap ülkelerinde veya Osmanlı İmparatorluğu’nda bu tür bir olguya rastlanmıyordu” bilgisini paylaştı.
Bu noktada Arap asıllı Yahudi tarihçi Avi Shlaim’in tanıklıklarına değinen Auernheimer, Ortadoğu’da Yahudilerin bu tür bir dışlanmayla karşılaşmadıklarını ancak Avrupa’da Hıristiyanlık ile Yahudilik arasındaki rekabetin bu düşmanlığı beslediğini kaydetti.
Avrupa feodalizminin yapısal özelliklerinin Yahudileri hükümdarların korumasına muhtaç bıraktığını ve bunun karşılığında alınan “koruma paralarının” Yahudileri hedef haline getirdiğini söyleyen Auernheimer, 19. yüzyılda Yahudi emansipasyonu ve yasal eşitliğin gelmesiyle birlikte Yahudilerin birer “rakip” olarak görülmeye başlandığını belirtti.
Bu rekabet ortamının antisemitik eğilimleri körüklediğini ve Siyon Bilgelerinin Protokolleri gibi komplo teorileriyle zirveye ulaştığını ifade etti.
“Almanya için İsrail ile kurulan ilişki bir kefaret stratejisidir”
İkinci Dünya Savaşı sonrası Federal Almanya Cumhuriyeti’nin İsrail Devleti ile kurduğu özel ilişkiyi “stigma yönetimi” kavramıyla açıklayan Profesör Auernheimer, bu ilişkinin temelinin Konrad Adenauer ve David Ben-Gurion arasındaki anlaşmayla atıldığını hatırlattı.
1952 tarihli Lüksemburg Anlaşması’nın Almanya için bir “temizlenme” aracı işlevi gördüğünü belirten Auernheimer, “Almanya, kurbanların temsilcisi olarak gördüğü İsrail Devleti’ne tazminat ödeyerek üzerindeki katil damgasından kurtulmaya çalışmıştır” değerlendirmesinde bulundu.
Bu sürecin iç siyasetteki çelişkilerine değinen Auernheimer, bir yandan devlet aygıtının Nazi döneminden kalan elitlerle dolu olduğunu, diğer yandan ise İsrail’in yüceltildiği bir iklimin yaratıldığını kaydetti.
Franz Josef Strauss gibi siyasetçilerin geçmişle araya bir çizgi çekme, yani “sonlandırma zihniyeti” taleplerini hatırlatan Profesör, Adenauer’in tazminat anlaşması yaparken dahi Alman halkının çoğunluğunun Nazi suçlarından habersiz olduğunu savunarak toplumsal bir aklanma çabası içine girdiğini ifade etti.
“Yahudi halkının yeniden doğuşu Alman elitleri için bir kurtuluş gibi algılandı”
Profesör Auernheimer, Alman toplumunun ve yönetici sınıflarının Holokost sonrası Yahudi halkının varlığını sürdürmesine verdiği tepkiyi psikolojik bir rahatlama olarak tanımladı. Kitabından bir bölüm okuyan Auernheimer, “Yahudi halkının yeniden dirilişi, Alman elitleri için bir erdem ve kurtuluş gibi göründü; çünkü bu, onların tamamen yok edilmediği anlamına geliyordu ve büyük bir vicdani yükü hafifletiyordu” ifadelerini kullandı.
Bu bağlamda Filistin direnişinin, Almanların bu “rahatlamasını” bozduğu için büyük bir öfke ve nefretle karşılandığını belirten Auernheimer, Filistinlilerin bu yüzden “asıl antisemitler” olarak yaftalandığını savundu.
1990’lardaki Oslo Anlaşmaları döneminde yaşanan öforiyi ve Martin Walser’ın meşhur Frankfurt konuşmasını hatırlatan Profesör Auernheimer, Walser’in Holokost hafızasını bir “ahlak sopası” olarak nitelendirmesinin o dönemin seçkinleri arasında alkışlarla karşılandığını belirtti.
Bu durumun, Almanya’nın geçmişin yükünden artık tamamen kurtulma ve Ortadoğu’da statükonun korunması arzusunu yansıttığını kaydetti.
“İsrail lobisi gizemli bir güç değil, somut bir jeopolitik gerçekliktir”
Profesör Auernheimer, Batı siyaseti üzerindeki “İsrail lobisi” etkisine dair tartışmalarda da net bir tutum sergiledi. Bu etkinin “Yahudi dünya komplosu” gibi antisemitik klişelerle karıştırılmaması gerektiğini vurgulayan Auernheimer, John Mearsheimer ve Stephen Walt’un çalışmalarına atıfta bulunarak lobinin gücünün jeopolitik çıkarlara dayandığını belirtti.
