Tam Pakistan'la Afganistan arasında süren savaş konusunda yazmaya başlamışken, ABD-İsrail kuvvetleri İran'a saldırdı. Şimdi, Türkiye sınırından Hint-Çin alt-kıtasına kadar geniş bir coğrafya kan ve ateş içinde...
Tabii bu eşzamanlı savaşları birlikte değerlendirmek vacip oldu. Yazının kaçınılmaz uzunluğu için okura özür borçluyum.
Afganistan Savaşı: Nedenler ve Olası Sonuçları
Pakistan ile Afganistan’daki Taliban yönetimi arasında bir süredir devam eden gerilim son dönemde sıcak çatışmaya dönüştü.
Pakistan yönetimi, Taliban’ın kontrolündeki Afganistan’ın kendi topraklarında faaliyet gösteren ve özellikle "Tehreek-e-Taliban Pakistan (TTP)" gibi Pakistan karşıtı militanlara sığınak sağladığını iddia ediyor ve bunu Afgan hükümetinin kontrol zafiyeti olarak değerlendiriyor. Bu iddialar karşı tarafça reddediliyor.
YAKIN TARİHÎ GEÇMİŞ
Afganistan savaşı, 21. yüzyılın en uzun süreli askerî müdahalesi olarak uluslararası ilişkiler literatüründe “asimetrik çatışma”, “başarısız devlet” ve “dış müdahale yoluyla rejim dönüşümü” kavramları etrafında incelenegeldi.
2001–2021 dönemi, sadece bir güvenlik operasyonu değil; aynı zamanda liberal demokratik kurumların ülke dışı müdahaleyle inşa edilip edilemeyeceğine dair bir tarihsel deney niteliğindeydi.
Taliban’ın Karakteri
Taliban 1990’ların ortasında, Sovyet işgali sonrası oluşan güç boşluğunda ortaya çıktı. Hareketin ideolojik temeli, katı bir Sünni İslam anlayışı ile Peştun kabile normlarının sentezine dayanır. Bu yapı, modern ulus-devlet kurumlarından ziyade, dinî otorite ve emir-komuta zinciri üzerine kurulu bir aşiret yönetim modeline dayanır.
Taliban’ın karakterini belirleyen başlıca unsurlar şunlardır:
Teokratik Meşruiyet Anlayışı: Siyasal otoritenin kaynağını halk iradesinde değil, şer’i yorumda görür. Bu nedenle,seçim ve temsil mekanizmaları ikincil önemdedir.
Merkezî fakat "ağ örgütlenmesi": Liderlik hiyerarşik olsa da yerel örgütler ve komutanlar geniş özerklik taşır.
Toplumsal Muhafazakârlık: Kadınların kamusal alandan dışlanması, eğitim kısıtlamaları ve katı ahlak normları temel özelliklerdir.
Stratejik Pragmatizm: İdeolojik katılığa rağmen dış aktörlerle (örneğin Doha süreci) müzakere etme kabiliyeti vardır. Bu çelişkili yapı —ideolojik katılık ile taktik esneklik arasındaki gerilim— Taliban’ın uzun ömürlülüğünü açıklayabilir.
Yakın Geşmiş ve Güvenlik Paradigması
Afganistan’daki son büyük savaş süreci, 11 Eylül 2001 (NY'da İkiz Kuleler) saldırılarının ardından başladı. Saldırıları gerçekleştirdiği iddia edilen El Kaide lideri Usame bin Ladin’in Afganistan’da barındığı gerekçesiyle ABD, 7 Ekim 2001’de askerî müdahale başlattı. O dönemde Afganistan’ı yöneten Taliban, bin Ladin’i teslim etmeyi reddetti. Böylece savaş, “terörle küresel mücadele” doktrini çerçevesinde, rejim değişikliğini de içeren geniş kapsamlı bir operasyona dönüştü.
Devlet İnşası ve Asimetrik Savaş
2001–2021 arasında Afganistan’da hem askerî operasyonlar hem de kapsamlı bir “devlet inşası” süreci yürütüldü. Türkiye'nin de dahil olduğu NATO öncülüğündeki koalisyon, merkezî hükümet kurumlarını güçlendirmeyi, güvenlik güçleri oluşturmayı ve demokratik seçimler düzenlemeyi hedefledi. Ancak Taliban, kırsal alanlarda yeniden örgütlenerek asimetrik savaş yöntemleri (gerilla taktikleri, intihar saldırıları, yerel ağ bağlantıları) ile direnişini sürdürdü. Bu durum, klasik askerî üstünlüğün, siyasal meşruiyet üretmeye yetmediğini gösterdi.
