Türkiye’nin en temel sorunlarından biri, siyasetin halktan uzaklaşmasıdır. Bir ülkede siyaset bozulursa sadece Meclis bozulmaz. Belediye bozulur, okul bozulur, mahkeme bozulur, kamu kurumu bozulur, insan ilişkileri bile bozulur. Çünkü siyaset, toplumun ortak karar alma düzenidir. Bu düzen kirlenirse, kir sadece parti binalarında kalmaz; sokaklara, okullara, hastanelere, adliyelere, hatta aile sofralarına kadar yayılır. Türkiye’de yaşadığımız büyük sorunların çoğunun altında da bu gerçek vardır: Siyaset yeterince demokratik değildir. Halk, çoğu zaman gerçekten seçen kişi değildir; önüne konulanı seçmek zorunda bırakılan kişidir.
Birinci büyük sorun siyasi partiler yasasıdır.
Demokrasi sadece sandığa gitmek değildir. Sandık önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Eğer halkın önüne çıkarılacak adayları halk belirlemiyorsa, orada demokrasi eksik kalır. Bugün Türkiye’de birçok partide kimin milletvekili olacağına, kimin belediye başkan adayı yapılacağına, kimin önemli görevlere geleceğine çoğu zaman parti üyeleri, mahalleler, şehirler, gençler, kadınlar, emekçiler, sıradan vatandaşlar karar vermiyor. Kararı genellikle lider ve onun yakın çevresi veriyor. Bu çevre bazen akıllı, ahlaklı, liyakatli insanlardan oluşabilir; fakat çoğu zaman güçle, menfaatle, sadakatle, çıkar ilişkileriyle kurulmuş dar bir halkadır. İşte sorun burada başlıyor.
Bir ülkede adayları halk değil de lider seçiyorsa, milletvekili halka değil lidere borçlu olur. Çünkü o kişi bilir ki kendisini Meclis’e gönderen asıl güç halkın iradesi değil, liderin iki dudağı arasından çıkan karardır. Böyle olunca milletvekili halkın derdini değil, liderin memnuniyetini düşünmeye başlar. “Benim şehrimde insanlar ne istiyor?” sorusu yerine, “Genel merkez benden ne istiyor?” sorusu öne çıkar. Bu da siyaseti temsil olmaktan çıkarıp itaat düzenine dönüştürür. İtaat düzeninde fikir gelişmez. Cesaret azalır. Kaliteli insanlar geri çekilir. Kurnazlar, suskunlar, dalkavuklar, emir alanlar yükselir. İşte siyaset böyle çürür.
Bu durumu 15 yaşındaki bir çocuk bile anlayabilir. Sınıfta başkan seçimi yapılacağını düşünelim. Ama öğretmen sınıfa üç aday getiriyor ve diyor ki: “Ben bunları seçtim, siz bunlardan birini seçeceksiniz.” Böyle bir seçimde öğrenciler gerçekten özgür müdür? Kısmen evet, ama tam olarak hayır. Çünkü adayları öğrenciler belirlememiştir. Daha kötüsü, öğretmen sevdiği, sözünden çıkmayan, kendisine itiraz etmeyen öğrencileri aday yapmışsa, sınıf başkanı sınıfın değil öğretmenin temsilcisi olur. Türkiye’de siyaset bazen tam olarak böyle işliyor. Sandık var; ama sandığa giden yol halkın yolu değil, liderin koridoru oluyor.
Bu yüzden siyasi partiler yasası demokratikleşmeden Türkiye’de gerçek anlamda siyaset temizlenemez. Parti içi demokrasi güçlenmelidir. Adayları dar kadrolar değil, parti üyeleri, yerel örgütler ve halkın doğrudan katılabileceği yöntemler belirlemelidir. Ön seçim, şeffaf adaylık süreçleri, hesap verebilirlik, dönem sınırı, parti içi denetim gibi mekanizmalar ciddiye alınmalıdır. Yoksa her seçimde aynı tiyatro oynanır: Birileri adayları belirler, sonra halka “buyurun seçin” denir. Bu demokrasi değil, seçilmiş görüntüsü verilmiş kapalı devre siyasettir.
İkinci büyük sorun temsilde adalettir.
Temsilde adalet şu demektir: Toplumdaki farklı görüşler, farklı partiler, farklı fikirler Meclis’te hak ettiği ölçüde yer bulmalıdır. Bir ülkede yüzde bir oy alan bir siyasi parti bile tamamen yok sayılmamalıdır. Çünkü yüzde bir küçük görünebilir ama büyük bir ülkede bu yüz binlerce insan demektir. Yüz binlerce insanın fikrini “barajı geçemedin, sus” diyerek dışarıda bırakmak adil değildir. Bu insanlar vergi veriyor, askerlik yapıyor, çalışıyor, bu ülkenin yükünü taşıyor. O zaman Meclis’te seslerinin duyulması da haklarıdır.
