Middle East Eye (MEE) platformunda Daniel Hilton ve Adam Chamseddine tarafından kaleme alınan "Hizbullah'ın Küllerinden Doğuşu" başlıklı araştırmadan derlenmiştir. Çalışma, Hizbullah kaynakları, Lübnanlı yetkililer ve bölge diplomatlarıyla yapılan özel görüşmelere dayanarak Hizbullah'ın 2024'teki askeri zaafiyetlerinin ardından geçirdiği dönüşümü incelemektedir.
Haber Giriş Tarihi: 07.08.2026 01:09
Haber Güncellenme Tarihi: 07.08.2026 10:17
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
2024 yılının Eylül ayı sonlarında Hizbullah, kurulduğu günden bu yana tarihinin en ağır krizlerinden ve askeri hezimetlerinden birini yaşıyordu. İsrail ordusuna ait savaş uçaklarının Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine yağdırdığı 80 kadar sığınak delici bomba, Hizbullah’ın ana karargahını yerle bir etmişti. Bu ağır bombardıman sonucunda, otuz yılı aşkın süredir örgütün liderliğini yürüten ve bölgesel bir sembol haline gelen Hasan Nasrallah hayatını kaybetti. Yerin yaklaşık 20 metre altında bile güvende olmadığını anlayan Hizbullah üst yönetimi, o anlarda tam anlamıyla felç edici bir kaosun ve belirsizliğin ortasındaydı. Sadece Nasrallah değil, hareketin Askeri Kanat Sorumlusu Fuat Şükür, Radvan Gücü Komutanı İbrahim Akil ve Nasrallah’ın muhtemel halefi olarak görülen Haşim Safiyüddin de dahil olmak üzere üst düzey askeri ve siyasi kadronun neredeyse tamamı İsrail’in nokta operasyonlarıyla kısa süre içinde tasfiye edilmişti. Üstelik bu suikast zincirinden hemen önce, örgütün iletişim ağını hedef alan ve dünya istihbarat tarihine geçen telsiz ve çağrı cihazı patlamaları gerçekleşmiş, binlerce örgüt üyesi yaralanmış ya da öldürülmüştü.
Bu eşi benzeri görülmemiş istihbarat ve güvenlik zafiyeti, Hizbullah’ın tüm dijital ve elektronik altyapısının İsrail tarafından tamamen sızıldığı ve izlendiği algısını doğurdu. Hizbullah komutanları, kullandıkları cep telefonlarının, telsizlerin ve hatta sabit hatların yerlerini anlık olarak İsrail istihbaratına bildirdiğini fark ettiklerinde, ellerindeki tüm yüksek teknolojili cihazları tereddütsüz terk etmek zorunda kaldılar. Güvenli iletişim kurmanın tek yolu, en ilkel ve doğrudan metotlara geri dönmekti. Hayatta kalan komutanlar, dijital iz bırakmamak adına telefonlarını fırlatıp atarak motosikletlere ve scooter’lara bindiler. Dahiye’nin yıkıntılarla dolu dar sokaklarında, Haret Hreyk ve Çiyah gibi mahallelerde hızla hareket ederek önceden belirlenmiş ama normal şartlarda hiç kullanılmayacağı düşünülen acil durum buluşma noktalarına doğru ilerlediler. Mahalle fırınları, banka şubeleri ve telefon tamircileri gibi son derece sıradan mekanlarda, sadece yüz yüze bakarak ve göz teması kurarak bir araya geldiler. Middle East Eye tarafından üst düzey Hizbullah kaynakları, Lübnanlı siyasetçiler, resmi yetkililer ve bölge diplomatlarıyla yapılan derinlemesine görüşmelere dayanan bu süreç, örgütün yok oluşun eşiğinden dönerek askeri kanadını nasıl yeniden ayağa kaldırdığının ve stratejik değişiminin arkasındaki gizli hikayeyi gözler önüne seriyor.