ABD'nin Çekilmesi ve Güç Boşluğu
2020’de imzalanan Doha Anlaşması sonrası ABD güçleri Afganistan'dan çekildi. 2021'de Taliban yeniden iktidarı ele geçirdi.
Afgan güvenlik güçlerinin hızlı çözülmesi, devlet inşasının kurumsal köklerinin zayıf olduğunu ortaya koydu. Bu süreç, modern orduların teknoloji ve kapasite üstünlüğünün, yerel siyasal meşruiyet olmadan sürdürülebilir sonuç üretmediğini teyit etti.
Alınan Dersler ve Olası Sonuçlar
Afganistan'da onyıllardır süren savaşın sonuçları oldukça öğreticidir:
Bölgesel güç dengesi açısından Pakistan, İran, Çin ve Rusya’nın etkisi artmıştır.
İnsan hakları ve kadın hakları alanında ciddi gerilemeler yaşanmıştır.
Radikal hareketlerin ideolojik etkisi küresel düzeyde belirginleşmiştir.
Batı müdahaleciliğinin meşruiyeti ciddi biçimde sorgulanmaya başlanmıştır.
Devlet İnşasının Sınırları
Afganistan örneği, dış müdahale yoluyla “liberal devlet inşası” modelinin üç temel zayıflığını göstermiştir:
Dışardan getirilen kurumlar, yerel siyasal kültüre nüfuz edememiştir.
Yolsuzluk ve mevcut patronaj ağları nedeniyle merkezi hükümet, meşruiyet kazanamamıştır.
Güvenlik-özgürlük dengesi kurulamamış; askerî güvenlik sağlanırken siyasal kapsayıcılık sağlanamamıştır.
Bu bağlamda Afganistan örneği, modernleşme teorilerinin doğrusal ilerleme varsayımını tartışmaya açmıştır.
Sonuç
Afganistan savaşı, askerî güç ile siyasal meşruiyet arasındaki ilişkinin dramatik bir örneğidir. Bir yönetim, askerî güç desteğiyle kurulabilir; ancak sürdürülebilir bir siyasal düzen, ancak yerel toplumsal rıza ve yerel siyasal kültürde kök salabilecek kurumlarla mümkündür. Taliban’ın yeniden iktidara gelişi, modern uluslararası sistemde devlet inşasının sınırlarını ve ideolojik hareketlerin direnç kapasitesini göstermiştir.
İRAN SAVAŞI
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’a karşı bir askerî saldırı başlatmaları talihsizliktir. Şu an itibarıyla devam eden operasyon, İran’ın başkenti Tahran başta olmak üzere İsfahan, Kum, Kerec, Kirmanşah ve diğer stratejik noktalarda hava ve füze saldırılarıyla başlamıştır. Haber ajansları, İran’ın üst düzey liderleri ve askeri altyapıya yönelik hedeflerin vurulduğu bildiriliyor. Her iki saldırgan ülke, saldırının “önleyici” ve “ulusal güvenliği korumaya yönelik” bir hamle olduğunu ilan etti.
Bu saldırıların arkasında birkaç ana stratejik gerekçe var. Birincisi, ABD ve İsrail uzun süredir İran’ın nükleer ve balistik füze programını “varoluşsal bir tehdit” olarak görüyor. Diplomatik görüşmeler sürmesine rağmen İran’ın nükleer kapasite ve füze programını sınırlama konusunda yeterli ilerleme sağlanamadı. Bu durum, saldırganların istihbarat ve askeri seçenekleri devreye sokmasına yol açtı.
İkinci önemli gerekçe, bölgedeki vekâlet savaşları ve İran’ın çeşitli silahlı gruplara verdiği destek. İran, Lübnan’daki Hizbullah’tan, Gazze’deki Hamas’a ve Yemen’deki Husiler’e kadar birçok militan örgütle bağlantılı ve bu aktörlerin etkinliği, özellikle İsrail ve Körfez ülkeleri için bir güvenlik sorunu olarak görülüyor. ABD ve İsrail liderleri, bu bağlantıların kendilerinin güvenliğini doğrudan tehdit ettiğini savunarak askeri harekâtı haklı göstermeye çalışıyorlar.
