1871 Paris Komünü’nde Barikatlara Çıkan Üç Türk Aydın
1871 Paris Komünü’nde Barikatlara Çıkan Üç Türk Aydın
Tarih yazımı ne yazık ki çoğu zaman egemenlerin ve kazananların kalemiyle şekillenir. Dönemin resmi Osmanlı tarihçiliği bu üç ismi "maceracı" ya da "bozguncu" olarak nitelendirip unutturmaya çalıştı.
Haber Giriş Tarihi: 12.10.2026 09:45
Haber Güncellenme Tarihi: 12.10.2026 10:07
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
1867’de İstanbul’dan ayrılmalarının nedeni hürriyet aşkıydı. Osmanlı coğrafyasında mutlakıyetin ve meşrutiyetsiz idarenin baskısı günden güne ağırlaşırken, genç zihinler memleketin geleceğini meşrutiyette, adalette ve hukukun üstünlüğünde görüyorlardı. Bâb-ı Âli’nin ağır takibatı, jurnal ağları ve sansür mekanizması karşısında nefes alamayan Genç Osmanlılar, çareyi özgür düşüncenin beşiği sayılan Avrupa’ya kaçmakta buldular. Kendi vatanlarında hürriyet şarkıları söylemeleri imkânsız kılınmıştı; onlar da fikirlerini matbuat yoluyla memlekete duyurabilmek adına Paris ve Londra gibi merkezlere doğru uzun, çetin bir yolculuğa çıktılar. Fakat kaderin garip bir cilvesi olarak, Genç Osmanlılar kendi dertleriyle ve Doğu’nun kadim sorunlarıyla boğuşurken, ayak bastıkları Fransa büyük bir kaosun içindeydi.
1870 yılına gelindiğinde, III. Napolyon’un hırsları Fransa’yı Prusya karşısında felakete sürükledi. Sedan Muharebesi’nde Fransız ordusunun ağır mağlubiyeti, imparatorun esir düşmesi ve Prusya birliklerinin Paris kapılarına dayanması, kenti görülmemiş bir kuşatma ve kıtlık felaketiyle yüz yüze getirdi. Savaşın yıkımı ve burjuvazinin teslimiyetçi tutumu karşısında direnmeyi seçen Paris halkı ve işçileri, 18 Mart 1871’de tarihin ilk işçi iktidarı olan Paris Komünü’nü ilan ettiler. Şehir barikatlarla bölünüyor, sokaklarda kızıl bayraklar dalgalanıyor, barut kokusu ile özgürlük çığlıkları birbirine karışıyordu.
İşte bu tarihi altüst oluşun tam ortasında, Doğu’dan gelen ve sürgün hayatı yaşayan üç Türk aydını bulunuyordu: Mehmet Bey, Reşat Bey ve Nuri Bey.
Doğu'nun Sürgünlerinden Paris'in Barikatlarına
Osmanlı ülkesinde meşrutiyet ve özgürlük mücadelesi verirken kendilerini bir anda Avrupa’nın en kanlı, en radikal halk ayaklanmasının ortasında bulan bu üç genç adam, olayları sadece uzaktan seyreden pasif gözlemciler olarak kalmadılar. Aralarında özellikle Mehmet Bey (Mehmet Emin Bey), ateşli ve gözü pek karakteriyle öne çıkıyordu. Paris kuşatması başladığında, Fransız halkının vatan savunmasına kayıtsız kalamayan Mehmet Bey, Fransız Ulusal Muhafız teşkilatına yazıldı. Başında geleneksel Osmanlı fesi, üzerinde ise Fransız askeri üniformasıyla barikatların en ön saflarında yer aldı.
Mehmet Bey, tüfeğini kuşanıp barikatlara tırmanırken ne Osmanlı Sarayı'nın tehditlerini ne de Doğu ile Batı arasındaki coğrafi mesafeleri umursuyordu. Onun için hürriyet, sınır tanımayan evrensel bir kutsaldı. Komün barikatlarında Fransız komünarlarla birlikte nöbet tuttu, Versay birliklerinin acımasız saldırılarına karşı şehri savundu. Kızına gönderdiği o meşhur fotoğrafı, fesi ve Fransız üniformasıyla Doğu’nun hürriyet sevdası ile Batı’nın devrimci ruhunun harmanlandığı tarihi bir anıt gibidir.