Savaşa Giden Yol ve Örgüt İçindeki Derin Çatlaklar
Hizbullah kaynaklarının ve hareket içi dinamikleri yakından takip eden isimlerin aktardığı bilgilere göre, örgüt içerisinde 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’e karşı açılan "destek cephesi" kararı bugün dahi kapalı kapılar ardında tartışılan ve tarihi bir stratejik hata olarak değerlendirilen bir adım olarak görülüyor. Gazze’deki Hamas saldırısının ardından İsrail’e karşı kuzeyden sınır ötesi bir cephe açma fikri, Hizbullah’ın en üst karar organı olan Şura Konseyi içerisinde sanıldığı gibi oy birliğiyle alınmış bir karar değildi. Aksine, bu karar büyük oranda Hasan Nasrallah’ın kişisel inisiyatifi ve duygusal ısrarı neticesinde hayata geçirildi. Şura Konseyi’nin bazı kıdemli üyeleri ve özellikle Radvan Gücü’nün komutanı İbrahim Akil gibi tecrübeli askeri stratejistler, İsrail ile sınırlı ve düşük yoğunluklu bir yıpratma savaşına girmenin getireceği devasa risklere dikkat çekmişlerdi. Akil ve arkadaşlarına göre, Hizbullah ya tüm imkanlarıyla topyekün ve ezici bir savaşa girmeli ya da İsrail’i provoke edecek ama onu stratejik olarak durduramayacak sınırlı roket saldırılarından tamamen uzak durmalıydı.
Bölgedeki "Direniş Ekseni" olarak adlandırılan İran yanlısı grupların uzun yıllardır inşa ettiği "cephelerin birliği" stratejisi, aslında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Hasan Nasrallah’ın karizmatik liderlikleri ile kişisel bağları üzerine kuruluydu. Süleymani’nin 2020 yılında Bağdat’ta ABD tarafından düzenlenen bir dron saldırısıyla öldürülmesi, bu birleşik stratejinin en büyük motor gücünü ve bağlayıcı harcını kaybetmesine yol açtı. Süleymani, Tahran’ın geleneksel "stratejik sabır" politikasını gerektiğinde riske atabilen ve eksen üyelerini ortak bir hedefe yönlendirebilen yegane figürdü. Onun yokluğunda koordinasyon zayıfladı ve Hamas, 7 Ekim operasyonunu diğer müttefikleriyle önceden detaylı bir zamanlama paylaşımı yapmadan tek başına başlattı. 7 Ekim saldırısı sonrasında Beyrut’a giden İranlı yetkililer, Hizbullah’a son derece net bir mesaj verdi: İran, ABD’nin doğrudan savaşa dahil olmasından çekindiği için yalnızca manevi, diplomatik ve siyasi destek sağlayacak, büyük bir bölgesel savaşı tetikleyecek doğrudan adımlardan kaçınacaktı. Dönemin İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan da Nasrallah ile yaptığı görüşmede bu çerçevenin altını çizmişti. Buna rağmen Nasrallah, Gazze üzerindeki askeri baskıyı hafifletmek amacıyla 8 Ekim’de sınır ötesi roket saldırılarını başlattı. Bu karar, Hizbullah’ı adım adım İsrail’in yıkıcı istihbarat ve hava gücüyle karşı karşıya getiren felaketler zincirinin fitilini ateşledi.
İstihbarat Zafiyeti, Telsiz Komplosu ve Erken Patlama
Bir yıl boyunca süren karşılıklı sınır çatışmalarında İsrail ve Hizbullah, belirli kapalı angajman kurallarına göre hareket ediyor gibi görünüyordu. Ancak İsrail, zaman içinde bu kuralları kademeli olarak esnetti ve Hizbullah’ın kırmızı çizgilerini test etmeye başladı. Örgütün üst düzey askeri komutanlarından Fuat Şükür’ün Beyrut’ta öldürülmesine yanıt olarak bin roketlik dev bir misilleme operasyonu planlayan Hizbullah, İsrail’in önleyici hava saldırısıyla sarsıldı. İsrail istihbaratının, Hizbullah’ın misilleme toplantılarını ve planlarını anlık olarak dinlediği ortaya çıktı. Güvenlik açığının ulaştığı boyutlar ise 17 ve 18 Eylül 2024 tarihlerinde gerçekleşen çağrı cihazı ve telsiz patlamalarıyla dehşet verici bir şekilde gün yüzüne çıktı. Mossad, kurduğu paravan şirketler aracılığıyla Hizbullah’ın tedarik zincirine sızmış ve binlerce iletişim cihazının içine yüksek güçlü patlayıcılar yerleştirmişti.
