SON DAKİKA

#Özgürlük

HABER DEĞER - Özgürlük haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Özgürlük haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Ekran başında yeni bir evren açılıyor: 2025’in en çarpıcı dizileri açıklandı Haber

Ekran başında yeni bir evren açılıyor: 2025’in en çarpıcı dizileri açıklandı

Akıllı evlerin kabusa dönüştüğü distopyalar, zamanın büküldüğü mutfaklar, insanlığı tehdit eden virüsler ve nesiller boyu süren karanlık lanetler… 2025, bilim kurgu ve fantastik dizi dünyasında sınırları zorlayan yapımlarla dikkat çekti. Bantmag’in yayımladığı listede Avrupa, Asya ve Güney Amerika merkezli dizilerin ağırlığı dikkat çekerken, seçkiye yalnızca 2025’te izleyiciyle buluşan yapımlar dahil edildi. Distopya yeniden yükselişte Listenin öne çıkan yapımlarından Cassandra, retro estetiği ve akıllı ev teknolojisi üzerinden kurduğu psikolojik gerilimle modern korkulara ayna tutarken; Pluribus insanlığı sürekli mutluluk halinde tutan bir virüs fikriyle etik ve özgürlük tartışmalarını merkeze aldı. Murderbot ise bir güvenlik androidinin iç monologları üzerinden distopyayı kara mizahla harmanladı. Korku ve fantezi evrenleri genişliyor Stephen King evrenine geri dönüş yapan It: Welcome to Derry, Pennywise’ın kökenine odaklanarak 1960’ların karanlık Amerika’sını sahneye taşıdı. The Mighty Nein ve Devil May Cry ise fantastik ve anime uyarlamalarının 2025’te yeniden ivme kazandığını gösterdi. Bilim kurgu küreselleşiyor Arjantin yapımı The Eternaut, Latin Amerika’dan çıkan en güçlü bilim kurgu uyarlamalarından biri olarak öne çıkarken; Güney Kore yapımı Bon Appétit, Your Majesty zaman yolculuğunu gastronomiyle birleştirerek türler arası cesur bir anlatı sundu. Alien: Earth ise klasik bilim kurgunun karanlık atmosferini günümüz izleyicisiyle yeniden buluşturdu. Eleştirmenlerin ortak görüşü Seçkide yer alan yapımların ortak noktası, yalnızca görsel efektlere değil; politik, etik ve toplumsal meselelere de odaklanmaları oldu. Bantmag’e göre 2025, bilim kurgu ve fantastik diziler için “kaçıştan çok yüzleşme” yılı olarak öne çıkıyor.

PJAK’tan İran’daki protestolara destek! Haber

PJAK’tan İran’daki protestolara destek!

