İsrail-Amerikan saldırısıyla (28 Şubat) başlayan İran savaşı bir ayını doldurdu. Bu süreçte birkaç özellik belirginlik kazanmaya başladı.
Öncelikle bu "büyük güçler" arasında olan ve süren bir savaş değil, ama küresel etkileri hissedilmeye başladı.
İkincisi, ABD önderliğinde uluslararası kurum (B.M, NATO gibi) ve kurallarıyla yürüyen küresel düzen parçalandı. Daha ortada yenisi yok. Belirsizlik hakim. Ama artık ABD'nin tek hegemon güç olamayacağı bir evreye giriyoruz.
Üçüncüsü, savaş yönteminin dönüşümü ve İran'ın bölge jeopolitiğinde "olduğundan büyük" bir etkinlik kazanması.
NE BEKLENİYORDU, NE OLDU?
ABD ve İsrail’in geniş çaplı saldırıları, İran’ın askeri kapasitesini kısa sürede çökertmeyi hedefliyordu. Ancak bugün gelinen noktada tablo daha karmaşık: İran’ın füze kapasitesinin yalnızca bir kısmı yok edilebildi, önemli bir bölümü yeraltı ağlarında korunuyor ve saldırı yeteneği devam ediyor . Üstelik savaş, Yemen’den Körfez’e kadar genişleyerek bölgesel bir yangına dönüşmüş durumda. İran artık klasik bir devlet gibi değil, asimetrik bir ağı harekete geçirerek savaşıyor. Tek bir büyük cephe savaşı vermiyor. Bunun yerine yayılmış, esnek, yıpratıcı bir strateji izliyor. Bu, savaşın doğasını kökten değiştiriyor. Sonucu hemen alacak; hızlı zafer veya yenilgi ile sonuçlanacak bir savaş değil bu; bir yıpratma ve dayanıklılık savaşı.
Bu noktada tarafların ne istediği ile ne elde edebileceği arasındaki makas açılmış durumda. ABD’nin temel hedefi açıktı: İran’ın nükleer ve füze kapasitesini yok etmek, mümkünse rejimi zayıflatmak ya da düşürmek... Ancak savaşın ilk ayı gösterdi ki bu hedefler, askeri üstünlükle doğrudan elde edilemiyor.
İran'a gelince: Tahran, “kazanmak” yerine “kaybetmemeyi” hedefleyen bir strateji izliyor. Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji sistemini baskı altına alması, bu stratejinin en kritik hamlesi oldu . Bu hamle, İran’ın askeri olarak zayıf olsa bile jeoekonomik olarak son derece güçlü bir kaldıraç üretebildiğini gösteriyor. Aynı anda ABD’nin müzakere teklifleri ile sahadaki askeri baskıyı birlikte yürütmesi, Washington’un da hızlı zafer beklentisinden geri adım attığını gösteriyor. Trump'ın zigzakları belirsizliği daha da artırıyor.
Savaşın belki de en kritik sonucu, askeri değil ekonomik cephede ortaya çıkıyor. Petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, küresel enflasyonu tetiklemesi ve ABD tahvil piyasalarında bile sarsıntı yaratması, bu savaşın aslında bir “küresel sistem krizi”ne doğru evrildiğini ortaya koyuyor.
Rejimin artan protestolar nedeniyle içerden yıkılacağı beklentisi, "anavatana" dışsal "düşman saldırısına" direnç duygusuyla sönümlendi. Saldırganlar, bunun tam tersini bekliyordu.
Bu ortamda İran paradoksal bir avantaja sahip oldu: Zaten yaptırımlar altında yaşayan bir ekonomi olduğu için küresel şoklardan görece daha az etkilenirken, dünya ekonomisi bu savaşa çok daha kırılgan tepki veriyor. Bu durum, klasik güç tanımını tersine çeviriyor: Çelişkili biçimde sistemin dışındaki bir aktör, sistemin içindekini daha fazla sarsabiliyor.
SAVAŞ SONRASI?