Dünya basını geniş çapta 17 Eylül’deki çağrı cihazı patlamalarına odaklanmış olsa da, Hizbullah kaynaklarına göre İsrail’in asıl büyük darbe vurmayı hedeflediği araçlar 18 Eylül’de patlatılan el telsizleriydi. Çağrı cihazları çoğunlukla savaşçı olmayan sivil, idari ve sağlık personeline dağıtılmışken, çok daha fazla patlayıcı barındıran ve sahada aktif görev yapan 15 bin adet el telsizi örgütün depolarında kapalı vaziyette tutuluyordu. Mossad’ın bu devasa operasyonu 19 Eylül’de Hizbullah’ın imzalayacağı ve karadan işgal hamlesini de içeren büyük bir tırmanma kararı öncesinde erken başlatmak zorunda kaldığı anlaşıldı. Çünkü Hizbullah’ın güvenlik denetim ekibi, teslim alınan çağrı cihazlarından şüphelenerek bazı numuneleri daha detaylı test edilmek üzere İran’a göndermişti. İstihbaratın açığa çıkacağını anlayan İsrail, telsizlerin depolardan çıkarılıp binlerce savaşçıya dağıtılmasını beklemeden düğmeye bastı. Bu durum, potansiyel olarak on binlerce savaşçının sahadayken ölebileceği devasa bir katliamı engellemiş olsa da, örgütün iletişim ağını tamamen felç etti ve yönetilemez bir kaos yarattı.
Motosikletli Komutanlar ve Yeraltından Yükselen Yeniden Doğuş
Liderlik kadrosunun neredeyse tamamen yok edilmesi ve iletişim altyapısının çökmesiyle Hizbullah’ın askeri bir güç olarak feshedileceği ve haritadan silineceği düşünülüyordu. Ancak Hizbullah, beklenmedik bir kriz yönetimi refleksi göstererek askeri yapısını çok kısa sürede yeniden inşa etmeyi başardı. Çağrı cihazı felaketinin ardından tüm dijital iletişim araçlarını reddeden yerel komutanlar, Dahiye’deki fırınlar, banka şubeleri ve küçük dükkanlar gibi sivil alanlarda yüz yüze toplantılar düzenleyerek komuta zincirini baştan kurguladı. İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyine başlattığı karadaki kara harekatında, merkezle bağlantısı kesilmiş olan küçük ve izole Hizbullah hücreleri, savunma hattını tutmayı başardı. Güneydeki savaşçılar, Beyrut’taki ana lider kadronun katledildiğinden habersiz bir şekilde, önceden hazırlanmış savunma tünelleri ve yerel cephanelikleri kullanarak İsrail birliklerine ağır kayıplar verdirdi ve İsrail’in hızlı bir karayolu zaferi elde etmesini engelledi.
Bu kritik eşikte, Hizbullah’ın askeri kanadındaki boşlukları doldurmak adına İran Devrim Muhafızları Ordusu (Kudüs Gücü) doğrudan devreye girdi. Hizbullah’ın askeri komuta yapısı, her bir Lübnanlı komutanın karşılığında bir İranlı danışmanın yer aldığı ikili bir sistemle tasarlanmıştı. Katledilen komutanların ve yardımcılarının yerine, Kudüs Gücü’nün üst düzey isimleri ve Süleymani’nin halefi İsmail Kaani gibi figürler sahaya inerek askeri koordinasyonu sağladı. Örgüt, elindeki atıl roket teknolojisini ve drone kapasitesini hızla modernize ederek, İsrail’in Demir Kubbe ve Hava Savunma sistemlerini yanıltacak yeni taktikler geliştirdi. Bilgisayar oyunlarına ve teknolojiye meraklı genç üyelerin sürece dahil edilmesiyle, insansız hava araçlarının yönlendirilmesi ve füze sistemlerinin hedeflenmesinde yeni yazılımsal çözümler üretildi. Bu hızlı adapte olma yeteneği, Hizbullah’ın ağır bir yıkımın ardından askeri olarak yeniden ayağa kalkmasını sağladı. Savaşın ardından ortaya çıkan tablo, Hizbullah’ın askeri olarak ağır darbeler alsa da varlığını sürdürebildiğini, ancak Lübnan içindeki Şii toplumunun huzursuzluğu ve ekonomik kriz gibi yeni ve çetin sınavlarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Hizbullah’ın Küllerinden Doğuşu
Middle East Eye (MEE) platformunda Daniel Hilton ve Adam Chamseddine tarafından kaleme alınan "Hizbullah'ın Küllerinden Doğuşu" başlıklı araştırmadan derlenmiştir. Çalışma, Hizbullah kaynakları, Lübnanlı yetkililer ve bölge diplomatlarıyla yapılan özel görüşmelere dayanarak Hizbullah'ın 2024'teki askeri zaafiyetlerinin ardından geçirdiği dönüşümü incelemektedir.
