SON DAKİKA

OSMANLI’DA POLİTİK TARİH İNCELEMESİ

Yazının Giriş Tarihi: 01.06.2026 12:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 01.06.2026 12:10

Siyasette sağ ve sol kavramları, kökenini 18. Yüzyıl Fransız Devrimi’nden alan ve zamanla evrenselleşen ideolojik yönelimleri tanımlar. Sol, genellikle toplumsal ilerlemeyi, laikliği, eşitlikçi ve devrimci değişimleri savunan ideolojileri ifade ederken; sağ ise daha çok geleneğin korunmasını, otoriteye bağlılığı, dine veya milliyetçiliğe vurgu yapan muhafazakâr tutumları temsil eder. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bu terimler modern anlamlarıyla kullanılmasa da, benzer ideolojik ayrımlar gelenekçi ve reformcu şeklinde kendini göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 20. yüzyıldan itibaren sağ-sol ekseni, siyasi partilerin konumlanmasında belirleyici olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nda İdeolojik Yapı ve Dönemler

Osmanlı İmparatorluğu, 1299’da kuruluşundan itibaren mutlak monarşi ile yönetilen, İslam dinine dayalı bir imparatorluktu. Bu yönetim biçimi günümüz siyasi görüşlerine birebir oturmasa da (anakronik bir hata olur) muhafazakâr sağ olarak nitelendirilebilecek bir karaktere sahipti. Devletin meşruiyeti dine ve geleneksel hanedan otoritesine dayanıyordu. Padişah, hem dünyevi hem dini otoriteyi (halife unvanıyla) şahsında toplayan mutlak hükümdardı. Toplum, hiyerarşik bir düzen içinde millet sistemi ile yönetiliyor, farklı din ve milletlerden tebaalar kendi cemaat önderlerinin gözetiminde yaşarken, Osmanlı hanedanı ve bürokrasisi devletin bekasını her şeyin üstünde tutuyordu.

Kuruluş Dönemi

Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Dönemi, Osman Bey’in beylikten devlete geçişinden İstanbul’un fethine kadar uzanır (1299-1453). Bu dönemde ideolojik bir ayrışmadan ziyade, fetih ruhu ve gaza ideolojisi (İslam uğruna cihat etme ideali) hâkimdi. Osmanlı beylik olarak ortaya çıktığında, Selçuklu mirasından ve İslami yönetim prensiplerinden etkilenmişti. Devletin ideolojisi diyebileceğimiz şey, padişah ve çevresinin güdümünde şekillenen pragmatik bir yönetim anlayışıydı: Fethedilen topraklarda yerel unsurlarla uzlaşılarak toleranslı bir düzen kuruluyor, gayrimüslim halklar millet sistemi kapsamında dini özerklik karşılığı vergiye bağlanıyordu. Bu sayede Osmanlılar, tebaalarının bağlılığını kazanıp hızla genişleyebildiler. Ancak bu dönemde “sağ-sol” anlamında bir ayrışma yoktu; yönetici elitin İslam’ı ve töreyi referans alan dünya görüşü egemendi ki bu, bugünün terimleriyle oldukça muhafazakâr bir duruş sayılır.

Yükselme Dönemi

Osmanlı’nın Yükselme Dönemi, İstanbul’un fethiyle doruğa çıkıp Kanuni Sultan Süleyman dönemi ve 2. Selim dönemiyle büyüyen ve Sokullu Mehmed Paşa’nın ölümüyle biten imparatorluğun en güçlü olduğu zaman dilimidir. Bu dönemde devlet yapısı merkezileşti, klasik Osmanlı sisteminin kurumları olgunlaştı. İdeolojik olarak baktığımızda, Osmanlı yönetimi kendini cihan imparatorluğu olarak konumlandırmıştı; padişah “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” kabul ediliyor, düzenin sürdürülmesi en büyük değer sayılıyordu. Muhafazakârlık bu dönemde devlet politikalarının temelini oluşturuyordu: Geleneksel toplumsal düzen korunuyor, din adamları (ulema) ve askeri sınıf (yeniçeriler, sipahiler) düzeni korurlardı.