Pekiyi savaş sonunda ne olur? En gerçekçi senaryo, klasik zafer-yenilgi düzleminde bir “kazanan”ın çıkmaması durumudur. Ancak bu, güç dağılımının değişmeyeceği anlamına gelmez. Aksine, Ortadoğu’da yeni bir düzenin temelleri atılıyor: Merkezî devletlerin zayıfladığı, devlet-altı vekil güçlerin ve onlarla olan ilişki-işbirliği ağlarının güç kazandığı, enerji yollarının silah haline geldiği bir düzen...
İran bu yeni düzende “yıkılamayan ve bölgede konumunu daha da konsolide eden" bir aktör haline gelebilir. Bu da onu, klasik anlamda küresel bir güç değil ama vazgeçilmez bir bölgesel güç konumuna getirebilir. ABD’nin askeri olarak üstün olduğu ama siyasi sonuç üretmekte zorlandığı her savaşta (Vietnam, Afganistan, Irak) olduğu gibi, burada da sonuç sahada değil, zaman içinde şekilleneceğe benziyor.
Ve sorulmasından korkulan soru: ABD istemeden İran’ı güçlendiriyor mu? Kısa vadede cevap “hayır” gibi görünebilir; İran ağır kayıplar veriyor, altyapısı zarar görüyor, iç dengeleri sarsılıyor. Ancak orta ve uzun vadede tablo tersine dönebilir. Çünkü bu savaş İran’ı üç açıdan güçlendiriyor: Birincisi, rejimi içerde konsolide etme imkânı; ikincisi, bölgesel vekil ağlarını daha iyi örgütleyerek etkisini sürdürmek; üçüncüsü ve en önemlisi, küresel enerji sistemi üzerindeki stratejik önemini dramatik biçimde artırma.
Eğer bir aktör, kendisinden çok daha güçlü bir koalisyona rağmen ayakta kalabiliyor ve hatta küresel sistemi etkileyebiliyorsa, o aktör artık “zayıf” değildir. ABD-İsrail saldırganlığı -hiç istemeden- İran'a böyle bir nitelik kazandırmış görünüyor.
Sonuç olarak bu savaş, tekil ülkelerin konumlarını aşan, bir çağın sonunun geldiğini ilan eden kırılma noktasıdır. ABD, İran’ı yenmeye çalışırken aslında yeni bir savaş türünü meşrulaştırıyor: Hukuku ve belirgin bir merkezi olmayan, ekonomik şok üreten, uzun süreli yıpratma savaşları. Ve bu savaş türünde kazanan, en güçlü olan değil; en uzun süre ayakta kalabilen olacağa benziyor.
İran’ın stratejisi tam da budur: hayatta kalmak... Bazen bu, büyük kayıplara rağmen kazanmanın en etkili yoludur.
YA TÜRKİYE?
Bu tablo içinde Türkiye, kendisini son derece hassas ama aynı zamanda stratejik fırsatlar barındıran bir eşikte duruyor. Türkiye, coğrafi konumu gereği savaşın ekonomik, güvenlik ve diplomatik dalgalarını aynı anda hisseden nadir ülkelerden biri: Enerji fiyatlarındaki artış cari dengeyi zorlarken, bölgesel istikrarsızlık sınır güvenliği ve göç baskısını artırıyor.
Ancak bu riskli gerçeklik, Ankara’ya önemli bir manevra alanı da açıyor. NATO üyesi olarak Batı ile kurumsal bağlarını korurken, İran ile doğrudan çatışmaya girmeyen ve bölgesel diplomasi kanallarını açık tutan bir duruş, Türkiye’yi potansiyel bir “dengeleyici arabulucu” haline getirebilir.
Kritik mesele burada stratejik akıldır: Türkiye bu krizi kısa vadeli güvenlik refleksleriyle yöneten bir “tepkisel aktör” olarak mı kalacaktır yoksa enerji koridorları, diplomatik girişimler ve bölgesel denge politikaları üzerinden yeni Ortadoğu düzeninde kurucu bir rol üstlenmeye mi çalışacaktır? Bu ikinci yol, zor, karmaşık ama tarihsel olarak nadir açılan bir fırsat penceresidir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Doğu Ergil
SAVAŞIN SİS PERDESİ ARALANIYOR
İsrail-Amerikan saldırısıyla (28 Şubat) başlayan İran savaşı bir ayını doldurdu. Bu süreçte birkaç özellik belirginlik kazanmaya başladı.