İran genelinde ve Rojhılat’ta (Doğu Kürdistan) 28 Aralık 2025’ten bu yana devam eden protestolara ilişkin açıklama yapan Demokratik Özgür Yaşam Partisi (PJAK), ekonomik ve toplumsal krizlerin kaynağının İran yönetiminin politikaları olduğunu savundu. Parti, halk hareketlerinin “Jin, Jiyan, Azadî” çizgisinin devamı olduğunu belirtti. “Baskı ve sindirme politikaları sonuç vermeyecek” PJAK Meclisi tarafından yapılan açıklamada, İran İslam Cumhuriyeti’nin yaklaşık yarım asırdır öldürme, baskı ve sindirme politikalarıyla toplumu parçalamaya çalıştığı ifade edildi. Açıklamada, iktidarın farklı yöntemlerle sosyal krizler üreterek yönetimini sürdürmeye çalıştığı, bunun ise halkı yoksullaştırdığı ve toplumsal gerilimi derinleştirdiği vurgulandı. Ekonomik krizin sorumlusu olarak Tahran yönetimi gösterildi Açıklamada, İran’daki ekonomik krizin temel nedeninin, ülke kaynaklarının halkın ihtiyaçları yerine savaşlara ve başka ülkelerdeki radikal gruplara harcanması olduğu savunuldu. Protestoculara birlikte hareket etme çağrısı yapılırken, Tahran yönetimine ise halkın taleplerini dikkate alma çağrısında bulunuldu. “Tüm demokratik girişimleri destekliyoruz” PJAK, İran toplumunun farklı kesimlerinin baskı ve zulme karşı sesini yükseltmesini meşru gördüğünü belirterek, krizden çıkışın tek yolunun birlik ve ortak mücadele olduğunu ifade etti. Açıklamada, her halk hareketinin “Jin, Jiyan, Azadî Devrimi”nin bir devamı olduğu ve bu mücadelenin özgürlük, eşitlik ve demokrasi talebi taşıdığı kaydedildi. Kadınlar ve gençler ön planda Parti açıklamasında, protestoların sağlıklı ve demokratik bir zeminde ilerlemesi için kadınlar ve gençlerin öncülüğünün hayati önemde olduğu vurgulandı. Kadın özgürlüğü mücadelesinin, kazanımların korunmasının ve özgür bir yaşamın teminatı olduğu belirtildi. Protestolar nasıl başladı? Rojhılat ve İran genelindeki protestolar, 28 Aralık 2025’te ulusal para biriminin ciddi değer kaybı ve artan ekonomik sorunlar nedeniyle Tahran Kapalı Çarşı’da esnafın başlattığı eylemlerle başladı. Kısa sürede ülkenin birçok kentine yayılan gösteriler sırasında can kayıpları ve yaralanmalar yaşandığı bildirildi. PJAK, İran halklarının demokrasi ve özgür yaşam taleplerinden vazgeçmeyeceğini savunarak, “Halkın iradesi karşısında iktidarın boyun eğmekten başka seçeneği yoktur” mesajını verdi. Açıklamada, İran’daki özgürlük mücadelesinin demokratik birlik içinde başarıya ulaşacağı ifade edildi.

Sistematik şiddet sarmalından özgürlüğe: Serap Avcı hakkında tahliye kararı! Haber

Sistematik şiddet sarmalından özgürlüğe: Serap Avcı hakkında tahliye kararı!

Savcı ceza istedi, Mahkeme "Özgürlük" dedi Duruşmada mütalaasını açıklayan savcılık, Serap Avcı’nın "eşe karşı kasten öldürme" suçundan, haksız tahrik indirimi uygulanarak cezalandırılmasını talep etmişti. Ancak mahkeme heyeti, dosyadaki delilleri ve yıllara yayılan şiddet geçmişini göz önüne alarak farklı bir hüküm kurdu. Heyet, olayın meşru müdafaa koşulları altında, korku ve panik etkisiyle sınırın aşılması suretiyle gerçekleştiğini belirterek ceza verilmesine yer olmadığına karar verdi. Bu kararla birlikte tutuklu bulunan Serap Avcı’nın tahliyesine hükmedildi. Kendini ve oğlunu korumak için... Dava süreci boyunca Serap Avcı’nın yıllarca eşi Yasin Avcı tarafından ağır şiddete, işkenceye ve ölüm tehditlerine maruz kaldığı ortaya çıkmıştı. Olay günü de kendisine ve çocuğuna yönelen hayati tehlikeyi bertaraf etmek amacıyla hareket eden Avcı, savunmasında başka çaresinin kalmadığını belirtmişti. "Serap’ı almaya gidiyoruz" Kararın açıklanmasının ardından adliye önünde bekleyen "Serap İçin Feministler" kampanya grubu büyük sevinç yaşadı. Gruptan yapılan açıklamada, "Serap'ın mücadelesi ve feminist mücadelemizle meşru müdafaada sınırın aşılması nedeniyle cezaya yer olmamasına ve Serap'ın tahliyesine karar verildi. Serap artık özgür olacağı için sevinçliyiz. Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevi'ne Serap'ı almaya gidiyoruz. Yaşasın kadın dayanışması" ifadelerine yer verildi.

Mehmet Uçum: Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe! Haber

Mehmet Uçum: Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe!