Bu saldırıların açık hedeflerinden biri de İran’ın siyasi yapısında değişim yaratma ve rejim üzerinde baskı yaratmaktır. Özellikle ABD Başkanı’nın açıklamalarında yer alan “rejim değişikliği” teması, İran’ın mevcut liderliğini zayıflatma ve güçlü uluslararası baskı altında bırakma amacını yansıtıyor. Bu strateji aynı zamanda İran içindeki muhalif gruplara moral verme ve ekonomik yaptırımlarla birleşen stratejik baskıyı güçlendirme çabası olarak okunabilir.
25 Şubat'ta X platformunda şunu yazmıştım:
İRAN, KÜRTLER ve TÜRKİYE
İranlı Kürt partiler ve örgütler -ikisi hariç- birleşmişler ve İran'da hüküm süren İslamî rejimi devirmeye karar vermişlerdir.
Şimdiye kadar sokak gösterilerinin ve toplu protestoların rejim değişikliğini gerçekleştirememesinin iki ana nedeni vardı:
1- Muhalefet birleşip, parçalı yapısından kurtulamıyor; yeterli sinerjiyi oluşturamıyordu.
2- Rejimin başlıca güvenlik aygıtı Devrim Muhafızları Ordusu kendi içinde bölünmedi. Yüksek Dinî Liderlik makamına bağlılığını yitirmedi. İktisadî ve siyasî açıdan sistemle olan bağlarında gevşeme olmadı.
Muhalefet kanadında askerî bir kapasite yoktu. Şimdi bu karşıt silahlı kapasite, kısmen Kürt silahlı örgütlerinden (özellikle PJAK); ama daha çok Amerikan ve İsrail'in nizamî ve gayr-ı nizamî askerî desteğinden gelecek.)
Bu askeri hamlelerin bölgesel ve küresel etkileri hızla ortaya çıkıyor. İran, saldırılara misilleme olarak hem İsrail hem de ABD üslerine ve müttefik ülkelere yönelik füze saldırılarını başlattı ve “hiçbir kırmızı çizgimiz yok” şeklinde sert açıklamalar yaptı. Çatışma, Orta Doğu’daki güvenlik ortamını daha da kırılganlaştırıyor.
Sonuç olarak, bu saldırı İran ile ABD–İsrail arasındaki uzun süredir devam eden gerilimin bir patlaması olarak görülebilir. Nükleer program, balistik füze kapasitesi, bölgesel vekâlet ilişkileri ve rejim politikaları gibi çok katmanlı sorunlar bir araya gelerek mevcut askeri krizi tetikledi. Bu durumun sonucunda bölgede savaş riskinin yükselmesi, sivillerin güvenliğinin tehlikeye girmesi ve küresel enerji ile ticaret hatlarının etkilenmesi gibi daha geniş kapsamlı sonuçların doğacağı açıktır. Ayrıca, uluslararası diplomasi ve çok taraflı güvenlik mimarileri ciddi bir sınavla karşı karşıyadır.
Riskler Şöyledir:
Askerî Riskler: İran’ın misilleme kapasitesi, vekâlet savaşlarının genişleme olasılığı, İsrail ve ABD üslerinin güvenliğini tehlikeye atar. Bu da çatışmayı daha geniş alanlara taşıyabilir.
Enerji Riski: Petrol ve doğalgaz arz güvenliği, tanker ve boru hatları üzerindeki saldırı tehdidi, fiyat oynaklığını artırır. Küresel petrol fiyatları kısa süre içinde 100 $ üstüne çıkabilir.
Ekonomik Risk: Bölgesel ticaret kesintileri, küresel tedarik zinciri aksamaları, yatırımcıların güven kaybı, küresel ekonomik istikrarı sarsabilir. Ekonomisi zayıf ülkeler daha fazla etkilenir.
Diplomatik Risk: Uluslararası hukuk ihlalleri tartışmaları, BM ve AB’nin devreye girmesini; Çin ve Rusya gibi küresel aktörlerin müdahalesini getirecektir.
Sosyal Risk: Sivillerin yerinden edilmesi, insani krizler, mülteci hareketleri ve bölgesel istikrarsızlık iyice artacaktır.
Bitirirken, Amerikan yönetiminin sahip olduğu kibrin boyutlarını belirtmek için Pentagon'un İran'a karşı başlattığı saldırıya verdiği isme dikkat çekmek isterim: “Epic fury!" yani "Destansı Öfke!" veya "Destansı Gazap". Bakalım İsrail ve Amerikan gazabı kaç kişinin ölümüne ve ne değerlerin yok olmasına yol açacak?