2024 yılının Eylül ayı sonlarında Hizbullah, kurulduğu günden bu yana tarihinin en ağır krizlerinden ve askeri hezimetlerinden birini yaşıyordu. İsrail ordusuna ait savaş uçaklarının Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine yağdırdığı 80 kadar sığınak delici bomba, Hizbullah’ın ana karargahını yerle bir etmişti. Bu ağır bombardıman sonucunda, otuz yılı aşkın süredir örgütün liderliğini yürüten ve bölgesel bir sembol haline gelen Hasan Nasrallah hayatını kaybetti. Yerin yaklaşık 20 metre altında bile güvende olmadığını anlayan Hizbullah üst yönetimi, o anlarda tam anlamıyla felç edici bir kaosun ve belirsizliğin ortasındaydı. Sadece Nasrallah değil, hareketin Askeri Kanat Sorumlusu Fuat Şükür, Radvan Gücü Komutanı İbrahim Akil ve Nasrallah’ın muhtemel halefi olarak görülen Haşim Safiyüddin de dahil olmak üzere üst düzey askeri ve siyasi kadronun neredeyse tamamı İsrail’in nokta operasyonlarıyla kısa süre içinde tasfiye edilmişti. Üstelik bu suikast zincirinden hemen önce, örgütün iletişim ağını hedef alan ve dünya istihbarat tarihine geçen telsiz ve çağrı cihazı patlamaları gerçekleşmiş, binlerce örgüt üyesi yaralanmış ya da öldürülmüştü.
Bu eşi benzeri görülmemiş istihbarat ve güvenlik zafiyeti, Hizbullah’ın tüm dijital ve elektronik altyapısının İsrail tarafından tamamen sızıldığı ve izlendiği algısını doğurdu. Hizbullah komutanları, kullandıkları cep telefonlarının, telsizlerin ve hatta sabit hatların yerlerini anlık olarak İsrail istihbaratına bildirdiğini fark ettiklerinde, ellerindeki tüm yüksek teknolojili cihazları tereddütsüz terk etmek zorunda kaldılar. Güvenli iletişim kurmanın tek yolu, en ilkel ve doğrudan metotlara geri dönmekti. Hayatta kalan komutanlar, dijital iz bırakmamak adına telefonlarını fırlatıp atarak motosikletlere ve scooter’lara bindiler. Dahiye’nin yıkıntılarla dolu dar sokaklarında, Haret Hreyk ve Çiyah gibi mahallelerde hızla hareket ederek önceden belirlenmiş ama normal şartlarda hiç kullanılmayacağı düşünülen acil durum buluşma noktalarına doğru ilerlediler. Mahalle fırınları, banka şubeleri ve telefon tamircileri gibi son derece sıradan mekanlarda, sadece yüz yüze bakarak ve göz teması kurarak bir araya geldiler. Middle East Eye tarafından üst düzey Hizbullah kaynakları, Lübnanlı siyasetçiler, resmi yetkililer ve bölge diplomatlarıyla yapılan derinlemesine görüşmelere dayanan bu süreç, örgütün yok oluşun eşiğinden dönerek askeri kanadını nasıl yeniden ayağa kaldırdığının ve stratejik değişiminin arkasındaki gizli hikayeyi gözler önüne seriyor.
