Kusurlu Demokrasi: Macaristan’dan Türkiye’ye Otoriterleşme ve Bozulma Üzerine Bir Ders
Yazının Giriş Tarihi: 04.06.2026 19:36
Yazının Güncellenme Tarihi: 04.06.2026 20:14
Siyasal rejimleri tanımlarken kullandığımız kavramlar yalnızca akademik etiketler değildir; aynı zamanda toplumların gerçekle kurduğu ilişkinin de aynasıdır. Bir rejime “kusurlu demokrasi”, “rekabetçi otoriterlik”, “hibrit sistem” ya da “yolsuzluğa bulaşmış yönetim” demekle, daha radikal bir sıfat, örneğin "narko-devlet veya “mafya devleti” olarak nitelendirmek arasında büyük bir fark vardır. Çünkü ilk kavramlar sistemdeki bozulmayı anlatırken, ikincisi bozulmanın artık sistemin kendisi hâline geldiğini ima eder.
Macaristan’daki son seçimlerin ardından muhalefetin liderlerinden Peter Magyar’ın Viktor Orbán yönetimini “mafya devleti” olarak tanımlaması bu nedenle dikkat çekicidir. Magyar’a göre sorun yalnızca yolsuzluk değildir; devlet gücünün belirli bir siyasal ağ tarafından sistematik biçimde özel çıkarlar için kullanılmasıdır. Bu bakış açısı, son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yaşanan demokratik gerileme tartışmalarına da gönderme yapmaktadır. Çünkü bazı ülkelerde mesele artık tek tek yolsuzluk olayları değil, devlet kurumlarının toplumun bütününden çok, belirli bir iktidar çevresinin ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyan bir mekanizmaya dönüşmesidir.
Bu noktada siyaset biliminin ana önermelerine başvuralım: Yolsuzluk, normal işleyen bir sistem içinde ortaya çıkan sapmadır. Mafyalaşma ise sapmanın sistemin normu hâline gelmesidir. Birinci durumda hukuk ihlali istisnadır; ikinci durumda hukuk, iktidarın çıkarlarını koruyacak şekilde yeniden şekillendirilmiştir. Birinci durumda devlet suçla mücadele eder; ikinci durumda suç ağları devletin içine yerleşir ve devlet gücünden yararlanır. Bu nedenle bazı araştırmacılar modern otoriter rejimleri yalnızca baskıcı değil, aynı zamanda “kleptokratik” yani servet transferine (toplu hırsızlığa) dayalı yönetimler olarak tanımlar.
Türkiye açısından bakıldığında bu tartışma yabancı değildir. Son yirmi yıldır ülkenin siyasal hayatında en çok konuşulan konulardan biri devlet ile iktidar arasındaki sınırın giderek belirsizleşmesidir. Demokratik sistemlerde devlet bütün vatandaşların ortak kurumu, hükümet ise geçici yöneticidir. Ancak devlet kadrolarının, kamu kaynaklarının, medya gücünün ve ekonomik imkânların ve yargının belirli bir siyasi yapının devamını sağlayacak biçimde kullanılmaya başlaması, bu ayrımı aşındırır. Böyle bir durumda seçimler devam etse bile siyasal rekabet eşit şartlarda gerçekleşmez.
Burada önemli olan, “mafya devleti” kavramının bir hakaret değil, belirli bir siyasal analizin sonucu olarak kullanılmasıdır. Bu kavram, devletin suç örgütleri tarafından yönetildiğini değil; devlet mekanizmasının sadakat, çıkar paylaşımı ve himaye ilişkileri üzerinden çalıştığını ifade eder. Kamu ihalelerinin, bürokratik atamaların, medya sahipliğinin ve ekonomik fırsatların belirli çevrelerde yoğunlaşması bu tartışmanın merkezinde yer alır. Böyle sistemlerde siyaset yalnızca iktidarı elde tutma mücadelesi değildir; aynı zamanda ekonomik kaynakların dağıtımını kontrol etme mücadelesine dönüşür.
