Küresel adaletin sınırları, güç siyaseti ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) gerçek kapasitesi
Uluslararası sistem, İkinci Dünya Savaşının inanılmaz yıkıcılığı sonrasında “bir daha asla” vaadi üzerine inşa edildi. Bu vaadin kurumsal karşılıklarından biri, insanlık suçu işkeyen bireyleri —devletleri değil— yargılayabilen bir mahkemenin kurulmasıydı. Bu mahkeme, "Uluslararası Ceza Mahkemesi" adını aldı.
Söz konusu mahkemenin üzerine oturduğu temel ilke, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gibi en ağır ihlaller karşısında, devlet başkanlarının bile dokunulmaz olmamasıdır. Ne var ki modern uluslararası hukukun en iddialı tezlerinden biri olan bu ilke, küresel güç dengeleriyle temas ettiği anda ciddi bir gerilim üretmektedir.
Bugün bu gerilimin en çarpıcı örneklerinden biri, Donald Trump ve Benjamin Netanyahu gibi liderlerin Lahey’de yargılanıp yargılanamayacağı sorusudur. Bu sorunun kısa cevabı şudur: Hukuken mümkün, siyaseten son derece zor!
Uluslararası Ceza Hukukunun Mantığı: Ulusal Egemenliğin Aşılması
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2002’de yürürlüğe giren Roma Statüsü ile kuruldu. Mahkemenin temel ilkesi “tamamlayıcılık”tır: Yani bir devlet kendi vatandaşını yargılamıyorsa ya da yargılamak istemiyorsa, ICC devreye girer. Bu, klasik egemenlik anlayışının sınırlandırılması anlamına gelir.
Ancak bu mekanizmanın çalışabilmesi için üç temel yetki türüne ihtiyaç vardır:
Suçun işlendiği devletin Roma Statüsü’ne taraf olması.
Sanığın vatandaşı olduğu devletin bu Statüye taraf olması.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından dosyanın mahkemeye sevk edilmesi
Bu üç yol, teoride evrensel adaletin kapısını açar ama pratikte ise bu kapı çoğu zaman kapalıdır.
ABD Faktörü: Hukuk ile Güç Arasındaki Çatışma
Amerika Birleşik Devletleri, ICC’ye taraf değildir ve uzun süredir bu mahkemeye mesafeli —hatta zaman zaman düşmanca— bir tutum sergilemiştir. Bu tutum halâ devam etmektedir. Washington’un temel argümanı şudur: Amerikan vatandaşları uluslararası değil, ulusal mahkemelerde yargılanmalıdır.
Bu bağlamda Donald Trump gibi bir şahsın ICC önüne çıkarılması, yalnızca hukukî değil aynı zamanda jeopolitik bir kriz anlamına gelir. ABD’nin Roma Statüsü’ne taraf olmaması, mahkemenin doğrudan yetkisini sınırlar. Teorik olarak, eğer suçlar ICC’ye taraf bir ülkenin topraklarında işlenmişse, savcılık yetki iddia edebilir. Ancak bu durumda bile ciddî bir sorun vardır: Trump’ı kim tutuklayacak ve Lahey’e teslim edecektir?
ICC’nin kendi kolluk gücü yoktur. Mahkeme karar verir; devletler uygular. ABD gibi küresel bir gücün iş birliği olmadan bu sürecin işlemesi neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle mesele hukuktan çok, küresel güç siyasetinin alanına girer.
İsrail ve Filistin Denklemi: Hukuki Alanın Genişlediği Yer
İsrail de ICC’ye taraf değildir. Ancak Filistin, Roma Statüsü’ne taraftır. Bu durumda, Filistin topraklarında işlendiği iddia edilen suçlar, ICC’ye yargı yetkisi sağlar.
Dolayısıyla Benjamin Netanyahu açısından hukukî zemin, Trump’a kıyasla daha “müsait”tir. Nitekim ICC savcılığı zaman zaman İsrail-Filistin bağlamındaki iddialar üzerine incelemeler yürütmüştür. Ancak burada da aynı yapısal sorun ortada durmaktadır: Mahkeme karar verse bile, uygulama devletlerin iş birliğine bağlıdır.