Osmanlı’nın yükseliş ideolojisi, fetih ve kudret üzerine kuruluydu. Örneğin, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedip imparatorluğu bir dünya gücüne dönüştürürken, yönetimde de kısmen meritokratik (liyakat) sayılabilecek uygulamalar getirildi. Bu, bir yandan pratik bir yönetim aklıydı ama diğer yandan da eski aristokrasiye dayanmayan, padişaha kul olan yeni bir elit sınıf yaratarak merkezi otoriteyi güçlendirdi. Bu dönemde henüz Osmanlı yönetici elitinde belirgin bir “sol” sayılabilecek fikir akımı yoktu; ancak Rönesans Avrupa’sıyla etkileşim artıyor, reform ihtiyacı henüz hissedilmese de Batı’da olan biten dikkatle izleniyordu.

Duraklama Dönemi

Duraklama Dönemi olarak adlandırılan 17. Yüzyıl, Osmanlı’nın büyük toprak kayıpları yaşamasa da eski ihtişamını yitirmeye başladığı, idari ve askeri alanda zafiyet emareleri gösterdiği dönemdir. Bu dönemde Osmanlı yönetimi sorunları genellikle geçmişe dönüş çabasıyla çözmeye çalıştı. Örneğin, Yeniçeri Ocağı bozulduğunda çözüm olarak eski disiplini geri getirme teşebbüsleri veya ekonomik krizlerde lüks tüketimi yasaklama gibi tedbirler göze çarpar. Bu refleksler, ideolojik olarak gericilik veya en azından yeniliklere direnme şeklinde değerlendirilebilir ki bu da devleti yönetenlerin bakış açısının ne kadar “muhafazakâr sağ” çizgide kaldığını gösterir.

Bununla birlikte 17. Yüzyılda, özellikle 4. Murad ve Köprülüler döneminde, devleti toparlamak için güçlü ve merkeziyetçi hamleler yapıldı. Bu hamleler ideolojik bir yenilik getirmedi; esas amaç devlet nizamının eski ihtişamına getirmekti. İlk kez bu yüzyılda Osmanlı aydınları arasında “Neden geri kaldık?” sorusu sorulmaya başladıysa da, buna verilecek cevap genelde öz değerlere dönmek şeklinde oldu. Kısacası Duraklama devrinde Osmanlı, kendi içinde ilerici gerici çatışmasından çok, mevcut düzeni restorasyon çabasındaydı. Bu anlamda, keskin bir sağ-sol kamplaşması yoksa da değişim talep edenlerle statükoyu koruyanlar arasında bir gerilim doğmaya başladığını söylemek mümkündür.

Gerileme ve Modernleşme Dönemi

18. yüzyıl ile birlikte Osmanlı’nın gerileme dönemi belirginleşti. Askeri yenilgilerle toprak kayıpları hızlandı. (Örneğin 1699 Karlofça Anlaşması ilk büyük toprak kaybıdır). Bu yüzyılda Osmanlı yöneticileri ilk kez Batı’nın üstünlüğünü kabul etme ve buna karşı reform arayışına girme belirtileri gösterdiler. 3. Ahmet dönemindeki Lale Devri (1718-1730) bir zevk ve sefa dönemi olmasının yanı sıra Avrupa etkilerinin Osmanlı elit hayatına girdiği, matbaanın kurulması gibi yeniliklerin denendiği bir süreçti. Bu dönemde ilk kez Osmanlı’da Batı özentisi tartışmaları yaşanmış, ama muhafazakâr kesim bu tür yenilikleri hoş karşılamamıştır. Nitekim 1730’da Patrona Halil İsyanı ile Lale Devri son bulurken isyancılar, eski düzeni bozduğu gerekçesiyle yenilik yanlısı sadrazamı hedef almışlardır. Bu olay, Osmanlı’da yenilikçi (nispeten sol diyebileceğimiz reformcu çizgi) ile gelenekçi (sağ-muhafazakâr) çizgi arasındaki ilk ciddi çatışma olarak görülebilir.