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Doğu Ergil
ASYA ALT-KITASINDA SAVAŞ
Tam Pakistan'la Afganistan arasında süren savaş konusunda yazmaya başlamışken, ABD-İsrail kuvvetleri İran'a saldırdı. Şimdi, Türkiye sınırından Hint-Çin alt-kıtasına kadar geniş bir coğrafya kan ve ateş içinde...
Tabii bu eşzamanlı savaşları birlikte değerlendirmek vacip oldu. Yazının kaçınılmaz uzunluğu için okura özür borçluyum.
Afganistan Savaşı: Nedenler ve Olası Sonuçları
Pakistan ile Afganistan’daki Taliban yönetimi arasında bir süredir devam eden gerilim son dönemde sıcak çatışmaya dönüştü.
Pakistan yönetimi, Taliban’ın kontrolündeki Afganistan’ın kendi topraklarında faaliyet gösteren ve özellikle "Tehreek-e-Taliban Pakistan (TTP)" gibi Pakistan karşıtı militanlara sığınak sağladığını iddia ediyor ve bunu Afgan hükümetinin kontrol zafiyeti olarak değerlendiriyor. Bu iddialar karşı tarafça reddediliyor.
YAKIN TARİHÎ GEÇMİŞ
Afganistan savaşı, 21. yüzyılın en uzun süreli askerî müdahalesi olarak uluslararası ilişkiler literatüründe “asimetrik çatışma”, “başarısız devlet” ve “dış müdahale yoluyla rejim dönüşümü” kavramları etrafında incelenegeldi.
2001–2021 dönemi, sadece bir güvenlik operasyonu değil; aynı zamanda liberal demokratik kurumların ülke dışı müdahaleyle inşa edilip edilemeyeceğine dair bir tarihsel deney niteliğindeydi.
Taliban’ın Karakteri
Taliban 1990’ların ortasında, Sovyet işgali sonrası oluşan güç boşluğunda ortaya çıktı. Hareketin ideolojik temeli, katı bir Sünni İslam anlayışı ile Peştun kabile normlarının sentezine dayanır. Bu yapı, modern ulus-devlet kurumlarından ziyade, dinî otorite ve emir-komuta zinciri üzerine kurulu bir aşiret yönetim modeline dayanır.
Taliban’ın karakterini belirleyen başlıca unsurlar şunlardır:
Teokratik Meşruiyet Anlayışı: Siyasal otoritenin kaynağını halk iradesinde değil, şer’i yorumda görür. Bu nedenle,seçim ve temsil mekanizmaları ikincil önemdedir.
Merkezî fakat "ağ örgütlenmesi": Liderlik hiyerarşik olsa da yerel örgütler ve komutanlar geniş özerklik taşır.
Toplumsal Muhafazakârlık: Kadınların kamusal alandan dışlanması, eğitim kısıtlamaları ve katı ahlak normları temel özelliklerdir.
Stratejik Pragmatizm: İdeolojik katılığa rağmen dış aktörlerle (örneğin Doha süreci) müzakere etme kabiliyeti vardır. Bu çelişkili yapı —ideolojik katılık ile taktik esneklik arasındaki gerilim— Taliban’ın uzun ömürlülüğünü açıklayabilir.
Yakın Geşmiş ve Güvenlik Paradigması
Afganistan’daki son büyük savaş süreci, 11 Eylül 2001 (NY'da İkiz Kuleler) saldırılarının ardından başladı. Saldırıları gerçekleştirdiği iddia edilen El Kaide lideri Usame bin Ladin’in Afganistan’da barındığı gerekçesiyle ABD, 7 Ekim 2001’de askerî müdahale başlattı. O dönemde Afganistan’ı yöneten Taliban, bin Ladin’i teslim etmeyi reddetti. Böylece savaş, “terörle küresel mücadele” doktrini çerçevesinde, rejim değişikliğini de içeren geniş kapsamlı bir operasyona dönüştü.
Devlet İnşası ve Asimetrik Savaş
2001–2021 arasında Afganistan’da hem askerî operasyonlar hem de kapsamlı bir “devlet inşası” süreci yürütüldü. Türkiye'nin de dahil olduğu NATO öncülüğündeki koalisyon, merkezî hükümet kurumlarını güçlendirmeyi, güvenlik güçleri oluşturmayı ve demokratik seçimler düzenlemeyi hedefledi. Ancak Taliban, kırsal alanlarda yeniden örgütlenerek asimetrik savaş yöntemleri (gerilla taktikleri, intihar saldırıları, yerel ağ bağlantıları) ile direnişini sürdürdü. Bu durum, klasik askerî üstünlüğün, siyasal meşruiyet üretmeye yetmediğini gösterdi.