Reşat ve Nuri Beyler de en az Mehmet Bey kadar bu büyük altüst oluşun içindeydiler. Reşat Bey, Fransız-Prusya Savaşı’nın başından itibaren Paris’in savunulması için kurulan gönüllü birliklere katılmak üzere resmi makamlara başvurmuş bir vatanseverdi. Komün günlerinde Paris sokaklarını adım adım gezerek halkın direnişini, eşitlikçi çabalarını ve doğrudan demokrasi deneyimini gözlemledi. Daha sonra İstanbul’a döndüğünde, İbret gazetesinde kaleme aldığı yazılarda Versay hükümetinin komünarlara uyguladığı gaddarlığı teşhir edecek ve halkın haklı taleplerini savunacaktı. Nuri Bey ise işçi sınıfının içinde bulunduğu sefalete ve Enternasyonal’in adalet arayışına tanıklık ederek Doğu aydınlanmasının düşünsel temellerine çok boyutlu bir bakış açısı kazandırıyordu.
Evrensel Hürriyet Düşü
İstanbul’da Bâb-ı Âli ise Paris’ten gelen haberlerle sarsılmaktaydı. Sadrazam Âli Paşa ve saray bürokrasisi, Paris Komünü’nün ihtilalci ve mülkiyet karşıtı fikirlerinin Osmanlı topraklarına sıçraması korkusuyla adeta dehşete düştü. Sadrazam, komünizm ve sosyalizm düşüncesinin memlekete girişini engellemek için Emirname-i Sâmi adıyla sıkı önlem tedbirleri yayımladı. Sınır boylarında ve limanlarda evrak denetimleri artırıldı, Avrupa’dan gelen yayınlar sansürlendi. Saray için Paris’teki barikatlar bir kabus, oradaki Türk gençleri ise kontrol edilmesi gereken radikal unsurlardı.
Oysa bu üç Genç Osmanlı aydını, teorik anlamda katı birer Marksist ya da komünist dogma mensubu değillerdi. Onları Paris Komünü’nün barikatlarına çeken temel dinamik, ezilen halkların yanında durma dürtüsü ve despotizme karşı duydukları ilksel hürriyet aşkıydı. Sultanın baskısından kaçıp geldikleri Batı’da, bu kez burjuvazinin ve krallık kalıntılarının halka çektirdiği acılara tanık olmuşlardı. Zayıf bünyelerine, ceplerindeki parasızlığa ve gurbetin getirdiği kimsesizliğe rağmen, insanlığın ortak kurtuluş kavgasına omuz vermekten çekinmediler.
Komün, Mayıs 1871’deki "Kanlı Hafta" ile Versay ordusunun korkunç katliamları sonucunda bastırıldı. Tensikatlar, infazlar ve sürgünler Paris sokaklarını kana buladı. Mehmet, Reşat ve Nuri Beyler bu mezbahadan sağ kurtulmayı başardılar ancak gördükleri dehşet ve insanlık dramı zihinlerinde derin izler bıraktı. Onlar, tarihin en büyük özgürlük parlamalarından birine bizzat kan ve barut kokusu içinde tanıklık etmişlerdi.
Kendi Topraklarının Devrimcileri
Tarih yazımı ne yazık ki çoğu zaman egemenlerin ve kazananların kalemiyle şekillenir. Dönemin resmi Osmanlı tarihçiliği bu üç ismi "maceracı" ya da "bozguncu" olarak nitelendirip unutturmaya çalıştı. Oysa Mehmet Bey ve arkadaşları, Doğu’nun uykudan uyanışının, monarşiye ve zorbalığa karşı çekilen ilk hürriyet bayraklarının temsilcileriydi. Kendi vatanlarında sürgün, gittikleri diyarlarda yabancıydılar; fakat insanlığın büyük hürriyet kavgasına adlarını altın harflerle kazıdılar.
Dünyanın dört bir yanında devrim sembolleri aranırken, Latin Amerika’nın dağlarında ya da Avrupa’nın meydanlarında simgeleşen figürler anılırken, kendi tarihimizin bu yürekli evlatları gölgede bırakıldı. Kendi topraklarında hak ettikleri değeri göremeseler, resmi tarihin tozlu raflarında unutulmaya terk edilseler de onlar, Doğu’dan Batı’ya uzanan eğilmeyen bir iradenin köşe taşlarıydılar.