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, bu haftaki Pazar yazısında “Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe” başlıklı makalesinde, Türkçenin devlet dili olarak taşıdığı milli ve anayasal önemi vurguladı. Anadolu Ajansı için kaleme aldığı yazısında Uçum, hem Türkçenin konumuna hem de Kürtçe ve diğer yaşayan dillerin özgürlük alanlarına değindi. “Türkçe dokunulmazdır” Uçum, yazısında Türkçenin yalnızca iletişim dili değil, aynı zamanda Türkiye halkının birliğini ve egemenliğini temsil eden kurucu unsur olduğunu belirtti: “Türkler, Kürt yurttaşlar, Araplar, Zazalar, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler… Kısacası Türkiye toplumunun bütün unsurları bu ülkenin ayrılmaz parçalarıdır. Objektif bir realite olarak Türkçe de Türkiye halkının parçası, yani birliğin dilidir.” Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Türkçenin “devletin dili” olmasının değişmez ve tartışılmaz bir anayasal ilke olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Milli birliğimizin harcı olan Türkçenin devletin dili yani tek resmi dil şeklinde muhafaza edilmesi bekanın gereğidir. Hiç kimsenin de bunu tartıştığı yoktur. Türkçe dokunulmazdır.” Uçum, Türkçenin “egemen tek dil” konumunun, millet egemenliği ilkesinin doğal sonucu olduğunu vurguladı: “Egemenlik Türkiye halkının oluşturduğu Türk Milletine ait olduğu için, milletin dili olan Türkçe de egemen tek dildir.” “Kürtçe ve diğer yaşayan diller insan özgürlüğünün parçasıdır” Mehmet Uçum, Türkçenin devlet dili olarak taşıdığı statünün diğer dillerle karıştırılmaması gerektiğini, ancak her anadilin öğrenilme ve kullanılma özgürlüğünün temel bir insan hakkı olduğunu belirtti. “Türkçe ile diğer dilleri aynı statüye koymak doğru değildir. Bununla birlikte bütün anadiller, bu dillerin öğrenilmesi ve kullanılması insanın özgürlüğüyle ilgilidir. Devletin görevi bu özgürlük alanını tanımak ve gerekli imkânları sağlamaktır.” Uçum, geçmişteki yasak ve inkâr politikalarına da değinerek, “12 Eylül Faşizmi döneminde anadillerin yasaklandığını, bu durumun demokratikleşme süreciyle aşıldığını” ifade etti. “Erdoğan devrimiyle dil özgürlüğü genişledi” Uçum, Türkiye’de farklı dil ve lehçelere yönelik özgürlük alanlarının genişlemesini “Erdoğan devrimi” olarak tanımladı: “2003 yılında başlayan ve 2014’te 2923 sayılı Kanun’la düzenlenen reformlarla, farklı dil ve lehçelerin öğretimi ve kullanımı güvence altına alınmıştır. Bu uygulamalar on yılı aşkın süredir devam ediyor.” “Yaşayan Diller ve Lehçeler” dersi kapsamında Kürtçe (Kurmanca ve Zazaca), Lazca, Gürcüce, Arnavutça, Boşnakça gibi dillerin devlet okullarında seçmeli ders olarak okutulduğunu hatırlatan Uçum, Kürtçe dil eğitimi ve yayıncılığında sağlanan özgürlükleri tek tek sıraladı. Kürtçe’nin kamusal alandaki yeri Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Kürtçe’nin eğitimden siyasete, kültürden medya alanına kadar geniş bir çerçevede özgürleştirildiğini belirtti: “Kürtçe dil dersi devlet okullarında ve özel okullarda seçmeli olarak alınabiliyor. Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümleri kuruldu, Kürtçe dil kursları açmak mümkün. Q, X, W gibi harflerin kullanımına izin verildi.” Uçum, ayrıca devletin kültürel kurumlarında da Kürtçe üretimlerin desteklendiğini vurguladı: “Kültür Bakanlığı Kürt edebiyatının önde gelen eserlerini yayınlıyor. Devlet Tiyatroları Kürtçe oyunlar sahneliyor. TRT Kurdi’nin 24 saat Kürtçe yayın yapması da bu dönemin eseridir.” “Yeni anayasa, dil özgürlüklerini teminat altına almalı” Yazısının sonunda Uçum, yeni anayasa hazırlıkları kapsamında Türkiye’deki dil rejiminin hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirtti: “Yeni anayasa hayata geçtiğinde, Türkiye’deki geleneksel ve yaşayan bütün dil ve lehçelerin kavuştuğu özgürlüklere anayasal dayanak sağlanabilir. Örneğin, ‘günlük yaşamda kullanılan başka dillerin öğretimine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir’ hükmüyle bu durum güvenceye alınabilir.” Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Türkçenin egemen tek dil olarak varlığını koruyacağını, bunun yanında Kürtçe dahil tüm anadillerin öğrenilmesi ve kullanılmasının anayasal teminat altına alınabileceğini söyledi. “Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olması değiştirilemez bir kuraldır. Ancak bu, diğer dillerin özgürce yaşamasıyla çelişmez; aksine Türkiye toplumunun zenginliğidir.” Mehmet Uçum’un “Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe” başlıklı yazısı, Türkçenin devlet dili olarak korunmasının milli egemenliğin temeli olduğunu, ancak Kürtçe ve diğer dillerin özgürlük alanlarının da insan hakları perspektifinden güçlendirilmesi gerektiğini savunan, hem merkeziyetçi hem çoğulcu bir yaklaşım sunuyor. “Türkçe egemen dil olmaya devam edecek, ama bu topraklarda konuşulan her dil de yaşama hakkına sahip olacak.”