Gerileme döneminin asıl kırılma noktası, 3. Selim ve sonrasındaki reformculardır. 3. Selim (1789-1807) Nizam-ı Cedid adlı kapsamlı bir reform hareketiyle Avrupa tarzı bir ordu kurmaya çalışmış, modern okullar açmış, maliyeyi düzeltmeye girişmiştir. Bu atılımlar, dönemin ulema ve yeniçeri gibi statükocu güçlerinde büyük dirençle karşılaştı ve sonuçta 3. Selim bir yeniçeri ayaklanmasıyla tahttan indirilip öldürüldü. Onun akıbeti, Osmanlı’da yenilikçi hareketlerin ne denli “tehlikeli” sayıldığını ve muhafazakâr direncin sertliğini gösterir. Ancak reform fikri durmamış, 2. Mahmud (1808-1839) 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırarak (Vaka-i Hayriye) reformların önündeki büyük engeli kaldırmıştır.

19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu, ayakta kalabilmek için artık devletin köklü yenilenmesi gerektiğini idrak etmiş durumdaydı. Bu nedenle Tanzimat Dönemi (1839-1876) olarak bilinen süreçte peş peşe fermanlar ve reformlar ilan edildi. Tanzimat Fermanı (1839) ve Islahat Fermanı (1856) ile hukukun üstünlüğü, mülkiyet güvencesi, din ve dil farkı gözetmeden Osmanlı vatandaşlarının eşitliği gibi liberal sayılabilecek ilkeler kabul edildi. Bu reformlar, sekülerleşme yönünde de önemli adımlardı. Örneğin ceza kanunları ve ticaret kanunları hazırlanırken Fransız hukukundan esinlenildi, dini hukuk yerine laik hukukun temelleri atıldı. Tanzimat’la birlikte modern anlamda bir Osmanlılık ideolojisi gelişmeye başladı; imparatorluğu bir arada tutmak için bütün etnik ve dini grupları Osmanlı vatandaşı sayan bir üst kimlik yaratılmaya çalışıldı. Bu, aslında çok uluslu imparatorluğun bütünlüğünü koruma çabasıydı ve bir bakıma imparatorluğu kurtarmak için ilerici fikirlerin uygulanması anlamına geliyordu. Dolayısıyla Tanzimat dönemi, Osmanlı tarihinde belki “sol” diyemesek bile liberal ve modernleşmeci fikirlerin devlet politikası haline geldiği ilk dönemdir.

Tanzimat’ın ardından 1. Meşrutiyet (1876) ilan edilerek ilk Osmanlı Anayasası (Kanun-i Esasi) yürürlüğe kondu ve meşrutiyet (anayasal monarşi) yönetimine geçildi. Bu gelişme, dönemin Genç Osmanlılar hareketinin fikirsel zaferiydi. Genç Osmanlılar (Namık Kemal, Ziya Paşa vb), Osmanlı’da hürriyet, vatan, millet kavramlarını tartışmaya açan, meşruti monarşi yanlısı entelektüellerdi. Onlar, İslam ile liberal değerleri sentezleyen bir ideoloji benimsiyorlardı. Padişahın yetkilerinin anayasa ile sınırlandığı, halkın meclis aracılığıyla yönetime katıldığı bir düzen istiyorlardı. 1876’da 2. Abdülhamid, Genç Osmanlıların desteğiyle meşrutiyeti ilan etti ve ilk Osmanlı parlamentosu açıldı. Bu olay, Osmanlı’da “sol” diyebileceğimiz anayasal-demokratik geleneğin başlangıcı sayılabilir. Ancak gelişme uzun ömürlü olmadı; 93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) felakete dönüşünce Sultan 2. Abdülhamid parlamentoyu kapatarak anayasayı rafa kaldırdı ve istibdat denilen 33 yıllık mutlakıyet dönemini başlattı. Abdülhamid döneminde baskıcı bir yönetim kurulurken, Pan-İslamizm resmi ideoloji haline geldi. Yani padişah, imparatorluğu bir arada tutmak için İslam birliğini vurguluyor, halifelik gücünü kullanarak özellikle Müslüman tebaayı elinde tutmaya çalışıyordu. Öte yandan Osmanlıcılık ideolojisi, imparatorluğun dağılmasını önlemek amacıyla tüm milletleri eşit vatandaşlık paydasında bir arada tutmayı hedefliyordu. Ancak 1870’lerden itibaren hız kazanan milliyetçilik fırtınası, özellikle Balkan milletleri arasında bağımsızlık arzularını harekete geçirerek Osmanlıcılık idealine darbe vurdu.