Auernheimer, “Bu lobinin başarısı, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da İsrail’i bir köprübaşı olarak görmesiyle ilgilidir; bu gizemli bir şey değil, üzerinde çalışılabilecek somut bir siyasi durumdur” dedi.
İsrail hükümetinin yürüttüğü politikaların Batı dünyasının meşruiyetini aşındırması durumunda bu desteğin sarsılabileceğini de ekleyen Auernheimer, lobinin gücünün tarihsel ve siyasi koşullara bağlı olduğunu ifade etti.
“İnsan haklarının evrenselliğini savunmak antisemitizmle mücadelenin tek yoludur”
Mülakatın sonunda antisemitizmle mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair görüşlerini paylaşan Profesör Auernheimer, Federal Meclis’in kabul ettiği baskıcı kararların ve okuldan uzaklaştırma gibi cezai müeyyidelerin tamamen karşı üretken olduğunu vurguladı.
“Doğru cevap, evrensel insan haklarını öğretmek ve savunmaktır” diyen Auernheimer, bu ilkelerin Filistinlilerin haklarını da kapsaması gerektiğini belirtti.
“Yahudi kurbanların bir yüzü var ancak Gazze’de ve Batı Şeria’da katledilen binlerce Filistinlinin bir yüzü yok; onlar birey olarak sunulmuyorlar. Bu durum insan haklarının evrenselliğini zedeliyor.”
Son olarak, sağ siyasetten gelen asıl tehdidin artık antisemitizmden ziyade İslam düşmanlığı olduğunu belirten Auernheimer, aşırı sağcı grupların askeri açıdan güçlü olan İsrail’i bir “idol” olarak gördüklerini ve Müslümanlara karşı bir model olarak benimsediklerini kaydetti.
Profesör Auernheimer, “Bugün sağcılar için Müslümanlar, Yahudilerden çok daha büyük bir hedef haline gelmiştir; ampirik çalışmalar da sağ cenahta İslam düşmanlığının antisemitizmden çok daha yaygın olduğunu doğrulamaktadır” diyerek mülakatını sonlandırdı.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Auernheimer: İsrail lobisi gizemli bir güç değil, somut bir jeopolitik gerçekliktir
Eğitim bilimci ve siyasi yayıncı Profesör Georg Auernheimer, “İki Türlü Antisemitizm” adlı yeni çalışması ekseninde, Almanya’daki antisemitizm tartışmalarının siyasi arka planını ve kavramsal dönüşümünü değerlendirdi. Auernheimer, güncel antisemitizm tanımlarının İsrail hükümetinin politikalarına yönelik meşru eleştirileri suç haline getirmek için araçsallaştırıldığını vurgulayarak, bu durumun evrensel insan hakları ilkelerine zarar verdiğini kaydetti.
Eğitim bilimci ve siyasi yayıncı Profesör Georg Auernheimer, 99 ZU EINS platformunda Nadim’in konuğu olarak katıldığı mülakatta, Papirossa Yayınevi tarafından neşredilen “İki Türlü Antisemitizm: Evrensel İnsan Hakları Karşısında Devlet Aklı” başlıklı yeni kitabına dair açıklamalarda bulundu.
Marburg ve Köln üniversitelerinde uzun yıllar eğitim bilimleri alanında dersler veren Profesör Auernheimer, günümüzde antisemitizm kavramı üzerinde yaşanan karmaşanın tesadüfi olmadığını, aksine derin siyasi motivasyonlara dayandığını belirtti.
“İsrail odaklı antisemitizm tanımı akademik bir ihtilaf değil, siyasi bir araçtır”
Profesör Auernheimer, kitabının başlığında yer alan “iki türlü” ifadesinin, güncel kamusal tartışmalarda birbiriyle rekabet eden iki ayrı anlayışa işaret ettiğini kaydetti.
Geleneksel antisemitizm tanımının yanı sıra, bugün medya ve siyasette baskın hale gelen “İsrail odaklı antisemitizm” kavramının üzerinde duran Auernheimer, bu yeni tanımlamanın İsrail Devleti’ne yönelik her türlü muhalefeti antisemitizm şüphesi altına soktuğunu ifade etti.
Bu sürecin 2005 yılında Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi tarafından formüle edilen çalışma tanımıyla başladığını hatırlatan Auernheimer, “Bu tanım, kimin antisemitizmden suçlu sayılacağını belirlemek için kullanılan bir araçtır ve odağında İsrail ile kurulan bağlar yer almaktadır” değerlendirmesini paylaştı.
Söz konusu tanımların Uluslararası Holokost Anma İttifakı (IHRA) tarafından 2016 yılında benimsenmesiyle sürecin kurumsallaştığını belirten Profesör Auernheimer, bu kriterlerin belirsizliğine ve hukuki açıdan taşıdığı risklere dikkat çekti.
Auernheimer, “Hukukçuların ve Kai Ambos gibi ceza hukuku uzmanlarının da işaret ettiği üzere, bu kriterler son derece muğlak formüle edilmiştir” dedi.
