Bireysel İkbalin Gölgesinde Kürt Siyaseti: Kimse Üzerine Alınmıyor!
Yazının Giriş Tarihi: 29.03.2026 10:21
Yazının Güncellenme Tarihi: 29.03.2026 17:16
Kürt siyasal hareketi, yalnızca bir siyasi mücadele hattı değil, aynı zamanda tarihsel, toplumsal ve sınıfsal dönüşümlerin iç içe geçtiği uzun soluklu bir yürüyüştür. Bu yürüyüş, kimi zaman büyük bedellerle, kimi zaman önemli kazanımlarla ilerledi. Ancak bugün gelinen noktada, hareketin içinden yükselen bir eleştiri, yeni bir tartışma başlığını açmış durumda:
“Sizin yarattığınız değerler üzerinden bireysel ikbal peşinde koşanlar sert kayaya çarpacaklar; bunlara müsaade etmeyeceğiz.”
Bu söz, sadece bir çıkış değil, aynı zamanda bir birikimin, bir rahatsızlığın ve belki de gecikmiş bir yüzleşmenin ifadesidir. Peki bu söz kime yöneliktir? Ve neden bu kadar güçlü bir yankı bulmasına rağmen kimse doğrudan üzerine alınmamaktadır?
1980’lerin sonundan itibaren Kürt siyasal hareketinin legal alandaki ilk görünür aktörleri, çoğunlukla bölgenin feodal yapılarından gelen ama modern eğitimle dönüşmüş bir kuşaktı. Ahmet Türk, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Leyla Zana gibi isimler, bu geçişin sembolleri olarak öne çıktı.
Bu kuşak, bir yandan geleneksel aşiret bağlarını taşırken, diğer yandan modern siyasal temsilin taşıyıcısı oldu. Böylece Kürt hareketi, kırsal ve silahlı mücadele ekseninden çıkarak şehirli, kurumsal ve legal bir zeminde de varlık göstermeye başladı.
1990’lı yıllarda Halkın Emek Partisi (HEP) öncülüğünde kurulan ittifaklar özellikle sosyal demokrat zeminle kurulan ilişkiler aslında bugün yeniden tartışılan Türk-Kürt siyasal ortaklığının geçmiş versiyonlarıydı. Ancak bu süreç, devletin derin yapılarının müdahaleleriyle kesintiye uğradı. Dokunulmazlıkların kaldırılması, siyasetçilerin tutuklanması ve partilerin kapatılması, hareketin legal hattını zayıflattı.
2000’li yıllar, Kürt siyasal hareketi açısından yeniden toparlanma ve kurumsallaşma dönemiydi. Avrupa Birliği sürecinin de etkisiyle siyaset alanı görece genişledi. Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) ve devamındaki siyasi yapılar, yerel yönetimlerde önemli başarılar elde etti.
Belediyeler üzerinden geliştirilen yeni yönetim anlayışı, halkla doğrudan temas kuran bir model ortaya çıkardı. Diyarbakır başta olmak üzere birçok kentte yerel yönetimler sadece hizmet sunan değil, aynı zamanda kimlik ve kültür politikalarının da taşıyıcısı haline geldi.
2007 seçimlerinde “Bağımsız aday” formülüyle Bin Umut Adaylarının Meclis’e girilmesi, %10 seçim barajının fiilen aşılması anlamına geliyordu. Bu, Kürt siyasal hareketi için önemli bir eşikti. Artık sadece sokakta değil, devletin merkezinde de temsil söz konusuydu. Ancak her yükseliş, kendi risklerini de beraberinde getirir.
Siyasal alanın genişlemesiyle birlikte hareket içinde bir bürokratikleşme eğilimi ortaya çıktı. Siyaset, bir mücadele alanı olmaktan giderek bir kariyer alanına dönüşmeye başladı.
“Kendi yarattığımız yapılar içinde, halktan uzaklaşan bir siyaset dili üretmeye başladık.”
Siyaset, mücadele olmaktan çıktı.
Meslek oldu. Kariyer oldu. Geçim kapısı oldu.
• Aynı isimler yıllarca koltuk değiştirdi
• İki dönem kuralı esnetildi
• Parti içi demokrasi daraldı
• Halkla bağ zayıfladı
En nihayetinde partiyi yöneten merkeziyetçi bir elit bürokrasi oluştu. Tam da bu tartışmaların başladığı bir dönemde kayyum politikaları devreye girdi. Seçilmiş belediyelere atanan yöneticiler, sadece yerel demokrasiyi değil, halkın iradesini de hedef aldı.
Ancak burada çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı. Halk, tüm eksikliklere rağmen kendi seçtiği yönetimlere ve iradesine her türlü saldırıya rağmen sahip çıktı.