Kıbrıs’ta faşizm hortladı!  Haber

Kıbrıs’ta faşizm hortladı! 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) alınan başörtüsü kararı, Türkiye’nin yakın tarihinde acı izler bırakan 28 Şubat dönemini anımsattı. Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulu’nun liselerde başörtüsünü serbest bırakan Disiplin Tüzüğü’nü iptal ederek, başörtülü genç kızların eğitim haklarının önüne yeni bir engel koydu. Karar, laiklik ilkesinin inanç özgürlüğü karşısında bir kalkan gibi kullanıldığını bir kez daha gözler önüne serdi. 28 Şubat zihniyetinin yansıması Türkiye’de 1997’de yaşanan postmodern faşist darbenin ardından, başörtülü öğrenciler okullardan atılmış, kılık kıyafet baskısı altında binlerce genç eğitim hakkından mahrum bırakılmıştı. Bugün KKTC’de alınan karar, aynı faşist zihniyetin tekrar hortladığını ortaya koyuyor. O dönemde “irtica” gerekçesiyle uygulanan yasaklar nasıl toplumda derin yaralar açtıysa, KKTC’deki bu karar da “28 Şubat karanlığını hatırlatan bir adım” olarak değerlendiriliyor. Rum kesiminde serbest, Türk kesiminde yasak Kararın en dikkat çekici boyutu ise Kıbrıs’ın güneyindeki uygulamalarla çelişmesi. Rum kesiminde öğrenciler başörtüsüyle eğitim alabiliyor, bu konu çoktan kapanmış durumda. Ancak Kuzey’de alınan yasak kararı, “laiklik” adı altında özgürlüklerin kısıtlandığı bir tabloyu ortaya koydu. Bu çelişki, KKTC’nin inanç özgürlüğü konusunda Güney’den dahi geri bir noktaya düşmesine yol açtı. Sendikanın sevinci, halkın öfkesi Başvuruyu yapan Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası (KTOEÖS) üyeleri, karar sonrası mahkeme önünde sloganlar atarak sevinç gösterileri düzenledi. Ancak toplumun geniş kesimleri bu tavrı tepkiyle karşıladı. Tepkilerde, “28 Şubat’ta öğrencileri okullardan kovan zihniyet bugün KKTC’de hortlatılıyor” yorumları öne çıktı. Bir hukuk kararı değil, özgürlüklere darbe Yüksek Mahkeme Başkanı Bertan Özerdağ’ın açıkladığı karar, sadece teknik bir hukuk değerlendirmesi değil; özgür düşünce ve inanç hakkı üzerinde yeni bir baskı olarak görülüyor. Türkiye’de yıllar süren mücadelenin ardından kaldırılan yasakların, KKTC’de yeniden gündeme gelmesi, “aynı karanlığın farklı bir versiyonu” yorumlarını beraberinde getirdi. Toplumun belleğinde aynı travma 28 Şubat sürecinde başörtülü gençlerin eğitimden koparıldığı, kamu görevlerinden uzaklaştırıldığı, sosyal hayatta dışlandığı günler hafızalarda tazeliğini koruyor. KKTC’deki karar ise bu travmanın, sınırların ötesinde yeniden yaşatıldığı algısını güçlendiriyor. Toplumun farklı kesimlerinden yükselen “bu sadece başörtüsü meselesi değil, inanç özgürlüğüne zincir vurma girişimidir” tepkileri de bunu doğrular nitelikte.