Öncelikle bu "büyük güçler" arasında olan ve süren bir savaş değil, ama küresel etkileri hissedilmeye başladı.
İkincisi, ABD önderliğinde uluslararası kurum (B.M, NATO gibi) ve kurallarıyla yürüyen küresel düzen parçalandı. Daha ortada yenisi yok. Belirsizlik hakim. Ama artık ABD'nin tek hegemon güç olamayacağı bir evreye giriyoruz.
Üçüncüsü, savaş yönteminin dönüşümü ve İran'ın bölge jeopolitiğinde "olduğundan büyük" bir etkinlik kazanması.
NE BEKLENİYORDU, NE OLDU?
ABD ve İsrail’in geniş çaplı saldırıları, İran’ın askeri kapasitesini kısa sürede çökertmeyi hedefliyordu. Ancak bugün gelinen noktada tablo daha karmaşık: İran’ın füze kapasitesinin yalnızca bir kısmı yok edilebildi, önemli bir bölümü yeraltı ağlarında korunuyor ve saldırı yeteneği devam ediyor . Üstelik savaş, Yemen’den Körfez’e kadar genişleyerek bölgesel bir yangına dönüşmüş durumda. İran artık klasik bir devlet gibi değil, asimetrik bir ağı harekete geçirerek savaşıyor. Tek bir büyük cephe savaşı vermiyor. Bunun yerine yayılmış, esnek, yıpratıcı bir strateji izliyor. Bu, savaşın doğasını kökten değiştiriyor. Sonucu hemen alacak; hızlı zafer veya yenilgi ile sonuçlanacak bir savaş değil bu; bir yıpratma ve dayanıklılık savaşı.
Bu noktada tarafların ne istediği ile ne elde edebileceği arasındaki makas açılmış durumda. ABD’nin temel hedefi açıktı: İran’ın nükleer ve füze kapasitesini yok etmek, mümkünse rejimi zayıflatmak ya da düşürmek... Ancak savaşın ilk ayı gösterdi ki bu hedefler, askeri üstünlükle doğrudan elde edilemiyor.
İran'a gelince: Tahran, “kazanmak” yerine “kaybetmemeyi” hedefleyen bir strateji izliyor. Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji sistemini baskı altına alması, bu stratejinin en kritik hamlesi oldu . Bu hamle, İran’ın askeri olarak zayıf olsa bile jeoekonomik olarak son derece güçlü bir kaldıraç üretebildiğini gösteriyor. Aynı anda ABD’nin müzakere teklifleri ile sahadaki askeri baskıyı birlikte yürütmesi, Washington’un da hızlı zafer beklentisinden geri adım attığını gösteriyor. Trump'ın zigzakları belirsizliği daha da artırıyor.
Savaşın belki de en kritik sonucu, askeri değil ekonomik cephede ortaya çıkıyor. Petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, küresel enflasyonu tetiklemesi ve ABD tahvil piyasalarında bile sarsıntı yaratması, bu savaşın aslında bir “küresel sistem krizi”ne doğru evrildiğini ortaya koyuyor.
Rejimin artan protestolar nedeniyle içerden yıkılacağı beklentisi, "anavatana" dışsal "düşman saldırısına" direnç duygusuyla sönümlendi. Saldırganlar, bunun tam tersini bekliyordu.
Bu ortamda İran paradoksal bir avantaja sahip oldu: Zaten yaptırımlar altında yaşayan bir ekonomi olduğu için küresel şoklardan görece daha az etkilenirken, dünya ekonomisi bu savaşa çok daha kırılgan tepki veriyor. Bu durum, klasik güç tanımını tersine çeviriyor: Çelişkili biçimde sistemin dışındaki bir aktör, sistemin içindekini daha fazla sarsabiliyor.
SAVAŞ SONRASI?