Kendi coğrafyasında anlaşılamamış, adları unutulmuş ama hürriyet ve adalet uğruna canını ortaya koymaktan çekinmemiş tüm o adsız kahramanlara ve Mehmet Bey’in şahsında barikatlarda dövüşen Doğu’nun yiğit evlatlarına selam olsun.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
1871 Paris Komünü’nde Barikatlara Çıkan Üç Türk Aydın
Tarih yazımı ne yazık ki çoğu zaman egemenlerin ve kazananların kalemiyle şekillenir. Dönemin resmi Osmanlı tarihçiliği bu üç ismi "maceracı" ya da "bozguncu" olarak nitelendirip unutturmaya çalıştı.
1867’de İstanbul’dan ayrılmalarının nedeni hürriyet aşkıydı. Osmanlı coğrafyasında mutlakıyetin ve meşrutiyetsiz idarenin baskısı günden güne ağırlaşırken, genç zihinler memleketin geleceğini meşrutiyette, adalette ve hukukun üstünlüğünde görüyorlardı. Bâb-ı Âli’nin ağır takibatı, jurnal ağları ve sansür mekanizması karşısında nefes alamayan Genç Osmanlılar, çareyi özgür düşüncenin beşiği sayılan Avrupa’ya kaçmakta buldular. Kendi vatanlarında hürriyet şarkıları söylemeleri imkânsız kılınmıştı; onlar da fikirlerini matbuat yoluyla memlekete duyurabilmek adına Paris ve Londra gibi merkezlere doğru uzun, çetin bir yolculuğa çıktılar. Fakat kaderin garip bir cilvesi olarak, Genç Osmanlılar kendi dertleriyle ve Doğu’nun kadim sorunlarıyla boğuşurken, ayak bastıkları Fransa büyük bir kaosun içindeydi.
1870 yılına gelindiğinde, III. Napolyon’un hırsları Fransa’yı Prusya karşısında felakete sürükledi. Sedan Muharebesi’nde Fransız ordusunun ağır mağlubiyeti, imparatorun esir düşmesi ve Prusya birliklerinin Paris kapılarına dayanması, kenti görülmemiş bir kuşatma ve kıtlık felaketiyle yüz yüze getirdi. Savaşın yıkımı ve burjuvazinin teslimiyetçi tutumu karşısında direnmeyi seçen Paris halkı ve işçileri, 18 Mart 1871’de tarihin ilk işçi iktidarı olan Paris Komünü’nü ilan ettiler. Şehir barikatlarla bölünüyor, sokaklarda kızıl bayraklar dalgalanıyor, barut kokusu ile özgürlük çığlıkları birbirine karışıyordu.
İşte bu tarihi altüst oluşun tam ortasında, Doğu’dan gelen ve sürgün hayatı yaşayan üç Türk aydını bulunuyordu: Mehmet Bey, Reşat Bey ve Nuri Bey.
Doğu'nun Sürgünlerinden Paris'in Barikatlarına
Osmanlı ülkesinde meşrutiyet ve özgürlük mücadelesi verirken kendilerini bir anda Avrupa’nın en kanlı, en radikal halk ayaklanmasının ortasında bulan bu üç genç adam, olayları sadece uzaktan seyreden pasif gözlemciler olarak kalmadılar. Aralarında özellikle Mehmet Bey (Mehmet Emin Bey), ateşli ve gözü pek karakteriyle öne çıkıyordu. Paris kuşatması başladığında, Fransız halkının vatan savunmasına kayıtsız kalamayan Mehmet Bey, Fransız Ulusal Muhafız teşkilatına yazıldı. Başında geleneksel Osmanlı fesi, üzerinde ise Fransız askeri üniformasıyla barikatların en ön saflarında yer aldı.
Mehmet Bey, tüfeğini kuşanıp barikatlara tırmanırken ne Osmanlı Sarayı'nın tehditlerini ne de Doğu ile Batı arasındaki coğrafi mesafeleri umursuyordu. Onun için hürriyet, sınır tanımayan evrensel bir kutsaldı. Komün barikatlarında Fransız komünarlarla birlikte nöbet tuttu, Versay birliklerinin acımasız saldırılarına karşı şehri savundu. Kızına gönderdiği o meşhur fotoğrafı, fesi ve Fransız üniformasıyla Doğu’nun hürriyet sevdası ile Batı’nın devrimci ruhunun harmanlandığı tarihi bir anıt gibidir.