Seçim barajları, özellikle Türkiye gibi siyasal gerilimleri yüksek olan ülkelerde büyük bir adaletsizlik üretir. Baraj sistemi, bazı partileri olduğundan büyük, bazı partileri ise olduğundan küçük gösterir. Hatta bazen milyonlarca oy çöpe gitmiş gibi olur. Böyle bir durumda Meclis, toplumun aynası olmaktan çıkar. Oysa Meclis toplumun aynası olmalıdır. Aynada kim varsa görünmelidir. Hoşumuza gitmeyen fikirler de görünmelidir. Çünkü demokrasi sadece sevdiğimiz insanların konuşması değildir; sevmediğimiz insanların da hukuk içinde konuşabilmesidir.
Bir parti yüzde bir oy almışsa, o parti Meclis’te temsil edilmelidir. Bunun alternatifi olmamalıdır. Çünkü temsil edilmeyen fikirler yok olmaz; sadece dışarı itilir. Dışarı itilen fikirler zamanla öfkeye dönüşür. Öfke büyürse toplum sertleşir. Toplum sertleşirse siyaset daha da kaba hale gelir. Siyaset kabalaşınca insanlar birbirini dinlemeyi bırakır. Herkes bağırır, kimse anlamaz. Sonra da ülke büyük bir gürültü kazanına döner. Bugün yaşadığımız sorunlardan biri budur: Herkes konuşuyor ama çok az kişi gerçekten temsil edildiğini hissediyor.
Temsilde adalet sadece küçük partilerin meselesi değildir. Bu, toplumun tamamının meselesidir. Çünkü adaletli temsil, siyaseti yumuşatır. İnsanlara “sen de varsın” duygusu verir. Bir insanın fikrine katılmayabilirsiniz ama onun varlığını kabul etmek zorundasınız. Demokrasi biraz da budur: Ben seni sevmek zorunda değilim, ama senin hakkını tanımak zorundayım. Devlet dediğimiz şey de zaten bu olgunluk üzerine kurulmalıdır. Devlet, güçlü olanın kulübü değil, herkesin ortak çatısıdır.
Üçüncü büyük sorun siyasetin finansmanıdır.
Bu konu belki diğerlerinden daha az konuşulur ama en zehirli konulardan biridir. Çünkü para, siyasete girdiği zaman çoğu zaman temiz girmez. Siyasi partiler seçim kampanyası yapmak, afiş bastırmak, miting düzenlemek, reklam vermek, teşkilat çalıştırmak için paraya ihtiyaç duyar. Buraya kadar sorun yok. Sorun, bu paranın nereden geldiği ve karşılığında ne istendiğidir. Eğer bir parti parasını üyelerinden, şeffaf bağışlardan, kamu desteğinden ve denetlenebilir kaynaklardan almıyorsa; gidip büyük müteahhitlerin, zengin iş çevrelerinin, karanlık para sahiplerinin kapısını çalıyorsa, orada siyaset bağımsız kalamaz.
Çünkü kimse büyük parayı bedava vermez.
Bugün bir iş insanı bir partiye büyük para veriyorsa, yarın o partiden ihale, ruhsat, ayrıcalık, vergi kolaylığı, imar avantajı, kamu desteği isteyebilir. Hatta istemekle kalmaz, bunu bir hak gibi görebilir. “Dün ben sana verdim, bugün sen bana vereceksin” der. Böylece siyaset, halkın sorunlarını çözme yeri olmaktan çıkar; borç ödeme yerine dönüşür. Partiler iktidara geldiğinde önce halka değil, kendilerini finanse eden güçlere bakmaya başlar. İşte yolsuzluk düzeni böyle kurulur. Bu düzen bazen çok kibar görünür. Takım elbiseler, toplantılar, bağış yemekleri, sponsor destekleri, seçim kampanyaları… Ama perde arkasında kirli bir hesap defteri çalışır.
Bu sistemde dürüst siyasetçi de zor durumda kalır. Çünkü temiz kalmak isteyen kişi, kirli para düzeni içinde yalnızlaşır. Büyük para bulamayan parti sesini duyurmakta zorlanır. Medyada görünemez. Meydanlarda güçlü kampanya yapamaz. Örgüt kuramaz. Böyle olunca siyaset, fikri güçlü olanların değil, paraya ulaşabilenlerin alanı haline gelir. Bu çok tehlikelidir. Çünkü para siyaseti yönetmeye başladığında halk sadece seyirci olur. Halk oy verir ama asıl pazarlık başka yerde yapılır.