İsrail’in uluslararası sistemdeki stratejik konumu ve özellikle ABD ile olan yakın ilişkisi, bu tür bir yargı sürecinin fiiliyata dökülmesini son derece zor kılmaktadır.
Lahey’in Gücü ve Sınırları: Hukuk Nereye Kadar?
Uluslararası Ceza Mahkemesi, norm üretme kapasitesi yüksek, ancak yaptırım gücü sınırlı bir kurumdur. Afrika’daki bazı liderlerin yargılanabilmesi, çoğu zaman bu ülkelerin küresel sistemdeki görece zayıf konumları nedeniyle mümkün olmuştur. Bu durum, ICC’ye yönelik “seçici adalet” eleştirilerini de beraberinde getirmiştir.
Uluslararası hukuk, teorik olarak evrenseldir; ancak uygulamada güç dağılımından bağımsız işlemez. Bu nedenle ICC’nin önündeki en büyük sorun hukukî değil, eşitsiz güç ilişkilerinden kaynaklanan fiilî durumdur: Güçlü olanın, hesap vermekten kaçınması hali...
Sonuç: Adaletin Sınırı, Gücün Başladığı Yerdir
Donald Trump ve Benjamin Netanyahu’nun Lahey’de yargılanması ihtimali, uluslararası sistemin temel çelişkisini açığa çıkarmaktadır: Evrensel adalet iddiası ile jeopolitik gerçeklik arasındaki uçurum.
Trump için savaş suçlarından yargılanma olasılığı, mevcut güç dengeleri içinde sadece teorik bir tartışmadan ibarettir. Netanyahu için ise hukuki zemin daha müsaittir ama siyasi engeller aşılmaz görünmektedir.
Son kertede mesele şudur: Uluslararası Ceza Mahkemesi bir mahkemedir, ancak aynı zamanda bir siyaset alanıdır. Sorun yalnızca hukuki mekanizmaların eksikliği değildir. Asıl mesele, bu mekanizmaları işletecek siyasi iradenin var olup olmadığıdır. Ve bugünün dünyasında bu irade, hâlâ güç hiyerarşilerinin gölgesinde şekillenmektedir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Doğu Ergil
TRUMP VE NETANYAHU LAHEY’DE YARGILANABİLİR Mİ?
Küresel adaletin sınırları, güç siyaseti ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) gerçek kapasitesi
Uluslararası sistem, İkinci Dünya Savaşının inanılmaz yıkıcılığı sonrasında “bir daha asla” vaadi üzerine inşa edildi. Bu vaadin kurumsal karşılıklarından biri, insanlık suçu işkeyen bireyleri —devletleri değil— yargılayabilen bir mahkemenin kurulmasıydı. Bu mahkeme, "Uluslararası Ceza Mahkemesi" adını aldı.
Söz konusu mahkemenin üzerine oturduğu temel ilke, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gibi en ağır ihlaller karşısında, devlet başkanlarının bile dokunulmaz olmamasıdır. Ne var ki modern uluslararası hukukun en iddialı tezlerinden biri olan bu ilke, küresel güç dengeleriyle temas ettiği anda ciddi bir gerilim üretmektedir.
Bugün bu gerilimin en çarpıcı örneklerinden biri, Donald Trump ve Benjamin Netanyahu gibi liderlerin Lahey’de yargılanıp yargılanamayacağı sorusudur. Bu sorunun kısa cevabı şudur: Hukuken mümkün, siyaseten son derece zor!
Uluslararası Ceza Hukukunun Mantığı: Ulusal Egemenliğin Aşılması
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2002’de yürürlüğe giren Roma Statüsü ile kuruldu. Mahkemenin temel ilkesi “tamamlayıcılık”tır: Yani bir devlet kendi vatandaşını yargılamıyorsa ya da yargılamak istemiyorsa, ICC devreye girer. Bu, klasik egemenlik anlayışının sınırlandırılması anlamına gelir.
Ancak bu mekanizmanın çalışabilmesi için üç temel yetki türüne ihtiyaç vardır:
Suçun işlendiği devletin Roma Statüsü’ne taraf olması.
Sanığın vatandaşı olduğu devletin bu Statüye taraf olması.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından dosyanın mahkemeye sevk edilmesi
Bu üç yol, teoride evrensel adaletin kapısını açar ama pratikte ise bu kapı çoğu zaman kapalıdır.