Bu ideolojik dönüş, Tanzimat’ın Osmanlıcılık (Osmanlı milliyetçiliği) fikrinin başarısızlığa uğradığını gösteriyordu.2. Abdülhamid’in otoriter yönetimi, imparatorluğu da göreceli bir istikrara kavuştursa da özgürlükçü ve yenilikçi fikirleri baskıladı. Onun istibdatına karşı olanlar ise yurt dışında örgütlenerek İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında muhalefet kurdu.

1908’de 2. Meşrutiyet ile 2. Abdülhamid’e karşı ayaklanan Jön Türkler (Genç Türkler), meşrutiyeti yeniden ilan etmeyi başardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti, kısa sürede ülkenin fiili yöneticisi konumuna geldi. İttihatçılar ideolojik olarak kendilerini modernist ve vatansever olarak tanımlıyordu. Çoğu Batı’da eğitim görmüş bu kişiler, Osmanlı’yı kurtarmak için bilimi ve çağdaş kurumları benimsemek gerektiğine inanıyordu. Başlangıçta Osmanlıcılık fikrine bağlı kalsalar da, Balkan Savaşları ve imparatorluğun çözülmesiyle Türk milliyetçiliğine yöneldiler. İttihat ve Terakki’nin son yıllarında Osmanlı devlet politikası resmen Türk milliyetçisi ve merkeziyetçi bir çizgiye kaydı. Örneğin Türkçe’nin hâkim dil kılınması, gayrimüslim ve gayri Türk unsurların denetim altına alınması gibi politikalar güdüldü. Bu sırada muhalefetteki Ahrar Fırkası ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası gibi partiler ise İttihatçıların merkeziyetçiliğine karşı âdem-i merkeziyetçi (yerinden yönetimci ve liberal) fikirleri savunuyorlardı. 1911’de Türk Ocağı kurulması, 1913 sonrasında Türkçülüğün devlet ideolojisi gibi benimsenmesi durumu Osmanlı’da milliyetçilik akımının zirveye çıkışıydı. Bu gelişmeler, imparatorluktaki “sol” diyebileceğimiz çok kültürlü, liberal Osmanlıcılık fikrinin yerini giderek sağ çizgili etnik milliyetçiliğin aldığını gösteriyordu. İmparatorluğun son yıllarında Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları arasında ideolojik bir çekişme yaşandı.

Sonuçta Osmanlı İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı yenilgisiyle tamamen çöktü.İmparatorluğun dağılmasında milliyetçilik akımlarının büyük rolü oldu: Balkan milletlerinin ayaklanmaları, Arap milliyetçiliğinin yükselişi gibi gelişmeler imparatorluğu içeriden parçaladı. Osmanlı yönetici elitinin muhafazakâr monarşik düzeni, çağın milliyetçi ve demokratik akımlarına direnemedi. Osmanlı’nın son yüzyılı ideolojik bir dönüşüm ve mücadele dönemidir. Bu dönem muhafazakâr İslamcı monarşiden, sekülerleşen ve milliyetçileşen bir proto-milli devlete doğru evrilme çabasıyla geçti. İmparatorluk yıkılırken oluşan bu ideolojik durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda belirleyici olacaktı..

Osmanlı ideolojisi genel hatlarıyla kuruluşundan 19. Yüzyıl ortalarına dek muhafazakâr-sağ bir teokratik monarşiydi. 19. Yüzyıl ortasından sonra liberal reformlar devreye girdi, milliyetçilik güçlü bir akım olarak doğdu ve imparatorluğun çöküş sürecinde seküler Türk ulusçuluğu baskın çıktı. Sosyalizm veya sosyal demokrasi gibi fikirler ise ancak imparatorluğun sonlarında marjinal ve etkisiz düzeyde görüldü. Bu ideolojik olgular, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte Türkiye’nin siyasal hayatına yön verdi.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.