Orta Doğu’da Stratejik Körlük: Amerika’nın Yanlış Hesabı
Yazının Giriş Tarihi: 15.03.2026 11:04
Yazının Güncellenme Tarihi: 15.03.2026 11:07
Orta Doğu’da yaşanan son gelişmeler yalnızca bölgesel bir kriz değildir. Aynı zamanda küresel güçlerin stratejik aklının ne kadar doğru çalıştığını gösteren ciddi bir sınavdır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran konusunda izlediği politika, Washington’daki karar vericilerin bölgeyi hâlâ yüzeysel analizlerle okumaya çalıştığını ortaya koyuyor.
ABD’de başkanlık yapan Donald Trump döneminde İran’a karşı geliştirilen stratejiler, sanki İran herhangi bir zayıf devletmiş gibi kurgulandı. Lider kadrolarına yönelik operasyonlar, siyasi baskı ve hızlı bir rejim çözülmesi beklentisi… Bu tür senaryolar bazı kırılgan ülkelerde işe yarayabilir. Ancak İran böyle bir ülke değildir. Yaklaşık yüz milyona yaklaşan nüfusu, binlerce yıllık devlet geleneği ve imparatorluk tecrübesi olan bir devlettir. Böyle bir ülkenin yalnızca liderinin ortadan kaldırılmasıyla çökeceğini düşünmek, stratejik analizden çok jeopolitik bir yanılsamadır.
Bu noktada asıl dikkat çekici olan şey ise Amerikan kurumlarının rolüdür. ABD gibi kurumsal yapıları güçlü bir devlette, sadece siyasi liderlerin öngörüleriyle böylesine büyük hesapların yapılması beklenmez. Pentagon ve Central Intelligence Agency gibi kurumların görevi, siyasi liderleri sahadaki gerçeklerle yüzleştirmek ve stratejik hataları önlemektir. Eğer bu kurumlar yeterince güçlü bir şekilde devreye girmediyse, bu durum yalnızca bir politika hatası değil; Amerikan devlet aklının ciddi bir zafiyetidir.
İsrail tarafında ise tablo daha da karmaşık bir hâl almıştır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu uzun süredir hem iç politikada hem de dış politikada agresif adımlarıyla tartışılıyor. Yolsuzluk davalarıyla karşı karşıya olan bir liderin, siyasi geleceğini korumak için dış krizleri büyüttüğü yönündeki eleştiriler artık sadece muhaliflerin değil, uluslararası gözlemcilerin de dile getirdiği bir iddiaya dönüşmüş durumda.
Bugün İsrail’in bir zamanlar gurur duyduğu demokratik sistem bile tartışma konusu hâline gelmiş durumda. Çünkü bazı eleştirmenlere göre Netanyahu’nun izlediği siyaset, giderek Orta Doğu’daki otoriter liderlerin yöntemlerine benzemeye başladı. Bir liderin kendi siyasi geleceği uğruna bütün bölgeyi ateşe atabilecek politikalar izlemesi, yalnızca İsrail için değil, bölgenin tamamı için ciddi bir tehlikedir.
ABD’nin Orta Doğu politikasının temelinde uzun yıllardır İsrail merkezli bir güvenlik yaklaşımı bulunuyor. Bu yaklaşım, özellikle ABD Başkanı Joe Biden döneminde de büyük ölçüde devam etti. Washington, İsrail’in güvenliğini bölgedeki politikasının merkezine yerleştirmeyi sürdürdü. Ancak bu stratejinin Amerika’ya ne kazandırdığı sorusu artık daha yüksek sesle soruluyor.
Çünkü İsrail’in agresif politikaları yalnızca bölgedeki gerilimi artırmakla kalmıyor; aynı zamanda Amerika’nın Arap dünyasındaki ve İslam coğrafyasındaki itibarını da ciddi biçimde zedeliyor. Dahası, bu politikalar ABD’nin bölgedeki müttefiklerini azaltırken karşıtlarını çoğaltıyor.
Tarih bize büyük güçlerin çoğu zaman askeri yenilgilerden değil, yanlış stratejik hesaplardan dolayı zayıfladığını gösterir. Bugün Washington’un İran konusunda yaptığı hesap hatası da tam olarak böyle bir risk barındırıyor. İran gibi köklü bir devleti küçümsemek, bölgenin tarihsel ve sosyolojik gerçeklerini göz ardı etmek ve tüm stratejiyi tek bir bölgesel aktörün perspektifine göre şekillendirmek, bir süper güç için son derece tehlikeli bir yaklaşımdır.
Eğer ABD bu stratejik körlüğü sürdürürse, Orta Doğu’da yaşanacak her yeni kriz yalnızca bölgeyi değil, aynı zamanda Amerikan gücünün küresel meşruiyetini de aşındıracaktır. Çünkü güç yalnızca askeri kapasiteyle ölçülmez; doğru okunan tarih, doğru analiz edilen toplumlar ve akılcı diplomasiyle ayakta kalır.
Bugün yaşanan gelişmeler şu soruyu giderek daha güçlü biçimde gündeme getiriyor: Amerika gerçekten dünyayı doğru okuyabilen bir stratejik akla hâlâ sahip mi, yoksa kendi kurduğu sistemin ağırlığı altında yavaş yavaş gücünü mü tüketiyor?