Bu muğlaklığın, Gazze’deki savaşı Nazi dönemindeki eylemlerle kıyaslayan bir pasifistin dahi hiçbir Yahudi düşmanlığı gütmediği halde suçlanmasına kapı araladığını kaydeden Auernheimer, bu durumu şu sözlerle eleştirdi:
“İnsanların bu sözde çalışma tanımlarıyla hedef gösterilmesi, kriminalize edilmesi ve mesleki varlıklarının tehlikeye atılması tam bir skandaldır.”
“Yahudi örgütlerin antisemitizmle suçlanması grotesk bir tablo oluşturuyor”
Profesör Auernheimer, İsrail hükümetinin politikalarını eleştiren Yahudi bireylerin ve kurumların dahi antisemitizm suçlamasına maruz kalmasını “absürt” ve “grotesk” olarak nitelendirdi.
Ortadoğu’da Adil Barış İçin Yahudi Sesi gibi kuruluşların Alman anayasayı koruma teşkilatı tarafından bu kapsamda değerlendirilmesini örnek gösteren Auernheimer, “Yahudilerin bizzat kendilerinin antisemitizmle itham edilmesi, bu kavramın ne kadar manipülatif bir hale geldiğini kanıtlıyor” ifadesine yer verdi.
Antisemitizmin kökenlerine dair psikososyal kuramları da mercek altına alan Profesör Auernheimer, sosyal psikolojinin sunduğu “günah keçisi”, “göreli yoksunluk” ve “yansıtma” mekanizmalarını ayrıntılandırdı.
Tarihsel süreçte Yahudilerin ekonomik krizlerden ve salgın hastalıklardan sorumlu tutulduğunu, bugünkü modern toplumda ise bu durumun “sosyal haset” üzerinden şekillendiğini belirtti.
Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın otoriter kişilik üzerine çalışmalarına atıfta bulunan Auernheimer, antisemitizmin sadece mantıksal bir zorunluluk değil, tarihsel bir süreklilik arz ettiğini vurguladı.
“Antisemitizm, Avrupa’ya özgü ve orada icat edilmiş bir olgudur”
Profesör Auernheimer, mülakat sırasında antisemitizmin tarihsel gelişimine dair önemli bir ayrım yaptı. Orta Çağ’daki dini temelli “Yahudi düşmanlığı” ile modern, ırksal ve rekabet temelli “Antisemitizm” arasındaki farkı açıklayan Auernheimer, “Antisemitizm, Avrupa’ya özgü bir icattır; Arap ülkelerinde veya Osmanlı İmparatorluğu’nda bu tür bir olguya rastlanmıyordu” bilgisini paylaştı.
Bu noktada Arap asıllı Yahudi tarihçi Avi Shlaim’in tanıklıklarına değinen Auernheimer, Ortadoğu’da Yahudilerin bu tür bir dışlanmayla karşılaşmadıklarını ancak Avrupa’da Hıristiyanlık ile Yahudilik arasındaki rekabetin bu düşmanlığı beslediğini kaydetti.
Avrupa feodalizminin yapısal özelliklerinin Yahudileri hükümdarların korumasına muhtaç bıraktığını ve bunun karşılığında alınan “koruma paralarının” Yahudileri hedef haline getirdiğini söyleyen Auernheimer, 19. yüzyılda Yahudi emansipasyonu ve yasal eşitliğin gelmesiyle birlikte Yahudilerin birer “rakip” olarak görülmeye başlandığını belirtti.
Bu rekabet ortamının antisemitik eğilimleri körüklediğini ve Siyon Bilgelerinin Protokolleri gibi komplo teorileriyle zirveye ulaştığını ifade etti.
“Almanya için İsrail ile kurulan ilişki bir kefaret stratejisidir”
İkinci Dünya Savaşı sonrası Federal Almanya Cumhuriyeti’nin İsrail Devleti ile kurduğu özel ilişkiyi “stigma yönetimi” kavramıyla açıklayan Profesör Auernheimer, bu ilişkinin temelinin Konrad Adenauer ve David Ben-Gurion arasındaki anlaşmayla atıldığını hatırlattı.
1952 tarihli Lüksemburg Anlaşması’nın Almanya için bir “temizlenme” aracı işlevi gördüğünü belirten Auernheimer, “Almanya, kurbanların temsilcisi olarak gördüğü İsrail Devleti’ne tazminat ödeyerek üzerindeki katil damgasından kurtulmaya çalışmıştır” değerlendirmesinde bulundu.
Bu sürecin iç siyasetteki çelişkilerine değinen Auernheimer, bir yandan devlet aygıtının Nazi döneminden kalan elitlerle dolu olduğunu, diğer yandan ise İsrail’in yüceltildiği bir iklimin yaratıldığını kaydetti.