Macaristan deneyiminin Türkiye için en önemli dersi de burada ortaya çıkmaktadır. Otoriterleşen rejimlere karşı mücadele yalnızca lider değişimiyle sınırlı değildir. Çünkü sorun bir kişiden çok, zaman içinde oluşmuş kurumsal ağlarda ve çıkar ilişkilerindedir. Eğer devlet kurumları tarafsızlığını ve bağımsızlığını kaybetmişse, medya çoğulculuğu zayıflamışsa, yargı tarafsızlığı aşınmışsa ve ekonomik kaynaklar siyasal sadakat temelinde dağıtılıyorsa, seçim kazanmak tek başına yeterli olmayabilir. Asıl mesele, devletin yeniden"yurttaşların devleti" olma niteliğe kavuşturulmasıdır.
Bu nedenle muhalefetin görevi yalnızca iktidarı eleştirmek değildir. Daha önemlisi, nasıl bir devlet düzeni kuracağını topluma anlatabilmesidir. Güçler ayrılığı nasıl işleyecek? Yargı nasıl bağımsız olacak ve kalacak? Kamu kaynakları hangi mekanizmalarla denetlenecek? Siyasi kadroların hesap verebilirliği nasıl sağlanacak? Bu sorulara ikna edici cevap verilemediği sürece, seçmenler değişimin erdemini tartıştışı gibi risklerinden de korkabilir.
Türkiye’nin önündeki temel mesele aslında rejimin adı değil, niteliğidir. Bir ülke kendisini demokratik olarak tanımlayabilir; ancak demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi, iktidarın sınırlandırılması, hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik demektir. Bu unsurlar zayıfladığında, rejimin adı ne olursa olsun, devlet giderek kamusal bir kurum olmaktan çıkar ve belirli güç odaklarının aracı hâline gelir.
Macaristan örneği bu nedenle Türkiye için yalnızca bir dış politika olgusu değildir. Aynı zamanda şu soruyu gündeme getiren bir aynadır: Devlet kimin için vardır? Vatandaşlar için mi, yoksa iktidarı elinde tutan ağlar için mi? Bir ülkenin demokratik geleceği, ve rejimin niteliği bu soruya vereceği cevapta saklıdır. Çünkü tarihin gösterdiği gibi, demokrasiler çoğu zaman bir darbeyle değil; devlet ile iktidar arasındaki sınırın yavaş yavaş silinmesiyle aşınır. Ve o sınır kaybolduğunda, toplumlar yalnızca kötü yönetimle değil, kamusal düzenin bozulmasıyla karşı karşıya kalırlar.
Asıl tehlike, toplumun bu dönüşümü zamanla normal kabul etmeye başlamasıdır. Çünkü demokratik gerileme çoğu zaman özgürlüklerin bir gecede ortadan kalkmasıyla değil, yurttaşların adaletsizliği kanıksaması, hukuksuzluğu olağan görmesi ve devletin belirli çıkar çevrelerine hizmet etmesini kaçınılmaz saymasıyla ilerler. O noktadan sonra sorun yalnızca iktidarın kimde olduğu değil, kamusal ahlâkın ve yurttaşlık bilincinin aşınmasıdır. Bir devletin gerçek gücü, liderlerinin kudretinden değil; kurumlarının tarafsızlığından, yurttaşlarının eşitliğine duyduğu saygıdan ve hukukun herkese aynı mesafede uygulanmasından gelir. Bu nedenle demokrasi mücadelesi yalnızca seçim kazanma mücadelesi değil, devleti yeniden kamusal bir emanet olarak kurma mücadelesidir. Macaristan’dan Türkiye’ye uzanan tartışmanın özü de budur: Devleti ele geçirmek değil, devleti yeniden toplumun ortak evi hâline getirmek. Çünkü bir ülkede devlet yurttaşların ortak mülkü olmaktan çıkıp bir grubun ayrıcalığına dönüştüğünde, kaybeden yalnızca muhalefet değil, bütün toplum olur.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Doğu Ergil
Kusurlu Demokrasi: Macaristan’dan Türkiye’ye Otoriterleşme ve Bozulma Üzerine Bir Ders
Siyasal rejimleri tanımlarken kullandığımız kavramlar yalnızca akademik etiketler değildir; aynı zamanda toplumların gerçekle kurduğu ilişkinin de aynasıdır. Bir rejime “kusurlu demokrasi”, “rekabetçi otoriterlik”, “hibrit sistem” ya da “yolsuzluğa bulaşmış yönetim” demekle, daha radikal bir sıfat, örneğin "narko-devlet veya “mafya devleti” olarak nitelendirmek arasında büyük bir fark vardır. Çünkü ilk kavramlar sistemdeki bozulmayı anlatırken, ikincisi bozulmanın artık sistemin kendisi hâline geldiğini ima eder.
