Son yıllarda “insan hakları” kavramı, emperyalizmin en kullanışlı araçlarından biri hâline geldi. Bombalar “özgürlük” adına atılıyor, ambargolar “demokrasi” gerekçesiyle uygulanıyor, ülkeler “insan hakları ihlali” bahanesiyle kuşatma altına alınıyor. Ortaya çıkan yıkım ise neredeyse hiç konuşulmuyor.
Çünkü burada söz konusu olan şey, evrensel bir insan hakları anlayışı değil; seçici bir ahlâktır.
Batı merkezli liberal insan hakları söylemi, kimin insan sayıldığını kimin sayılmadığını belirleyen bir hiyerarşi kurar. Filistinli çocuklar bu hiyerarşide çoğu zaman görünmezdir. Irak’ta, Afganistan’da, Rojava’da ölen siviller “yan hasar” olarak kayda geçer. Ambargolarla açlığa mahkûm edilen halklar, istatistikten ibaret sayılır.
Ama aynı merkezler, işlerine geldiğinde insan haklarını yüksek sesle hatırlar.
İran’da, Suriye’de, Venezuela’da ya da başka bir “uygunsuz” ülkede haklar birdenbire kutsal hâle gelir. Asıl amaç, halkları özgürleştirmek değil; devletleri hizaya getirmektir. İnsan hakları dili, bu hizaya sokma operasyonunun ideolojik kılıfıdır.
Burada temel bir çelişki vardır:
İnsan haklarını bombalarla savunamazsınız.
Özgürlüğü ambargolarla getiremezsiniz.
Liberal insan hakları söylemi, devleti mutlak kötülük olarak sunarken, piyasayı ve küresel güçleri görünmez kılar. Oysa bugün dünyada en büyük hak ihlallerinin önemli bir kısmı, devletlerin değil; çok uluslu şirketlerin, savaş endüstrisinin ve küresel finans sisteminin ürünüdür.
Devletsizleştirilen toplumlarda haklar güçlenmez; zayıflar. Hukuk yerini keyfiliğe, yurttaşlık yerini sadakaya bırakır. Bu yüzden gerçek insan hakları mücadelesi, devleti tümden reddetmekle değil; onu halkçı, adil ve demokratik biçimde yeniden kurmakla mümkündür. Anti-emperyalizm tam da burada anlam kazanır.
Anti-emperyalizm, hakları ertelemek değildir.
Anti-emperyalizm, hakları dış müdahalelerin pazarlık konusu olmaktan kurtarmaktır.
Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın ihtiyacı olan şey; ne Batı’nın ikiyüzlü liberal ahlâkıdır ne de otoriter baskı düzenleridir. İhtiyacımız olan şey; halkların kendi kültürünü yaşayabildiği, eşit yurttaşlığa dayalı, güçlü ama denetlenebilir devletlerdir.
Anti-emperyalist yazı dizisi boyunca şunu anlatmaya çalıştım:
*İran’da mesele emperyalizmdi.
*Filistin’de mesele işgaldi.
*Suriye’de mesele devlet yıkımıydı.
*Kürt meselesinde mesele dış müdahaleydi.
*Ve insan haklarında mesele, ahlâkın kime göre tanımlandığıdır.
Artık şu gerçeği açıkça söylemenin zamanı geldi: Emperyalizm insan haklarını savunmaz; kullanır.
Haklar ancak halkların kendi mücadelesiyle, kendi devletlerinde, kendi iradeleriyle güvence altına alınır.
Bu yüzden anti-emperyalizm, geçmişe ait bir slogan değil;
bugünün en güncel, en ahlâkî ve en zorunlu siyasal tutumudur.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aydoğan Doğan
Liberal İnsan Hakları ve Emperyalist Ahlâk
Emperyalizme Karşı Notlar –5
Son yıllarda “insan hakları” kavramı, emperyalizmin en kullanışlı araçlarından biri hâline geldi. Bombalar “özgürlük” adına atılıyor, ambargolar “demokrasi” gerekçesiyle uygulanıyor, ülkeler “insan hakları ihlali” bahanesiyle kuşatma altına alınıyor. Ortaya çıkan yıkım ise neredeyse hiç konuşulmuyor.
Çünkü burada söz konusu olan şey, evrensel bir insan hakları anlayışı değil; seçici bir ahlâktır.
Batı merkezli liberal insan hakları söylemi, kimin insan sayıldığını kimin sayılmadığını belirleyen bir hiyerarşi kurar. Filistinli çocuklar bu hiyerarşide çoğu zaman görünmezdir. Irak’ta, Afganistan’da, Rojava’da ölen siviller “yan hasar” olarak kayda geçer. Ambargolarla açlığa mahkûm edilen halklar, istatistikten ibaret sayılır.
Ama aynı merkezler, işlerine geldiğinde insan haklarını yüksek sesle hatırlar.
İran’da, Suriye’de, Venezuela’da ya da başka bir “uygunsuz” ülkede haklar birdenbire kutsal hâle gelir. Asıl amaç, halkları özgürleştirmek değil; devletleri hizaya getirmektir. İnsan hakları dili, bu hizaya sokma operasyonunun ideolojik kılıfıdır.
Burada temel bir çelişki vardır:
İnsan haklarını bombalarla savunamazsınız.
Özgürlüğü ambargolarla getiremezsiniz.
Liberal insan hakları söylemi, devleti mutlak kötülük olarak sunarken, piyasayı ve küresel güçleri görünmez kılar. Oysa bugün dünyada en büyük hak ihlallerinin önemli bir kısmı, devletlerin değil; çok uluslu şirketlerin, savaş endüstrisinin ve küresel finans sisteminin ürünüdür.
Devletsizleştirilen toplumlarda haklar güçlenmez; zayıflar. Hukuk yerini keyfiliğe, yurttaşlık yerini sadakaya bırakır. Bu yüzden gerçek insan hakları mücadelesi, devleti tümden reddetmekle değil; onu halkçı, adil ve demokratik biçimde yeniden kurmakla mümkündür.
Anti-emperyalizm tam da burada anlam kazanır.
Anti-emperyalizm, hakları ertelemek değildir.
Anti-emperyalizm, hakları dış müdahalelerin pazarlık konusu olmaktan kurtarmaktır.
Türkiye’nin, bölgenin ve dünyanın ihtiyacı olan şey; ne Batı’nın ikiyüzlü liberal ahlâkıdır ne de otoriter baskı düzenleridir. İhtiyacımız olan şey; halkların kendi kültürünü yaşayabildiği, eşit yurttaşlığa dayalı, güçlü ama denetlenebilir devletlerdir.
Anti-emperyalist yazı dizisi boyunca şunu anlatmaya çalıştım:
*İran’da mesele emperyalizmdi.
*Filistin’de mesele işgaldi.
*Suriye’de mesele devlet yıkımıydı.
*Kürt meselesinde mesele dış müdahaleydi.
*Ve insan haklarında mesele, ahlâkın kime göre tanımlandığıdır.
Artık şu gerçeği açıkça söylemenin zamanı geldi:
Emperyalizm insan haklarını savunmaz; kullanır.
Haklar ancak halkların kendi mücadelesiyle, kendi devletlerinde, kendi iradeleriyle güvence altına alınır.
Bu yüzden anti-emperyalizm, geçmişe ait bir slogan değil;
bugünün en güncel, en ahlâkî ve en zorunlu siyasal tutumudur.