Savaşa Giden Yol ve Örgüt İçindeki Derin Çatlaklar
Hizbullah kaynaklarının ve hareket içi dinamikleri yakından takip eden isimlerin aktardığı bilgilere göre, örgüt içerisinde 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’e karşı açılan "destek cephesi" kararı bugün dahi kapalı kapılar ardında tartışılan ve tarihi bir stratejik hata olarak değerlendirilen bir adım olarak görülüyor. Gazze’deki Hamas saldırısının ardından İsrail’e karşı kuzeyden sınır ötesi bir cephe açma fikri, Hizbullah’ın en üst karar organı olan Şura Konseyi içerisinde sanıldığı gibi oy birliğiyle alınmış bir karar değildi. Aksine, bu karar büyük oranda Hasan Nasrallah’ın kişisel inisiyatifi ve duygusal ısrarı neticesinde hayata geçirildi. Şura Konseyi’nin bazı kıdemli üyeleri ve özellikle Radvan Gücü’nün komutanı İbrahim Akil gibi tecrübeli askeri stratejistler, İsrail ile sınırlı ve düşük yoğunluklu bir yıpratma savaşına girmenin getireceği devasa risklere dikkat çekmişlerdi. Akil ve arkadaşlarına göre, Hizbullah ya tüm imkanlarıyla topyekün ve ezici bir savaşa girmeli ya da İsrail’i provoke edecek ama onu stratejik olarak durduramayacak sınırlı roket saldırılarından tamamen uzak durmalıydı.
Bölgedeki "Direniş Ekseni" olarak adlandırılan İran yanlısı grupların uzun yıllardır inşa ettiği "cephelerin birliği" stratejisi, aslında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Hasan Nasrallah’ın karizmatik liderlikleri ile kişisel bağları üzerine kuruluydu. Süleymani’nin 2020 yılında Bağdat’ta ABD tarafından düzenlenen bir dron saldırısıyla öldürülmesi, bu birleşik stratejinin en büyük motor gücünü ve bağlayıcı harcını kaybetmesine yol açtı. Süleymani, Tahran’ın geleneksel "stratejik sabır" politikasını gerektiğinde riske atabilen ve eksen üyelerini ortak bir hedefe yönlendirebilen yegane figürdü. Onun yokluğunda koordinasyon zayıfladı ve Hamas, 7 Ekim operasyonunu diğer müttefikleriyle önceden detaylı bir zamanlama paylaşımı yapmadan tek başına başlattı. 7 Ekim saldırısı sonrasında Beyrut’a giden İranlı yetkililer, Hizbullah’a son derece net bir mesaj verdi: İran, ABD’nin doğrudan savaşa dahil olmasından çekindiği için yalnızca manevi, diplomatik ve siyasi destek sağlayacak, büyük bir bölgesel savaşı tetikleyecek doğrudan adımlardan kaçınacaktı. Dönemin İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan da Nasrallah ile yaptığı görüşmede bu çerçevenin altını çizmişti. Buna rağmen Nasrallah, Gazze üzerindeki askeri baskıyı hafifletmek amacıyla 8 Ekim’de sınır ötesi roket saldırılarını başlattı. Bu karar, Hizbullah’ı adım adım İsrail’in yıkıcı istihbarat ve hava gücüyle karşı karşıya getiren felaketler zincirinin fitilini ateşledi.
İstihbarat Zafiyeti, Telsiz Komplosu ve Erken Patlama
Bir yıl boyunca süren karşılıklı sınır çatışmalarında İsrail ve Hizbullah, belirli kapalı angajman kurallarına göre hareket ediyor gibi görünüyordu. Ancak İsrail, zaman içinde bu kuralları kademeli olarak esnetti ve Hizbullah’ın kırmızı çizgilerini test etmeye başladı. Örgütün üst düzey askeri komutanlarından Fuat Şükür’ün Beyrut’ta öldürülmesine yanıt olarak bin roketlik dev bir misilleme operasyonu planlayan Hizbullah, İsrail’in önleyici hava saldırısıyla sarsıldı. İsrail istihbaratının, Hizbullah’ın misilleme toplantılarını ve planlarını anlık olarak dinlediği ortaya çıktı. Güvenlik açığının ulaştığı boyutlar ise 17 ve 18 Eylül 2024 tarihlerinde gerçekleşen çağrı cihazı ve telsiz patlamalarıyla dehşet verici bir şekilde gün yüzüne çıktı. Mossad, kurduğu paravan şirketler aracılığıyla Hizbullah’ın tedarik zincirine sızmış ve binlerce iletişim cihazının içine yüksek güçlü patlayıcılar yerleştirmişti.