Bu durum, iki gerçeği aynı anda görünür kıldı:
1. Devlet müdahalesine karşı güçlü bir toplumsal refleks
2. Buna rağmen içeride biriken ciddi bir memnuniyetsizlik
Bugün dile getirilen “bireysel ikbal” eleştirisi, tam da bu çelişkili zeminin ürünüdür. 30 yılını cezaevinde geçiren Çetin Arkaş içerde bile dışarıyı görebilmiş bir yoğunluk yakalamış ve en güçlü halk hareketinin olduğu meydanda eleştirisini dile getirmiştir.
Bu eleştiriyi herkes duydu. Herkes alkışladı.
Ama kimse üzerine alınmadı.
Çünkü bu söz, tek tek kişilere değil, bir zihniyete yöneliktir.
• Siyaseti bir temsil alanı yerine kişisel yükseliş aracı olarak görenlere
• Halkla bağ kurmak yerine bürokratik konfor alanını tercih edenlere
• Mücadele mirasını kişisel kariyer basamağına dönüştürenlere yöneltilmiş kolektif bir uyarıydı.
Bu eleştiri, Kürt siyaseti içinde yer alan herkeseydi.
Sadece milletvekillerine, belediye başkanlarına ya da üst düzey yöneticilere değil;
il örgütlerinden gençlik yapılanmalarına, yerel yöneticilerden parti emekçilerine kadar uzanan geniş bir alana yöneliktir.
Bu yüzden asıl mesele, “kim suçlu?” sorusu değil;
“kim sorumluluk alacak?” sorusudur.
Bugüne kadar Kürt siyasal hareketi, tarihsel olarak en büyük gücünü kendi iç eleştiri mekanizmalarından almıştır. Bugün de aynı eşikte durduğunu Newroz meydanında temsil ettiği değerleri hatırlatarak seslenmiştir.
“Bu söz ya bir kırılmanın başlangıcı olacak, ya da bir dönüşümün.”
Eğer bu eleştiri doğru zeminde sahiplenilirse, Kürt siyaseti kendini yenileyebilir.
Ama eğer herkes bu sözün dışına çıkmaya devam ederse, o zaman sorun derinleşir.
Bu gerçekliği bilerek hareket etmek kazım. Bireysel ikbal arayışı, kolektif mücadelenin önüne geçtiği anda, sadece siyaset değil, o siyasetin temsil ettiği toplumsal değerler de aşınır.
Ve bu yüzden, bu sözün gerçek muhatabı tek tek kişiler değil, bir zihniyet, bir alışkanlık, bir çürüme biçimidir.
Eğer gerçekten “sert kayaya çarpacaklar” diyorsak,
önce kendimiz aynaya bakmalıyız.
Aksi halde o kaya,
hepimizin üzerine yuvarlanacak.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Şiyar Kaymaz
Bireysel İkbalin Gölgesinde Kürt Siyaseti: Kimse Üzerine Alınmıyor!
Kürt siyasal hareketi, yalnızca bir siyasi mücadele hattı değil, aynı zamanda tarihsel, toplumsal ve sınıfsal dönüşümlerin iç içe geçtiği uzun soluklu bir yürüyüştür. Bu yürüyüş, kimi zaman büyük bedellerle, kimi zaman önemli kazanımlarla ilerledi. Ancak bugün gelinen noktada, hareketin içinden yükselen bir eleştiri, yeni bir tartışma başlığını açmış durumda:
“Sizin yarattığınız değerler üzerinden bireysel ikbal peşinde koşanlar sert kayaya çarpacaklar; bunlara müsaade etmeyeceğiz.”
Bu söz, sadece bir çıkış değil, aynı zamanda bir birikimin, bir rahatsızlığın ve belki de gecikmiş bir yüzleşmenin ifadesidir. Peki bu söz kime yöneliktir? Ve neden bu kadar güçlü bir yankı bulmasına rağmen kimse doğrudan üzerine alınmamaktadır?
1980’lerin sonundan itibaren Kürt siyasal hareketinin legal alandaki ilk görünür aktörleri, çoğunlukla bölgenin feodal yapılarından gelen ama modern eğitimle dönüşmüş bir kuşaktı. Ahmet Türk, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Leyla Zana gibi isimler, bu geçişin sembolleri olarak öne çıktı.
Bu kuşak, bir yandan geleneksel aşiret bağlarını taşırken, diğer yandan modern siyasal temsilin taşıyıcısı oldu. Böylece Kürt hareketi, kırsal ve silahlı mücadele ekseninden çıkarak şehirli, kurumsal ve legal bir zeminde de varlık göstermeye başladı.
1990’lı yıllarda Halkın Emek Partisi (HEP) öncülüğünde kurulan ittifaklar özellikle sosyal demokrat zeminle kurulan ilişkiler aslında bugün yeniden tartışılan Türk-Kürt siyasal ortaklığının geçmiş versiyonlarıydı. Ancak bu süreç, devletin derin yapılarının müdahaleleriyle kesintiye uğradı. Dokunulmazlıkların kaldırılması, siyasetçilerin tutuklanması ve partilerin kapatılması, hareketin legal hattını zayıflattı.