Macaristan’daki son seçimlerin ardından muhalefetin liderlerinden Peter Magyar’ın Viktor Orbán yönetimini “mafya devleti” olarak tanımlaması bu nedenle dikkat çekicidir. Magyar’a göre sorun yalnızca yolsuzluk değildir; devlet gücünün belirli bir siyasal ağ tarafından sistematik biçimde özel çıkarlar için kullanılmasıdır. Bu bakış açısı, son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yaşanan demokratik gerileme tartışmalarına da gönderme yapmaktadır. Çünkü bazı ülkelerde mesele artık tek tek yolsuzluk olayları değil, devlet kurumlarının toplumun bütününden çok, belirli bir iktidar çevresinin ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyan bir mekanizmaya dönüşmesidir.
Bu noktada siyaset biliminin ana önermelerine başvuralım: Yolsuzluk, normal işleyen bir sistem içinde ortaya çıkan sapmadır. Mafyalaşma ise sapmanın sistemin normu hâline gelmesidir. Birinci durumda hukuk ihlali istisnadır; ikinci durumda hukuk, iktidarın çıkarlarını koruyacak şekilde yeniden şekillendirilmiştir. Birinci durumda devlet suçla mücadele eder; ikinci durumda suç ağları devletin içine yerleşir ve devlet gücünden yararlanır. Bu nedenle bazı araştırmacılar modern otoriter rejimleri yalnızca baskıcı değil, aynı zamanda “kleptokratik” yani servet transferine (toplu hırsızlığa) dayalı yönetimler olarak tanımlar.
Türkiye açısından bakıldığında bu tartışma yabancı değildir. Son yirmi yıldır ülkenin siyasal hayatında en çok konuşulan konulardan biri devlet ile iktidar arasındaki sınırın giderek belirsizleşmesidir. Demokratik sistemlerde devlet bütün vatandaşların ortak kurumu, hükümet ise geçici yöneticidir. Ancak devlet kadrolarının, kamu kaynaklarının, medya gücünün ve ekonomik imkânların ve yargının belirli bir siyasi yapının devamını sağlayacak biçimde kullanılmaya başlaması, bu ayrımı aşındırır. Böyle bir durumda seçimler devam etse bile siyasal rekabet eşit şartlarda gerçekleşmez.
Burada önemli olan, “mafya devleti” kavramının bir hakaret değil, belirli bir siyasal analizin sonucu olarak kullanılmasıdır. Bu kavram, devletin suç örgütleri tarafından yönetildiğini değil; devlet mekanizmasının sadakat, çıkar paylaşımı ve himaye ilişkileri üzerinden çalıştığını ifade eder. Kamu ihalelerinin, bürokratik atamaların, medya sahipliğinin ve ekonomik fırsatların belirli çevrelerde yoğunlaşması bu tartışmanın merkezinde yer alır. Böyle sistemlerde siyaset yalnızca iktidarı elde tutma mücadelesi değildir; aynı zamanda ekonomik kaynakların dağıtımını kontrol etme mücadelesine dönüşür.