Dünya basını geniş çapta 17 Eylül’deki çağrı cihazı patlamalarına odaklanmış olsa da, Hizbullah kaynaklarına göre İsrail’in asıl büyük darbe vurmayı hedeflediği araçlar 18 Eylül’de patlatılan el telsizleriydi. Çağrı cihazları çoğunlukla savaşçı olmayan sivil, idari ve sağlık personeline dağıtılmışken, çok daha fazla patlayıcı barındıran ve sahada aktif görev yapan 15 bin adet el telsizi örgütün depolarında kapalı vaziyette tutuluyordu. Mossad’ın bu devasa operasyonu 19 Eylül’de Hizbullah’ın imzalayacağı ve karadan işgal hamlesini de içeren büyük bir tırmanma kararı öncesinde erken başlatmak zorunda kaldığı anlaşıldı. Çünkü Hizbullah’ın güvenlik denetim ekibi, teslim alınan çağrı cihazlarından şüphelenerek bazı numuneleri daha detaylı test edilmek üzere İran’a göndermişti. İstihbaratın açığa çıkacağını anlayan İsrail, telsizlerin depolardan çıkarılıp binlerce savaşçıya dağıtılmasını beklemeden düğmeye bastı. Bu durum, potansiyel olarak on binlerce savaşçının sahadayken ölebileceği devasa bir katliamı engellemiş olsa da, örgütün iletişim ağını tamamen felç etti ve yönetilemez bir kaos yarattı.
Motosikletli Komutanlar ve Yeraltından Yükselen Yeniden Doğuş
Liderlik kadrosunun neredeyse tamamen yok edilmesi ve iletişim altyapısının çökmesiyle Hizbullah’ın askeri bir güç olarak feshedileceği ve haritadan silineceği düşünülüyordu. Ancak Hizbullah, beklenmedik bir kriz yönetimi refleksi göstererek askeri yapısını çok kısa sürede yeniden inşa etmeyi başardı. Çağrı cihazı felaketinin ardından tüm dijital iletişim araçlarını reddeden yerel komutanlar, Dahiye’deki fırınlar, banka şubeleri ve küçük dükkanlar gibi sivil alanlarda yüz yüze toplantılar düzenleyerek komuta zincirini baştan kurguladı. İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyine başlattığı karadaki kara harekatında, merkezle bağlantısı kesilmiş olan küçük ve izole Hizbullah hücreleri, savunma hattını tutmayı başardı. Güneydeki savaşçılar, Beyrut’taki ana lider kadronun katledildiğinden habersiz bir şekilde, önceden hazırlanmış savunma tünelleri ve yerel cephanelikleri kullanarak İsrail birliklerine ağır kayıplar verdirdi ve İsrail’in hızlı bir karayolu zaferi elde etmesini engelledi.
Bu kritik eşikte, Hizbullah’ın askeri kanadındaki boşlukları doldurmak adına İran Devrim Muhafızları Ordusu (Kudüs Gücü) doğrudan devreye girdi. Hizbullah’ın askeri komuta yapısı, her bir Lübnanlı komutanın karşılığında bir İranlı danışmanın yer aldığı ikili bir sistemle tasarlanmıştı. Katledilen komutanların ve yardımcılarının yerine, Kudüs Gücü’nün üst düzey isimleri ve Süleymani’nin halefi İsmail Kaani gibi figürler sahaya inerek askeri koordinasyonu sağladı. Örgüt, elindeki atıl roket teknolojisini ve drone kapasitesini hızla modernize ederek, İsrail’in Demir Kubbe ve Hava Savunma sistemlerini yanıltacak yeni taktikler geliştirdi. Bilgisayar oyunlarına ve teknolojiye meraklı genç üyelerin sürece dahil edilmesiyle, insansız hava araçlarının yönlendirilmesi ve füze sistemlerinin hedeflenmesinde yeni yazılımsal çözümler üretildi. Bu hızlı adapte olma yeteneği, Hizbullah’ın ağır bir yıkımın ardından askeri olarak yeniden ayağa kalkmasını sağladı. Savaşın ardından ortaya çıkan tablo, Hizbullah’ın askeri olarak ağır darbeler alsa da varlığını sürdürebildiğini, ancak Lübnan içindeki Şii toplumunun huzursuzluğu ve ekonomik kriz gibi yeni ve çetin sınavlarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
En Çok Okunan Haberler