Yedi yıllık adaletsizlik: Uygur Hareketi, Dr. Gulshan Abbas’a özgürlük talep ediyor Haber

Yedi yıllık adaletsizlik: Uygur Hareketi, Dr. Gulshan Abbas’a özgürlük talep ediyor

Yedi yıldır devam eden zulüm Dr. Gulshan Abbas’ın kaybolması, kız kardeşi Rushan Abbas’ın Eylül 2018’de Hudson Enstitüsü’nde düzenlenen bir panelde Çin hükümetinin Uygurlara yönelik zulmü hakkında kamuoyu önünde konuşmasından sadece birkaç gün sonra gerçekleşti. Ailesi, Aralık 2020’de yetkililerin Dr. Abbas’ın “terörizm” suçlamasıyla temelsiz bir şekilde gizlice 20 yıl hapis cezasına çarptırıldığını kabul etmesine kadar onun nerede olduğu hakkında hiçbir bilgiye sahip değildi. Şimdi haksız hapis cezasının yedinci yılına giren Dr. Abbas’ın sağlık durumu, yüksek tansiyon gibi ciddi tıbbi rahatsızlıkları nedeniyle endişe yaratıyor. Uygun tıbbi bakıma ve ailesiyle iletişime erişimi engellenen Gulshan’ın hapsi, kardeşlerinin savunuculuğuna misilleme olarak yapılan bir eylem ve uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendiriliyor. Uluslararası tepki: 40’tan fazla ülke sesini yükseltti Bugüne kadar 40’tan fazla ülkedeki politika yapıcılar, dini liderler, öğrenciler ve aktivistler Dr. Gulshan Abbas’ın serbest bırakılmasını talep etti. 2024’te, BM İnsan Hakları Savunucuları Özel Raportörü Mary Lawlor, Pekin’i Dr. Abbas’ın durumu hakkında bilgi vermeye çağırdı ve diğer hapsedilmiş bireylerin muamelesinde şeffaflık talep etti. Aynı yıl, Avrupa Parlamentosu, haksız yere hapsedilen Uygurların derhal serbest bırakılmasını talep eden ve özellikle Dr. Gulshan Abbas’ı adlandıran tarihi bir karar aldı. Rushan Abbas: “Kız kardeşim misillemenin kurbanı” “Kız kardeşim Dr. Gulshan Abbas, sadece benimle ve Uygur hakları için savunuculuğumla bağlantılı olduğu için yedi yılını Çin hapishanesinde geçirdi,” dedi Rushan Abbas, Uygur hareketi İcra Direktörü. “Gulshan emekli bir doktor, bir anne ve hayatını başkalarına bakmaya adamış nazik bir ruh. Çocukları ve torunlarıyla huzurlu bir şekilde yaşamak yerine, haksız yere hapsedildi ve tıbbi bakım hakkı elinden alındı; bu, uluslararası yasaların ve insani ilkelerin açık bir ihlalidir.” Uygur Hareketi’nden çağrı: #FreeGulshanAbbas Uygur hareketi, hükümetleri, insan hakları örgütlerini ve uluslararası toplumu, Dr. Gulshan Abbas’ın ve Pekin’in baskısı altında haksız yere hapsedilen tüm Uygurların derhal serbest bırakılmasını talep etmeye çağırıyor. Onun davası, Çin’in toplu cezalandırma zulmünü ve hesap verebilirlik için acil ihtiyacı temsil ediyor. Destekçileri, onun hikayesini paylaşmaya, #FreeGulshanAbbas etiketiyle adalet çağrısını yükseltmeye ve Uygur halkına yönelik devam eden soykırıma karşı birleşik bir duruş sergilemeye davet ediliyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.