Reşat ve Nuri Beyler de en az Mehmet Bey kadar bu büyük altüst oluşun içindeydiler. Reşat Bey, Fransız-Prusya Savaşı’nın başından itibaren Paris’in savunulması için kurulan gönüllü birliklere katılmak üzere resmi makamlara başvurmuş bir vatanseverdi. Komün günlerinde Paris sokaklarını adım adım gezerek halkın direnişini, eşitlikçi çabalarını ve doğrudan demokrasi deneyimini gözlemledi. Daha sonra İstanbul’a döndüğünde, İbret gazetesinde kaleme aldığı yazılarda Versay hükümetinin komünarlara uyguladığı gaddarlığı teşhir edecek ve halkın haklı taleplerini savunacaktı. Nuri Bey ise işçi sınıfının içinde bulunduğu sefalete ve Enternasyonal’in adalet arayışına tanıklık ederek Doğu aydınlanmasının düşünsel temellerine çok boyutlu bir bakış açısı kazandırıyordu.
Evrensel Hürriyet Düşü
İstanbul’da Bâb-ı Âli ise Paris’ten gelen haberlerle sarsılmaktaydı. Sadrazam Âli Paşa ve saray bürokrasisi, Paris Komünü’nün ihtilalci ve mülkiyet karşıtı fikirlerinin Osmanlı topraklarına sıçraması korkusuyla adeta dehşete düştü. Sadrazam, komünizm ve sosyalizm düşüncesinin memlekete girişini engellemek için Emirname-i Sâmi adıyla sıkı önlem tedbirleri yayımladı. Sınır boylarında ve limanlarda evrak denetimleri artırıldı, Avrupa’dan gelen yayınlar sansürlendi. Saray için Paris’teki barikatlar bir kabus, oradaki Türk gençleri ise kontrol edilmesi gereken radikal unsurlardı.
Oysa bu üç Genç Osmanlı aydını, teorik anlamda katı birer Marksist ya da komünist dogma mensubu değillerdi. Onları Paris Komünü’nün barikatlarına çeken temel dinamik, ezilen halkların yanında durma dürtüsü ve despotizme karşı duydukları ilksel hürriyet aşkıydı. Sultanın baskısından kaçıp geldikleri Batı’da, bu kez burjuvazinin ve krallık kalıntılarının halka çektirdiği acılara tanık olmuşlardı. Zayıf bünyelerine, ceplerindeki parasızlığa ve gurbetin getirdiği kimsesizliğe rağmen, insanlığın ortak kurtuluş kavgasına omuz vermekten çekinmediler.
Komün, Mayıs 1871’deki "Kanlı Hafta" ile Versay ordusunun korkunç katliamları sonucunda bastırıldı. Tensikatlar, infazlar ve sürgünler Paris sokaklarını kana buladı. Mehmet, Reşat ve Nuri Beyler bu mezbahadan sağ kurtulmayı başardılar ancak gördükleri dehşet ve insanlık dramı zihinlerinde derin izler bıraktı. Onlar, tarihin en büyük özgürlük parlamalarından birine bizzat kan ve barut kokusu içinde tanıklık etmişlerdi.
Kendi Topraklarının Devrimcileri
Tarih yazımı ne yazık ki çoğu zaman egemenlerin ve kazananların kalemiyle şekillenir. Dönemin resmi Osmanlı tarihçiliği bu üç ismi "maceracı" ya da "bozguncu" olarak nitelendirip unutturmaya çalıştı. Oysa Mehmet Bey ve arkadaşları, Doğu’nun uykudan uyanışının, monarşiye ve zorbalığa karşı çekilen ilk hürriyet bayraklarının temsilcileriydi. Kendi vatanlarında sürgün, gittikleri diyarlarda yabancıydılar; fakat insanlığın büyük hürriyet kavgasına adlarını altın harflerle kazıdılar.
Dünyanın dört bir yanında devrim sembolleri aranırken, Latin Amerika’nın dağlarında ya da Avrupa’nın meydanlarında simgeleşen figürler anılırken, kendi tarihimizin bu yürekli evlatları gölgede bırakıldı. Kendi topraklarında hak ettikleri değeri göremeseler, resmi tarihin tozlu raflarında unutulmaya terk edilseler de onlar, Doğu’dan Batı’ya uzanan eğilmeyen bir iradenin köşe taşlarıydılar.
Kendi coğrafyasında anlaşılamamış, adları unutulmuş ama hürriyet ve adalet uğruna canını ortaya koymaktan çekinmemiş tüm o adsız kahramanlara ve Mehmet Bey’in şahsında barikatlarda dövüşen Doğu’nun yiğit evlatlarına selam olsun.
Bizim de devrimcilerimiz var Che Guevara,
Kendi topraklarında tanınmasalar da...
En Çok Okunan Haberler