Gürültü Mü, Güç Mü? İran–ABD Geriliminde Gerçek Kontrol Kimde?
Yazının Giriş Tarihi: 26.04.2026 14:20
Yazının Güncellenme Tarihi: 26.04.2026 14:23
Savaş zamanlarında ilk kaybedilen şey çoğu zaman gerçeklerdir. Her cephede silahlar konuşurken, perde arkasında algılar savaşı başlar. Son İran–ABD geriliminde de olan tam olarak buydu. Bir tarafta yüksek sesle konuşan Washington ve Tel Aviv, diğer tarafta ise daha az konuşup sahada hamle yapan Tahran vardı. Peki bu süreçte gerçekten kontrol kimdeydi?
Donald Trump, Lübnan cephesindeki ateşkesi kendi başarısı gibi sunmaya çalıştı. Ardından Hürmüz Boğazı’nın açılması da yine Amerikan baskısının sonucuymuş gibi servis edildi. Trump her zamanki tarzıyla zafer ilan etti, tehditler savurdu, İran’ın köşeye sıkıştığını söyledi. Ancak kısa süre sonra ortaya çıkan tablo, bu söylemin sahadaki gerçekle uyuşmadığını gösterdi.
Çünkü Hürmüz’de son sözü yine İran söyledi. Geçiş şartlarını belirleyen, kontrolü elinde tutan ve deniz trafiğini stratejik koz olarak kullanan taraf Tahran oldu. Eğer ABD gerçekten mutlak bir üstünlük kurmuş olsaydı, bu boğaz üzerindeki irade tamamen Washington’da olurdu. Oysa yaşananlar bunun tersini gösterdi.
Burada dikkat çekici nokta şu: Güç sahibi olan taraf çoğu zaman bağırmaz. Plan yapar, uygular ve sonucu gösterir. Zayıf olan taraf ise çoğu zaman gürültü çıkarır, söylemini sürekli değiştirir ve algıyla kazanamadığını propaganda ile kapatmaya çalışır. Trump’ın süreç boyunca birbiriyle çelişen açıklamaları tam da bu psikolojiyi yansıtıyordu.
İran ise daha net bir çizgi izledi. Müzakerelerin ancak kendi egemenlik şartları çerçevesinde yapılacağını söyledi. Kuşatma altında pazarlık yapmayacağını ilan etti. Nükleer dosyada aşağılanmayı kabul etmeyeceğini açıkça ortaya koydu. Yani konuşmaktan çok pozisyon aldı.
Lübnan cephesinde de benzer bir tablo görüldü. İsrail’in kısa sürede sonuç alma hedefi gerçekleşmedi. Ateşkes, mutlak bir İsrail zaferi olarak değil; uzayan savaşın maliyetleri nedeniyle mecburi bir duraklama olarak ortaya çıktı. Bu da İran’ın bölgesel denklem kurma kapasitesini gösterdi. Çünkü artık cepheler birbirinden bağımsız değildi. Lübnan, Hürmüz, enerji güvenliği ve müzakereler aynı denklem içine girmişti.
İşte Tahran’ın asıl başarısı burada yatıyor: Dağınık görünen başlıkları tek stratejik hatta dönüştürmek. İran, rakiplerinin ayrı ayrı yönetmek istediği kriz alanlarını birbirine bağladı. Böylece her baskı aracını kendi lehine kullanabildi.
Sonuç olarak bu gerilim bize bir kez daha şunu gösterdi: Uluslararası siyasette gerçek güç, en yüksek sesle konuşanda değil; rakibini kendi şartlarına göre hareket etmeye zorlayandadır. Trump konuştu, tehdit etti, zafer ilan etti. İran ise sahada hamle yaptı ve denklemi belirledi.
Savaşlarda kazanan her zaman en çok bağıran değil, son sözü söyleyendir. Bu süreçte o son sözün Tahran’dan çıktığı açıkça görüldü.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Şükrü Kırboğa
Gürültü Mü, Güç Mü? İran–ABD Geriliminde Gerçek Kontrol Kimde?
Savaş zamanlarında ilk kaybedilen şey çoğu zaman gerçeklerdir. Her cephede silahlar konuşurken, perde arkasında algılar savaşı başlar. Son İran–ABD geriliminde de olan tam olarak buydu. Bir tarafta yüksek sesle konuşan Washington ve Tel Aviv, diğer tarafta ise daha az konuşup sahada hamle yapan Tahran vardı. Peki bu süreçte gerçekten kontrol kimdeydi?
Donald Trump, Lübnan cephesindeki ateşkesi kendi başarısı gibi sunmaya çalıştı. Ardından Hürmüz Boğazı’nın açılması da yine Amerikan baskısının sonucuymuş gibi servis edildi. Trump her zamanki tarzıyla zafer ilan etti, tehditler savurdu, İran’ın köşeye sıkıştığını söyledi. Ancak kısa süre sonra ortaya çıkan tablo, bu söylemin sahadaki gerçekle uyuşmadığını gösterdi.
Çünkü Hürmüz’de son sözü yine İran söyledi. Geçiş şartlarını belirleyen, kontrolü elinde tutan ve deniz trafiğini stratejik koz olarak kullanan taraf Tahran oldu. Eğer ABD gerçekten mutlak bir üstünlük kurmuş olsaydı, bu boğaz üzerindeki irade tamamen Washington’da olurdu. Oysa yaşananlar bunun tersini gösterdi.
Burada dikkat çekici nokta şu: Güç sahibi olan taraf çoğu zaman bağırmaz. Plan yapar, uygular ve sonucu gösterir. Zayıf olan taraf ise çoğu zaman gürültü çıkarır, söylemini sürekli değiştirir ve algıyla kazanamadığını propaganda ile kapatmaya çalışır. Trump’ın süreç boyunca birbiriyle çelişen açıklamaları tam da bu psikolojiyi yansıtıyordu.
İran ise daha net bir çizgi izledi. Müzakerelerin ancak kendi egemenlik şartları çerçevesinde yapılacağını söyledi. Kuşatma altında pazarlık yapmayacağını ilan etti. Nükleer dosyada aşağılanmayı kabul etmeyeceğini açıkça ortaya koydu. Yani konuşmaktan çok pozisyon aldı.
Lübnan cephesinde de benzer bir tablo görüldü. İsrail’in kısa sürede sonuç alma hedefi gerçekleşmedi. Ateşkes, mutlak bir İsrail zaferi olarak değil; uzayan savaşın maliyetleri nedeniyle mecburi bir duraklama olarak ortaya çıktı. Bu da İran’ın bölgesel denklem kurma kapasitesini gösterdi. Çünkü artık cepheler birbirinden bağımsız değildi. Lübnan, Hürmüz, enerji güvenliği ve müzakereler aynı denklem içine girmişti.
İşte Tahran’ın asıl başarısı burada yatıyor: Dağınık görünen başlıkları tek stratejik hatta dönüştürmek. İran, rakiplerinin ayrı ayrı yönetmek istediği kriz alanlarını birbirine bağladı. Böylece her baskı aracını kendi lehine kullanabildi.
Sonuç olarak bu gerilim bize bir kez daha şunu gösterdi: Uluslararası siyasette gerçek güç, en yüksek sesle konuşanda değil; rakibini kendi şartlarına göre hareket etmeye zorlayandadır. Trump konuştu, tehdit etti, zafer ilan etti. İran ise sahada hamle yaptı ve denklemi belirledi.
Savaşlarda kazanan her zaman en çok bağıran değil, son sözü söyleyendir. Bu süreçte o son sözün Tahran’dan çıktığı açıkça görüldü.