ABD'nin Çekilmesi ve Güç Boşluğu
2020’de imzalanan Doha Anlaşması sonrası ABD güçleri Afganistan'dan çekildi. 2021'de Taliban yeniden iktidarı ele geçirdi.
Afgan güvenlik güçlerinin hızlı çözülmesi, devlet inşasının kurumsal köklerinin zayıf olduğunu ortaya koydu. Bu süreç, modern orduların teknoloji ve kapasite üstünlüğünün, yerel siyasal meşruiyet olmadan sürdürülebilir sonuç üretmediğini teyit etti.
Alınan Dersler ve Olası Sonuçlar
Afganistan'da onyıllardır süren savaşın sonuçları oldukça öğreticidir:
Bölgesel güç dengesi açısından Pakistan, İran, Çin ve Rusya’nın etkisi artmıştır.
İnsan hakları ve kadın hakları alanında ciddi gerilemeler yaşanmıştır.
Radikal hareketlerin ideolojik etkisi küresel düzeyde belirginleşmiştir.
Batı müdahaleciliğinin meşruiyeti ciddi biçimde sorgulanmaya başlanmıştır.
Devlet İnşasının Sınırları
Afganistan örneği, dış müdahale yoluyla “liberal devlet inşası” modelinin üç temel zayıflığını göstermiştir:
Dışardan getirilen kurumlar, yerel siyasal kültüre nüfuz edememiştir.
Yolsuzluk ve mevcut patronaj ağları nedeniyle merkezi hükümet, meşruiyet kazanamamıştır.
Güvenlik-özgürlük dengesi kurulamamış; askerî güvenlik sağlanırken siyasal kapsayıcılık sağlanamamıştır.
Bu bağlamda Afganistan örneği, modernleşme teorilerinin doğrusal ilerleme varsayımını tartışmaya açmıştır.
Sonuç
Afganistan savaşı, askerî güç ile siyasal meşruiyet arasındaki ilişkinin dramatik bir örneğidir. Bir yönetim, askerî güç desteğiyle kurulabilir; ancak sürdürülebilir bir siyasal düzen, ancak yerel toplumsal rıza ve yerel siyasal kültürde kök salabilecek kurumlarla mümkündür. Taliban’ın yeniden iktidara gelişi, modern uluslararası sistemde devlet inşasının sınırlarını ve ideolojik hareketlerin direnç kapasitesini göstermiştir.
İRAN SAVAŞI
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’a karşı bir askerî saldırı başlatmaları talihsizliktir. Şu an itibarıyla devam eden operasyon, İran’ın başkenti Tahran başta olmak üzere İsfahan, Kum, Kerec, Kirmanşah ve diğer stratejik noktalarda hava ve füze saldırılarıyla başlamıştır. Haber ajansları, İran’ın üst düzey liderleri ve askeri altyapıya yönelik hedeflerin vurulduğu bildiriliyor. Her iki saldırgan ülke, saldırının “önleyici” ve “ulusal güvenliği korumaya yönelik” bir hamle olduğunu ilan etti.
Bu saldırıların arkasında birkaç ana stratejik gerekçe var. Birincisi, ABD ve İsrail uzun süredir İran’ın nükleer ve balistik füze programını “varoluşsal bir tehdit” olarak görüyor. Diplomatik görüşmeler sürmesine rağmen İran’ın nükleer kapasite ve füze programını sınırlama konusunda yeterli ilerleme sağlanamadı. Bu durum, saldırganların istihbarat ve askeri seçenekleri devreye sokmasına yol açtı.
İkinci önemli gerekçe, bölgedeki vekâlet savaşları ve İran’ın çeşitli silahlı gruplara verdiği destek. İran, Lübnan’daki Hizbullah’tan, Gazze’deki Hamas’a ve Yemen’deki Husiler’e kadar birçok militan örgütle bağlantılı ve bu aktörlerin etkinliği, özellikle İsrail ve Körfez ülkeleri için bir güvenlik sorunu olarak görülüyor. ABD ve İsrail liderleri, bu bağlantıların kendilerinin güvenliğini doğrudan tehdit ettiğini savunarak askeri harekâtı haklı göstermeye çalışıyorlar.