2000’li yıllar, Kürt siyasal hareketi açısından yeniden toparlanma ve kurumsallaşma dönemiydi. Avrupa Birliği sürecinin de etkisiyle siyaset alanı görece genişledi. Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) ve devamındaki siyasi yapılar, yerel yönetimlerde önemli başarılar elde etti.
Belediyeler üzerinden geliştirilen yeni yönetim anlayışı, halkla doğrudan temas kuran bir model ortaya çıkardı. Diyarbakır başta olmak üzere birçok kentte yerel yönetimler sadece hizmet sunan değil, aynı zamanda kimlik ve kültür politikalarının da taşıyıcısı haline geldi.
2007 seçimlerinde “Bağımsız aday” formülüyle Bin Umut Adaylarının Meclis’e girilmesi, %10 seçim barajının fiilen aşılması anlamına geliyordu. Bu, Kürt siyasal hareketi için önemli bir eşikti. Artık sadece sokakta değil, devletin merkezinde de temsil söz konusuydu. Ancak her yükseliş, kendi risklerini de beraberinde getirir.
Siyasal alanın genişlemesiyle birlikte hareket içinde bir bürokratikleşme eğilimi ortaya çıktı. Siyaset, bir mücadele alanı olmaktan giderek bir kariyer alanına dönüşmeye başladı.
“Kendi yarattığımız yapılar içinde, halktan uzaklaşan bir siyaset dili üretmeye başladık.”
Siyaset, mücadele olmaktan çıktı.
Meslek oldu. Kariyer oldu. Geçim kapısı oldu.
• Aynı isimler yıllarca koltuk değiştirdi
• İki dönem kuralı esnetildi
• Parti içi demokrasi daraldı
• Halkla bağ zayıfladı
En nihayetinde partiyi yöneten merkeziyetçi bir elit bürokrasi oluştu. Tam da bu tartışmaların başladığı bir dönemde kayyum politikaları devreye girdi. Seçilmiş belediyelere atanan yöneticiler, sadece yerel demokrasiyi değil, halkın iradesini de hedef aldı.
Ancak burada çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı. Halk, tüm eksikliklere rağmen kendi seçtiği yönetimlere ve iradesine her türlü saldırıya rağmen sahip çıktı.
Bu durum, iki gerçeği aynı anda görünür kıldı:
1. Devlet müdahalesine karşı güçlü bir toplumsal refleks
2. Buna rağmen içeride biriken ciddi bir memnuniyetsizlik
Bugün dile getirilen “bireysel ikbal” eleştirisi, tam da bu çelişkili zeminin ürünüdür. 30 yılını cezaevinde geçiren Çetin Arkaş içerde bile dışarıyı görebilmiş bir yoğunluk yakalamış ve en güçlü halk hareketinin olduğu meydanda eleştirisini dile getirmiştir.
Bu eleştiriyi herkes duydu. Herkes alkışladı.
Ama kimse üzerine alınmadı.
Çünkü bu söz, tek tek kişilere değil, bir zihniyete yöneliktir.
• Siyaseti bir temsil alanı yerine kişisel yükseliş aracı olarak görenlere
• Halkla bağ kurmak yerine bürokratik konfor alanını tercih edenlere
• Mücadele mirasını kişisel kariyer basamağına dönüştürenlere yöneltilmiş kolektif bir uyarıydı.
Bu eleştiri, Kürt siyaseti içinde yer alan herkeseydi.
Sadece milletvekillerine, belediye başkanlarına ya da üst düzey yöneticilere değil;
il örgütlerinden gençlik yapılanmalarına, yerel yöneticilerden parti emekçilerine kadar uzanan geniş bir alana yöneliktir.
Bu yüzden asıl mesele, “kim suçlu?” sorusu değil;
“kim sorumluluk alacak?” sorusudur.
Bugüne kadar Kürt siyasal hareketi, tarihsel olarak en büyük gücünü kendi iç eleştiri mekanizmalarından almıştır. Bugün de aynı eşikte durduğunu Newroz meydanında temsil ettiği değerleri hatırlatarak seslenmiştir.
“Bu söz ya bir kırılmanın başlangıcı olacak, ya da bir dönüşümün.”
Eğer bu eleştiri doğru zeminde sahiplenilirse, Kürt siyaseti kendini yenileyebilir.
Ama eğer herkes bu sözün dışına çıkmaya devam ederse, o zaman sorun derinleşir.
Bu gerçekliği bilerek hareket etmek kazım. Bireysel ikbal arayışı, kolektif mücadelenin önüne geçtiği anda, sadece siyaset değil, o siyasetin temsil ettiği toplumsal değerler de aşınır.
Ve bu yüzden, bu sözün gerçek muhatabı tek tek kişiler değil, bir zihniyet, bir alışkanlık, bir çürüme biçimidir.
Eğer gerçekten “sert kayaya çarpacaklar” diyorsak,
önce kendimiz aynaya bakmalıyız.
Aksi halde o kaya,
hepimizin üzerine yuvarlanacak.