SON DAKİKA

Latin Amerika’da Sağ Rüzgârı: İsrail ile Yeniden Yakınlaşma

The New Arab için kapsamlı bir analiz kaleme alan araştırmacı yazar Ana Maria Monjardino, Latin Amerika’da sol iktidarların yerini peş peşe seçilen sağcı yönetimlere bırakmasıyla kıtanın gelenekselleşen Filistin dayanışmasını geride bırakıp İsrail ile stratejik bir yakınlaşma dönemine girdiğini vurguluyor.

Haber Giriş Tarihi: 17.08.2026 19:39
Haber Güncellenme Tarihi: 17.08.2026 19:44
Kaynak: Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
Latin Amerika’da Sağ Rüzgârı: İsrail ile Yeniden Yakınlaşma

Latin Amerika kıtasında son dönemde peş peşe gerçekleşen seçimler ve iktidar değişimleri, bölgenin uluslararası diplomasi haritasını köklü biçimde yeniden şekillendiriyor. Sol yönetimlerin egemen olduğu “pembe dalga” döneminde[1] Filistin ile kurulan güçlü diplomatik dayanışma, yerini hızla yükselen sağcı liderlerin İsrail yanlısı ve stratejik çıkar odaklı yeni dış politika hamlelerine bırakıyor. Ekim 2023 sonrası Gazze’de yaşanan savaş sürecinde İsrail’e karşı küresel ölçekte en sert diplomatik yaptırımları ve hukuki adımları atan kıta, sandıktan çıkan muhafazakâr ve aşırı sağcı yönetimlerle birlikte Tel Aviv yönetimi ile olan bağlarını onarma, güvenlik alanında ittifak kurma ve uluslararası davalardan geri çekilme sürecine girdi. Diplomatik ilişkilerin yeniden tesisinden askeri teknoloji transferlerine, kömür ihracatının başlatılmasından İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hak iddialarının tanınmasına kadar uzanan bu çarpıcı dönüşüm, Latin Amerika’nın bölgesel dengelerini ve uluslararası hukuka yaklaşımını derinden sarsıyor.

Sol Dalganın Çözülüşü ve Lahey Grubu’ndan Geri Çekilme

Latin Amerika ülkeleri, İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonları ve işgal altındaki Batı Şeria’daki uygulamalarına karşı uzun süre uluslararası kamuoyunun ön saflarında yer almıştı. Nikaragua, Kolombiya, Meksika, Şili, Bolivya, Küba ve Belize, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına müdahil olarak destek vermişti. Dahası, 31 Ocak 2025 tarihinde Kolombiya, Küba, Bolivya ve Honduras bir araya gelerek, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin felç olduğu bir ortamda uluslararası hukuku ve Filistin halkının haklarını savunmak amacıyla "Lahey Grubu"nu kurmuştu. Bu diplomatik girişim, küresel güneyin uluslararası hukuku harekete geçirme iradesinin simgesi haline gelmişti.

Ancak bölgede esen sağ rüzgâr, bu diplomatik cephede hızlı bir çözülmeyi beraberinde getirdi. Bolivya ve Honduras’ta sağcı liderlerin göreve gelmesinin ardından iki ülke de Lahey Grubu’ndan çekilme kararı aldı. Bolivya Dışişleri Bakanlığı ile İsrailli mevkidaşı Gideon Sa'ar arasında varılan mutabakat sonucunda diplomatik temaslar yeniden canlandırıldı. Honduras cephesinde ise tarım, su yönetimi, eğitim, sağlık ve güvenlik iş birliğini içeren ek protokoller imzalanarak ikili ilişkilerde yeni bir safhaya geçildi. Benzer şekilde, Şili ve Honduras’ın solcu eski liderleri Gabriel Boric ve Xiomara Castro döneminde geri çağrılan büyükelçiler, göreve gelen yeni sağ yönetimler tarafından yeniden İsrail’e gönderildi.

Hukuk uzmanları ve insan hakları savunucuları, yaşanan bu geri adımların uluslararası hukukun yapısal kırılganlığını gözler önüne serdiğini vurguluyor. Hukuki mekanizmaların ve soykırımı önleme yükümlülüklerinin bağlayıcılığına rağmen, bu kuralların sahada uygulanmasının doğrudan devletlerin siyasi iradesine bağımlı olduğu gerçeği, yönetim değişiklikleriyle birlikte bir kez daha tescillenmiş oldu.

Şili ve Kolombiya’da Diplomatik U-Dönüşü: 'El Tigre' Dönemi

Bölgedeki eksen kaymasının en belirgin ve sarsıcı yansımaları Şili ve Kolombiya’da hissediliyor. Şili, Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyası dışında dünyadaki en kalabalık Filistin diasporasına ev sahipliği yapması nedeniyle geleneksel olarak Filistin davasına güçlü bir toplumsal ve siyasi destek veriyordu. Ancak sağcı Devlet Başkanı José Antonio Kast’ın iktidara gelmesiyle birlikte Santiago’nun dış politikasında köklü bir rota değişikliği yaşandı. Kendisini açıkça "Siyonist" olarak tanımlayan Gabriel Zaliasnik’in Tel Aviv Büyükelçisi olarak atanması, Şili’deki yüz binlerce Filistin kökenli vatandaş ve sivil toplum örgütü tarafından tarihi bir kopuş ve ulusal çıkarlara aykırı bir adım olarak nitelendirilerek sert tepkiyle karşılandı. Şili’nin, Dünya Sağlık Örgütü bünyesinde Gazze’ye insani yardım ulaştırılmasına ilişkin oylamada ilk kez çekimser oy kullanması ve Tel Aviv’deki Ben Gurion Havalimanı’nda Filistin kökenli Şili vatandaşlarının güvenlik gerekçesiyle gözaltına alınıp sınır dışı edilmesi, iki ülke arasındaki yeni dönemin sancılı boyutlarını gözler önüne seriyor.