Pekiyi savaş sonunda ne olur? En gerçekçi senaryo, klasik zafer-yenilgi düzleminde bir “kazanan”ın çıkmaması durumudur. Ancak bu, güç dağılımının değişmeyeceği anlamına gelmez. Aksine, Ortadoğu’da yeni bir düzenin temelleri atılıyor: Merkezî devletlerin zayıfladığı, devlet-altı vekil güçlerin ve onlarla olan ilişki-işbirliği ağlarının güç kazandığı, enerji yollarının silah haline geldiği bir düzen...
İran bu yeni düzende “yıkılamayan ve bölgede konumunu daha da konsolide eden" bir aktör haline gelebilir. Bu da onu, klasik anlamda küresel bir güç değil ama vazgeçilmez bir bölgesel güç konumuna getirebilir. ABD’nin askeri olarak üstün olduğu ama siyasi sonuç üretmekte zorlandığı her savaşta (Vietnam, Afganistan, Irak) olduğu gibi, burada da sonuç sahada değil, zaman içinde şekilleneceğe benziyor.
Ve sorulmasından korkulan soru: ABD istemeden İran’ı güçlendiriyor mu? Kısa vadede cevap “hayır” gibi görünebilir; İran ağır kayıplar veriyor, altyapısı zarar görüyor, iç dengeleri sarsılıyor. Ancak orta ve uzun vadede tablo tersine dönebilir. Çünkü bu savaş İran’ı üç açıdan güçlendiriyor: Birincisi, rejimi içerde konsolide etme imkânı; ikincisi, bölgesel vekil ağlarını daha iyi örgütleyerek etkisini sürdürmek; üçüncüsü ve en önemlisi, küresel enerji sistemi üzerindeki stratejik önemini dramatik biçimde artırma.
Eğer bir aktör, kendisinden çok daha güçlü bir koalisyona rağmen ayakta kalabiliyor ve hatta küresel sistemi etkileyebiliyorsa, o aktör artık “zayıf” değildir. ABD-İsrail saldırganlığı -hiç istemeden- İran'a böyle bir nitelik kazandırmış görünüyor.
Sonuç olarak bu savaş, tekil ülkelerin konumlarını aşan, bir çağın sonunun geldiğini ilan eden kırılma noktasıdır. ABD, İran’ı yenmeye çalışırken aslında yeni bir savaş türünü meşrulaştırıyor: Hukuku ve belirgin bir merkezi olmayan, ekonomik şok üreten, uzun süreli yıpratma savaşları. Ve bu savaş türünde kazanan, en güçlü olan değil; en uzun süre ayakta kalabilen olacağa benziyor.
İran’ın stratejisi tam da budur: hayatta kalmak... Bazen bu, büyük kayıplara rağmen kazanmanın en etkili yoludur.
YA TÜRKİYE?
Bu tablo içinde Türkiye, kendisini son derece hassas ama aynı zamanda stratejik fırsatlar barındıran bir eşikte duruyor. Türkiye, coğrafi konumu gereği savaşın ekonomik, güvenlik ve diplomatik dalgalarını aynı anda hisseden nadir ülkelerden biri: Enerji fiyatlarındaki artış cari dengeyi zorlarken, bölgesel istikrarsızlık sınır güvenliği ve göç baskısını artırıyor.
Ancak bu riskli gerçeklik, Ankara’ya önemli bir manevra alanı da açıyor. NATO üyesi olarak Batı ile kurumsal bağlarını korurken, İran ile doğrudan çatışmaya girmeyen ve bölgesel diplomasi kanallarını açık tutan bir duruş, Türkiye’yi potansiyel bir “dengeleyici arabulucu” haline getirebilir.
Kritik mesele burada stratejik akıldır: Türkiye bu krizi kısa vadeli güvenlik refleksleriyle yöneten bir “tepkisel aktör” olarak mı kalacaktır yoksa enerji koridorları, diplomatik girişimler ve bölgesel denge politikaları üzerinden yeni Ortadoğu düzeninde kurucu bir rol üstlenmeye mi çalışacaktır? Bu ikinci yol, zor, karmaşık ama tarihsel olarak nadir açılan bir fırsat penceresidir.