Franz Josef Strauss gibi siyasetçilerin geçmişle araya bir çizgi çekme, yani “sonlandırma zihniyeti” taleplerini hatırlatan Profesör, Adenauer’in tazminat anlaşması yaparken dahi Alman halkının çoğunluğunun Nazi suçlarından habersiz olduğunu savunarak toplumsal bir aklanma çabası içine girdiğini ifade etti.
“Yahudi halkının yeniden doğuşu Alman elitleri için bir kurtuluş gibi algılandı”
Profesör Auernheimer, Alman toplumunun ve yönetici sınıflarının Holokost sonrası Yahudi halkının varlığını sürdürmesine verdiği tepkiyi psikolojik bir rahatlama olarak tanımladı. Kitabından bir bölüm okuyan Auernheimer, “Yahudi halkının yeniden dirilişi, Alman elitleri için bir erdem ve kurtuluş gibi göründü; çünkü bu, onların tamamen yok edilmediği anlamına geliyordu ve büyük bir vicdani yükü hafifletiyordu” ifadelerini kullandı.
Bu bağlamda Filistin direnişinin, Almanların bu “rahatlamasını” bozduğu için büyük bir öfke ve nefretle karşılandığını belirten Auernheimer, Filistinlilerin bu yüzden “asıl antisemitler” olarak yaftalandığını savundu.
1990’lardaki Oslo Anlaşmaları döneminde yaşanan öforiyi ve Martin Walser’ın meşhur Frankfurt konuşmasını hatırlatan Profesör Auernheimer, Walser’in Holokost hafızasını bir “ahlak sopası” olarak nitelendirmesinin o dönemin seçkinleri arasında alkışlarla karşılandığını belirtti.
Bu durumun, Almanya’nın geçmişin yükünden artık tamamen kurtulma ve Ortadoğu’da statükonun korunması arzusunu yansıttığını kaydetti.
“İsrail lobisi gizemli bir güç değil, somut bir jeopolitik gerçekliktir”
Profesör Auernheimer, Batı siyaseti üzerindeki “İsrail lobisi” etkisine dair tartışmalarda da net bir tutum sergiledi. Bu etkinin “Yahudi dünya komplosu” gibi antisemitik klişelerle karıştırılmaması gerektiğini vurgulayan Auernheimer, John Mearsheimer ve Stephen Walt’un çalışmalarına atıfta bulunarak lobinin gücünün jeopolitik çıkarlara dayandığını belirtti.
Auernheimer, “Bu lobinin başarısı, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da İsrail’i bir köprübaşı olarak görmesiyle ilgilidir; bu gizemli bir şey değil, üzerinde çalışılabilecek somut bir siyasi durumdur” dedi.
İsrail hükümetinin yürüttüğü politikaların Batı dünyasının meşruiyetini aşındırması durumunda bu desteğin sarsılabileceğini de ekleyen Auernheimer, lobinin gücünün tarihsel ve siyasi koşullara bağlı olduğunu ifade etti.
“İnsan haklarının evrenselliğini savunmak antisemitizmle mücadelenin tek yoludur”
Mülakatın sonunda antisemitizmle mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair görüşlerini paylaşan Profesör Auernheimer, Federal Meclis’in kabul ettiği baskıcı kararların ve okuldan uzaklaştırma gibi cezai müeyyidelerin tamamen karşı üretken olduğunu vurguladı.
“Doğru cevap, evrensel insan haklarını öğretmek ve savunmaktır” diyen Auernheimer, bu ilkelerin Filistinlilerin haklarını da kapsaması gerektiğini belirtti.
Filistinli kurbanların medyadaki görünmezliğini eleştiren Profesör, Berlin’de 7 Ekim kurbanlarının portrelerinin sergilenmesini hatırlatarak şunları söyledi:
“Yahudi kurbanların bir yüzü var ancak Gazze’de ve Batı Şeria’da katledilen binlerce Filistinlinin bir yüzü yok; onlar birey olarak sunulmuyorlar. Bu durum insan haklarının evrenselliğini zedeliyor.”
Son olarak, sağ siyasetten gelen asıl tehdidin artık antisemitizmden ziyade İslam düşmanlığı olduğunu belirten Auernheimer, aşırı sağcı grupların askeri açıdan güçlü olan İsrail’i bir “idol” olarak gördüklerini ve Müslümanlara karşı bir model olarak benimsediklerini kaydetti.
Profesör Auernheimer, “Bugün sağcılar için Müslümanlar, Yahudilerden çok daha büyük bir hedef haline gelmiştir; ampirik çalışmalar da sağ cenahta İslam düşmanlığının antisemitizmden çok daha yaygın olduğunu doğrulamaktadır” diyerek mülakatını sonlandırdı.
HARİCİ
En Çok Okunan Haberler