Bu saldırıların açık hedeflerinden biri de İran’ın siyasi yapısında değişim yaratma ve rejim üzerinde baskı yaratmaktır. Özellikle ABD Başkanı’nın açıklamalarında yer alan “rejim değişikliği” teması, İran’ın mevcut liderliğini zayıflatma ve güçlü uluslararası baskı altında bırakma amacını yansıtıyor. Bu strateji aynı zamanda İran içindeki muhalif gruplara moral verme ve ekonomik yaptırımlarla birleşen stratejik baskıyı güçlendirme çabası olarak okunabilir.
25 Şubat'ta X platformunda şunu yazmıştım:
İRAN, KÜRTLER ve TÜRKİYE
İranlı Kürt partiler ve örgütler -ikisi hariç- birleşmişler ve İran'da hüküm süren İslamî rejimi devirmeye karar vermişlerdir.
Şimdiye kadar sokak gösterilerinin ve toplu protestoların rejim değişikliğini gerçekleştirememesinin iki ana nedeni vardı:
1- Muhalefet birleşip, parçalı yapısından kurtulamıyor; yeterli sinerjiyi oluşturamıyordu.
2- Rejimin başlıca güvenlik aygıtı Devrim Muhafızları Ordusu kendi içinde bölünmedi. Yüksek Dinî Liderlik makamına bağlılığını yitirmedi. İktisadî ve siyasî açıdan sistemle olan bağlarında gevşeme olmadı.
Muhalefet kanadında askerî bir kapasite yoktu. Şimdi bu karşıt silahlı kapasite, kısmen Kürt silahlı örgütlerinden (özellikle PJAK); ama daha çok Amerikan ve İsrail'in nizamî ve gayr-ı nizamî askerî desteğinden gelecek.)
Bu askeri hamlelerin bölgesel ve küresel etkileri hızla ortaya çıkıyor. İran, saldırılara misilleme olarak hem İsrail hem de ABD üslerine ve müttefik ülkelere yönelik füze saldırılarını başlattı ve “hiçbir kırmızı çizgimiz yok” şeklinde sert açıklamalar yaptı. Çatışma, Orta Doğu’daki güvenlik ortamını daha da kırılganlaştırıyor.
Sonuç olarak, bu saldırı İran ile ABD–İsrail arasındaki uzun süredir devam eden gerilimin bir patlaması olarak görülebilir. Nükleer program, balistik füze kapasitesi, bölgesel vekâlet ilişkileri ve rejim politikaları gibi çok katmanlı sorunlar bir araya gelerek mevcut askeri krizi tetikledi. Bu durumun sonucunda bölgede savaş riskinin yükselmesi, sivillerin güvenliğinin tehlikeye girmesi ve küresel enerji ile ticaret hatlarının etkilenmesi gibi daha geniş kapsamlı sonuçların doğacağı açıktır. Ayrıca, uluslararası diplomasi ve çok taraflı güvenlik mimarileri ciddi bir sınavla karşı karşıyadır.
Riskler Şöyledir:
Askerî Riskler: İran’ın misilleme kapasitesi, vekâlet savaşlarının genişleme olasılığı, İsrail ve ABD üslerinin güvenliğini tehlikeye atar. Bu da çatışmayı daha geniş alanlara taşıyabilir.
Enerji Riski: Petrol ve doğalgaz arz güvenliği, tanker ve boru hatları üzerindeki saldırı tehdidi, fiyat oynaklığını artırır. Küresel petrol fiyatları kısa süre içinde 100 $ üstüne çıkabilir.
Ekonomik Risk: Bölgesel ticaret kesintileri, küresel tedarik zinciri aksamaları, yatırımcıların güven kaybı, küresel ekonomik istikrarı sarsabilir. Ekonomisi zayıf ülkeler daha fazla etkilenir.
Diplomatik Risk: Uluslararası hukuk ihlalleri tartışmaları, BM ve AB’nin devreye girmesini; Çin ve Rusya gibi küresel aktörlerin müdahalesini getirecektir.
Sosyal Risk: Sivillerin yerinden edilmesi, insani krizler, mülteci hareketleri ve bölgesel istikrarsızlık iyice artacaktır.
Bitirirken, Amerikan yönetiminin sahip olduğu kibrin boyutlarını belirtmek için Pentagon'un İran'a karşı başlattığı saldırıya verdiği isme dikkat çekmek isterim: “Epic fury!" yani "Destansı Öfke!" veya "Destansı Gazap". Bakalım İsrail ve Amerikan gazabı kaç kişinin ölümüne ve ne değerlerin yok olmasına yol açacak?