Macaristan deneyiminin Türkiye için en önemli dersi de burada ortaya çıkmaktadır. Otoriterleşen rejimlere karşı mücadele yalnızca lider değişimiyle sınırlı değildir. Çünkü sorun bir kişiden çok, zaman içinde oluşmuş kurumsal ağlarda ve çıkar ilişkilerindedir. Eğer devlet kurumları tarafsızlığını ve bağımsızlığını kaybetmişse, medya çoğulculuğu zayıflamışsa, yargı tarafsızlığı aşınmışsa ve ekonomik kaynaklar siyasal sadakat temelinde dağıtılıyorsa, seçim kazanmak tek başına yeterli olmayabilir. Asıl mesele, devletin yeniden"yurttaşların devleti" olma niteliğe kavuşturulmasıdır.
Bu nedenle muhalefetin görevi yalnızca iktidarı eleştirmek değildir. Daha önemlisi, nasıl bir devlet düzeni kuracağını topluma anlatabilmesidir. Güçler ayrılığı nasıl işleyecek? Yargı nasıl bağımsız olacak ve kalacak? Kamu kaynakları hangi mekanizmalarla denetlenecek? Siyasi kadroların hesap verebilirliği nasıl sağlanacak? Bu sorulara ikna edici cevap verilemediği sürece, seçmenler değişimin erdemini tartıştışı gibi risklerinden de korkabilir.
Türkiye’nin önündeki temel mesele aslında rejimin adı değil, niteliğidir. Bir ülke kendisini demokratik olarak tanımlayabilir; ancak demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi, iktidarın sınırlandırılması, hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik demektir. Bu unsurlar zayıfladığında, rejimin adı ne olursa olsun, devlet giderek kamusal bir kurum olmaktan çıkar ve belirli güç odaklarının aracı hâline gelir.
Macaristan örneği bu nedenle Türkiye için yalnızca bir dış politika olgusu değildir. Aynı zamanda şu soruyu gündeme getiren bir aynadır: Devlet kimin için vardır? Vatandaşlar için mi, yoksa iktidarı elinde tutan ağlar için mi? Bir ülkenin demokratik geleceği, ve rejimin niteliği bu soruya vereceği cevapta saklıdır. Çünkü tarihin gösterdiği gibi, demokrasiler çoğu zaman bir darbeyle değil; devlet ile iktidar arasındaki sınırın yavaş yavaş silinmesiyle aşınır. Ve o sınır kaybolduğunda, toplumlar yalnızca kötü yönetimle değil, kamusal düzenin bozulmasıyla karşı karşıya kalırlar.
Asıl tehlike, toplumun bu dönüşümü zamanla normal kabul etmeye başlamasıdır. Çünkü demokratik gerileme çoğu zaman özgürlüklerin bir gecede ortadan kalkmasıyla değil, yurttaşların adaletsizliği kanıksaması, hukuksuzluğu olağan görmesi ve devletin belirli çıkar çevrelerine hizmet etmesini kaçınılmaz saymasıyla ilerler. O noktadan sonra sorun yalnızca iktidarın kimde olduğu değil, kamusal ahlâkın ve yurttaşlık bilincinin aşınmasıdır. Bir devletin gerçek gücü, liderlerinin kudretinden değil; kurumlarının tarafsızlığından, yurttaşlarının eşitliğine duyduğu saygıdan ve hukukun herkese aynı mesafede uygulanmasından gelir. Bu nedenle demokrasi mücadelesi yalnızca seçim kazanma mücadelesi değil, devleti yeniden kamusal bir emanet olarak kurma mücadelesidir. Macaristan’dan Türkiye’ye uzanan tartışmanın özü de budur: Devleti ele geçirmek değil, devleti yeniden toplumun ortak evi hâline getirmek. Çünkü bir ülkede devlet yurttaşların ortak mülkü olmaktan çıkıp bir grubun ayrıcalığına dönüştüğünde, kaybeden yalnızca muhalefet değil, bütün toplum olur.