Dönüşümün merkez üssü ise şüphesiz Kolombiya oldu. Solcu eski Devlet Başkanı Gustavo Petro döneminde İsrail ile diplomatik köprüler tamamen atılmış, serbest ticaret anlaşması iptal edilmiş, kömür ihracatı durdurulmuş ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden Filistin için barış gücü çağrısı yapılmıştı. Ancak kendisini "El Tigre" olarak adlandıran yeni sağcı Devlet Başkanı Abelardo de la Espriella, selefinin bıraktığı tüm mirası tersine çevirme sözüyle göreve başladı. De la Espriella, organize suç örgütleri ve uyuşturucu kartelleriyle mücadele amacıyla ABD ve İsrail ile stratejik ortaklığa dayanan "İkinci Plan Kolombiya" stratejisini devreye soktu. İsrail’in savunma sanayisi, yapay zekâ, insansız hava araçları ve istihbarat alanındaki tecrübelerinden yararlanmayı hedefleyen Bogotá yönetimi; kömür sevkiyatını yeniden başlatacağını, Lahey Grubu’ndan ve UAD’deki davadan çekileceğini ilan etti.

Bununla da yetinmeyen Kolombiya hükümeti, İsrail’in 1967’de Suriye’den ele geçirdiği işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki egemenlik iddiasını resmen tanıdı. Bu hamleyle Kolombiya, 2019’daki Trump yönetiminden sonra Golan Tepeleri’ni İsrail toprağı olarak kabul eden dünyadaki ikinci ülke oldu. Ayrıca Bogotá’nın Ramallah’ta konsolosluk açma planlarını iptal etmesi ve büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma niyetini beyan etmesi, İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar tarafından "Kolombiya-İsrail ilişkilerinde altın çağın başlangıcı" olarak nitelendirildi. Bölgenin diğer kritik aktörü Venezuela’da dahi, Nicolás Maduro’nun görevden ayrılması sonrası Caracas yönetiminin İsrail ile 2009 yılından bu yana askıda olan konsolosluk ilişkilerini yeniden tesis etme kararı alması, kıtadaki sağa kayışın jeopolitik boyutunu gözler önüne serdi.

Hükümetler Ötesi Mücadele: Yargı ve Sivil Toplumun Rolü

Latin Amerika genelinde hükümetler düzeyinde yaşanan bu hızlı geri dönüşe rağmen, Filistin davasına verilen destek tamamen ortadan kalkmış değil; aksine mücadele devlet kademelerinden bağımsız yargı organlarına ve sivil toplum alanına kayıyor. Siyasi liderlerin ideolojik ve pragmatik gerekçelerle dış politika yönünü değiştirebildiği bir ortamda, ulusal yargı mercileri ve anayasal mekanizmalar uluslararası hukukun korunmasında kritik bir denge unsuru olarak öne çıkıyor.

Örneğin, Arjantin’de Devlet Başkanı Javier Milei’nin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ülkeye davet etme girişimi, yerel mahkemelerin uluslararası yükümlülükler çerçevesinde tutuklama kararı çıkarma hazırlığı yapması üzerine iptal edilmek zorunda kalmıştı. Benzer şekilde Kolombiya hukuk sisteminde yer alan "anayasal blok" kavramı, imzalanmış uluslararası insan hakları sözleşmelerinin doğrudan anayasa maddesi hükmünde sayılmasını sağlıyor. Bu durum, yürütme organının attığı tek taraflı adımların yargı denetimine takılmasına ve hükümetlerin uluslararası hukuk kurallarına zorlanmasına yasal zemin hazırlıyor.

Öte yandan, kurucu ülkelerinden bazılarının çekilmesine rağmen Lahey Grubu gibi platformlar da genişlemeye devam ediyor. Son toplantısına 40 ülkenin katılması, küresel güneyin adalet arayışının tekil liderlerin kararlarından ibaret olmadığını kanıtlıyor. Aktivistler, insan hakları savunucuları ve taban hareketleri; hükümetlerin ticari ve güvenlik kaygılarıyla insan hakları ihlallerini görmezden gelmesini engellemek için kamuoyu baskısını canlı tutmayı sürdürüyor. Latin Amerika’da devlet başkanlarının İsrail ile stratejik ortaklıklar kurma çabası hız kazanırken, halkların vicdanı, yerel mahkemelerin bağımsızlığı ve uluslararası hukuk talebi, bölgenin gelecekteki dış politika rotasında belirleyici bir mücadele alanı olmaya devam edecek.

[1] Pembe Dalga, 1990'ların sonundan itibaren Latin Amerika ülkelerinde sol, merkez sol ve ilerici hükümetlerin demokratik seçimler yoluyla peş peşe iktidara gelmesini tanımlayan siyasi bir kavramdır.

Kavramdaki "pembe" nitelemesi; bu hareketlerin 20. yüzyılın radikal, devrimci ve katı Marksist/Leninist "kızıl" komünizminden farklı olarak daha ılımlı, çoğulcu ve demokratik mekanizmalar içinde kalan bir sosyalizm/sosyal demokrasi anlayışını benimsemesinden gelir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.