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Şükrü Kırboğa
Orta Doğu’da Stratejik Körlük: Amerika’nın Yanlış Hesabı
Orta Doğu’da yaşanan son gelişmeler yalnızca bölgesel bir kriz değildir. Aynı zamanda küresel güçlerin stratejik aklının ne kadar doğru çalıştığını gösteren ciddi bir sınavdır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran konusunda izlediği politika, Washington’daki karar vericilerin bölgeyi hâlâ yüzeysel analizlerle okumaya çalıştığını ortaya koyuyor.
ABD’de başkanlık yapan Donald Trump döneminde İran’a karşı geliştirilen stratejiler, sanki İran herhangi bir zayıf devletmiş gibi kurgulandı. Lider kadrolarına yönelik operasyonlar, siyasi baskı ve hızlı bir rejim çözülmesi beklentisi… Bu tür senaryolar bazı kırılgan ülkelerde işe yarayabilir. Ancak İran böyle bir ülke değildir. Yaklaşık yüz milyona yaklaşan nüfusu, binlerce yıllık devlet geleneği ve imparatorluk tecrübesi olan bir devlettir. Böyle bir ülkenin yalnızca liderinin ortadan kaldırılmasıyla çökeceğini düşünmek, stratejik analizden çok jeopolitik bir yanılsamadır.
Bu noktada asıl dikkat çekici olan şey ise Amerikan kurumlarının rolüdür. ABD gibi kurumsal yapıları güçlü bir devlette, sadece siyasi liderlerin öngörüleriyle böylesine büyük hesapların yapılması beklenmez. Pentagon ve Central Intelligence Agency gibi kurumların görevi, siyasi liderleri sahadaki gerçeklerle yüzleştirmek ve stratejik hataları önlemektir. Eğer bu kurumlar yeterince güçlü bir şekilde devreye girmediyse, bu durum yalnızca bir politika hatası değil; Amerikan devlet aklının ciddi bir zafiyetidir.
İsrail tarafında ise tablo daha da karmaşık bir hâl almıştır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu uzun süredir hem iç politikada hem de dış politikada agresif adımlarıyla tartışılıyor. Yolsuzluk davalarıyla karşı karşıya olan bir liderin, siyasi geleceğini korumak için dış krizleri büyüttüğü yönündeki eleştiriler artık sadece muhaliflerin değil, uluslararası gözlemcilerin de dile getirdiği bir iddiaya dönüşmüş durumda.
Bugün İsrail’in bir zamanlar gurur duyduğu demokratik sistem bile tartışma konusu hâline gelmiş durumda. Çünkü bazı eleştirmenlere göre Netanyahu’nun izlediği siyaset, giderek Orta Doğu’daki otoriter liderlerin yöntemlerine benzemeye başladı. Bir liderin kendi siyasi geleceği uğruna bütün bölgeyi ateşe atabilecek politikalar izlemesi, yalnızca İsrail için değil, bölgenin tamamı için ciddi bir tehlikedir.
ABD’nin Orta Doğu politikasının temelinde uzun yıllardır İsrail merkezli bir güvenlik yaklaşımı bulunuyor. Bu yaklaşım, özellikle ABD Başkanı Joe Biden döneminde de büyük ölçüde devam etti. Washington, İsrail’in güvenliğini bölgedeki politikasının merkezine yerleştirmeyi sürdürdü. Ancak bu stratejinin Amerika’ya ne kazandırdığı sorusu artık daha yüksek sesle soruluyor.
Çünkü İsrail’in agresif politikaları yalnızca bölgedeki gerilimi artırmakla kalmıyor; aynı zamanda Amerika’nın Arap dünyasındaki ve İslam coğrafyasındaki itibarını da ciddi biçimde zedeliyor. Dahası, bu politikalar ABD’nin bölgedeki müttefiklerini azaltırken karşıtlarını çoğaltıyor.
Tarih bize büyük güçlerin çoğu zaman askeri yenilgilerden değil, yanlış stratejik hesaplardan dolayı zayıfladığını gösterir. Bugün Washington’un İran konusunda yaptığı hesap hatası da tam olarak böyle bir risk barındırıyor. İran gibi köklü bir devleti küçümsemek, bölgenin tarihsel ve sosyolojik gerçeklerini göz ardı etmek ve tüm stratejiyi tek bir bölgesel aktörün perspektifine göre şekillendirmek, bir süper güç için son derece tehlikeli bir yaklaşımdır.
Eğer ABD bu stratejik körlüğü sürdürürse, Orta Doğu’da yaşanacak her yeni kriz yalnızca bölgeyi değil, aynı zamanda Amerikan gücünün küresel meşruiyetini de aşındıracaktır. Çünkü güç yalnızca askeri kapasiteyle ölçülmez; doğru okunan tarih, doğru analiz edilen toplumlar ve akılcı diplomasiyle ayakta kalır.
Bugün yaşanan gelişmeler şu soruyu giderek daha güçlü biçimde gündeme getiriyor:
Amerika gerçekten dünyayı doğru okuyabilen bir stratejik akla hâlâ sahip mi, yoksa kendi kurduğu sistemin ağırlığı altında yavaş yavaş gücünü mü tüketiyor?