ABD Faktörü: Hukuk ile Güç Arasındaki Çatışma
Amerika Birleşik Devletleri, ICC’ye taraf değildir ve uzun süredir bu mahkemeye mesafeli —hatta zaman zaman düşmanca— bir tutum sergilemiştir. Bu tutum halâ devam etmektedir. Washington’un temel argümanı şudur: Amerikan vatandaşları uluslararası değil, ulusal mahkemelerde yargılanmalıdır.
Bu bağlamda Donald Trump gibi bir şahsın ICC önüne çıkarılması, yalnızca hukukî değil aynı zamanda jeopolitik bir kriz anlamına gelir. ABD’nin Roma Statüsü’ne taraf olmaması, mahkemenin doğrudan yetkisini sınırlar. Teorik olarak, eğer suçlar ICC’ye taraf bir ülkenin topraklarında işlenmişse, savcılık yetki iddia edebilir. Ancak bu durumda bile ciddî bir sorun vardır: Trump’ı kim tutuklayacak ve Lahey’e teslim edecektir?
ICC’nin kendi kolluk gücü yoktur. Mahkeme karar verir; devletler uygular. ABD gibi küresel bir gücün iş birliği olmadan bu sürecin işlemesi neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle mesele hukuktan çok, küresel güç siyasetinin alanına girer.
İsrail ve Filistin Denklemi: Hukuki Alanın Genişlediği Yer
İsrail de ICC’ye taraf değildir. Ancak Filistin, Roma Statüsü’ne taraftır. Bu durumda, Filistin topraklarında işlendiği iddia edilen suçlar, ICC’ye yargı yetkisi sağlar.
Dolayısıyla Benjamin Netanyahu açısından hukukî zemin, Trump’a kıyasla daha “müsait”tir. Nitekim ICC savcılığı zaman zaman İsrail-Filistin bağlamındaki iddialar üzerine incelemeler yürütmüştür. Ancak burada da aynı yapısal sorun ortada durmaktadır: Mahkeme karar verse bile, uygulama devletlerin iş birliğine bağlıdır.
İsrail’in uluslararası sistemdeki stratejik konumu ve özellikle ABD ile olan yakın ilişkisi, bu tür bir yargı sürecinin fiiliyata dökülmesini son derece zor kılmaktadır.
Lahey’in Gücü ve Sınırları: Hukuk Nereye Kadar?
Uluslararası Ceza Mahkemesi, norm üretme kapasitesi yüksek, ancak yaptırım gücü sınırlı bir kurumdur. Afrika’daki bazı liderlerin yargılanabilmesi, çoğu zaman bu ülkelerin küresel sistemdeki görece zayıf konumları nedeniyle mümkün olmuştur. Bu durum, ICC’ye yönelik “seçici adalet” eleştirilerini de beraberinde getirmiştir.
Uluslararası hukuk, teorik olarak evrenseldir; ancak uygulamada güç dağılımından bağımsız işlemez. Bu nedenle ICC’nin önündeki en büyük sorun hukukî değil, eşitsiz güç ilişkilerinden kaynaklanan fiilî durumdur: Güçlü olanın, hesap vermekten kaçınması hali...
Sonuç: Adaletin Sınırı, Gücün Başladığı Yerdir
Donald Trump ve Benjamin Netanyahu’nun Lahey’de yargılanması ihtimali, uluslararası sistemin temel çelişkisini açığa çıkarmaktadır: Evrensel adalet iddiası ile jeopolitik gerçeklik arasındaki uçurum.
Trump için savaş suçlarından yargılanma olasılığı, mevcut güç dengeleri içinde sadece teorik bir tartışmadan ibarettir. Netanyahu için ise hukuki zemin daha müsaittir ama siyasi engeller aşılmaz görünmektedir.
Son kertede mesele şudur: Uluslararası Ceza Mahkemesi bir mahkemedir, ancak aynı zamanda bir siyaset alanıdır. Sorun yalnızca hukuki mekanizmaların eksikliği değildir. Asıl mesele, bu mekanizmaları işletecek siyasi iradenin var olup olmadığıdır. Ve bugünün dünyasında bu irade, hâlâ güç hiyerarşilerinin gölgesinde şekillenmektedir.