Siyasetin finansmanı tamamen şeffaf olmalıdır. Kim, hangi partiye, ne kadar para verdi? Bu para nereden geldi? Karşılığında bir kamu ihalesi, bir imar kararı, bir devlet avantajı sağlandı mı? Bunların tamamı toplum tarafından görülebilmelidir. Gizli para, demokrasinin karanlık odasıdır. O oda kapatılmadan ülke temizlenemez. Siyasette para olacaksa, bu para kayıtlı, denetimli, sınırlı ve halka açık olmalıdır. Yoksa siyaset milletin değil, para sahiplerinin oyuncağı olur.
Bu üç sorun birbirinden ayrı değildir. Siyasi partiler yasası demokratik olmazsa liderler güçlenir. Liderler güçlendikçe adayları halk değil merkez belirler. Temsilde adalet olmazsa toplumun farklı sesleri Meclis dışında kalır. Farklı sesler dışarıda kalınca siyaset birkaç büyük yapının eline sıkışır. Siyasetin finansmanı kirliyse, bu büyük yapılar para sahiplerine bağımlı hale gelir. Sonuçta ortaya şu çıkar: Halkın adı vardır ama gücü azdır. Sandık vardır ama seçenekler daraltılmıştır. Meclis vardır ama toplum tam olarak orada değildir. Parti vardır ama parti halktan çok lidere bağlıdır.
Böyle bir düzende toplum da bozulur. Çünkü insanlar şunu görür: Liyakat değil sadakat kazandırıyor. Dürüstlük değil bağlantı işe yarıyor. Fikir değil para yol açıyor. Emek değil yakınlık değer görüyor. Bu mesaj topluma yayıldığında gençler de umutsuzlaşır. “Çalışsam ne olacak?” der. “Doğru söylesem ne değişecek?” der. “Bir yere gelmek için iyi olmak değil, birilerinin adamı olmak gerekiyor” diye düşünür. İşte asıl çürüme burada başlar. Siyasetin çürümesi, gençlerin hayal gücünü zehirler. Bundan daha büyük kayıp yoktur.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey çok karmaşık değildir. Daha demokratik siyasi partiler yasası, daha adil temsil sistemi ve daha temiz siyaset finansmanıdır. Bu üçü yapılmadan ülkenin diğer sorunları da tam olarak çözülemez. Çünkü ekonomi de hukuk da eğitim de adalet de bu siyasal zeminin üzerinde durur. Zemin çürükse bina sağlam olmaz. Duvarı boyayabilirsiniz, tabelayı değiştirebilirsiniz, yeni sloganlar bulabilirsiniz; ama temel çürükse ilk büyük sarsıntıda her şey çatlar.
Bu yüzden mesele sadece “hangi parti kazandı?” meselesi değildir. Asıl mesele şudur: Halk gerçekten siyasete katılıyor mu? Adayları belirleyebiliyor mu? Verdiği oy Meclis’e adil biçimde yansıyor mu? Partiler parayı nereden buluyor? Para verenler devletten ne alıyor? Bu sorular sorulmadan demokrasi sadece törensel bir kelimeye dönüşür. Bayraklar asılır, mitingler yapılır, sloganlar atılır; fakat halk yine kapının dışında bekletilir.
Türkiye’nin temiz bir geleceğe ihtiyacı varsa, siyasetin mutfağı temizlenmelidir. Çünkü kirli mutfaktan temiz yemek çıkmaz. Liderlerin dar odalarında belirlenen adaylarla, yüksek barajlarla dışarıda bırakılan milyonlarla, karanlık para ilişkileriyle sağlıklı bir demokrasi kurulamaz. Bu ülkenin insanları sadece oy veren kalabalıklar değildir. Bu toplum, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olmayı hak eden büyük bir millettir. Bunun için siyaset halka açılmalı, Meclis toplumu gerçekten yansıtmalı, para ise siyasetin efendisi değil denetlenen hizmetçisi olmalıdır.
Demokrasi, halkın beş yılda bir sandığa çağrılıp sonra unutulması değildir. Demokrasi, halkın aday belirlerken, karar alınırken, para harcanırken, yasa yapılırken, ülkenin geleceği konuşulurken orada olmasıdır. Halk yoksa demokrasi de yoktur. Geriye sadece dekor kalır. Türkiye artık dekorla vakit kaybetmemelidir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İmdat Demir
TÜRKİYE’DE İŞLERİ ÇİRKİNLEŞTİREN ÜÇ ŞEY
Türkiye’nin en temel sorunlarından biri, siyasetin halktan uzaklaşmasıdır. Bir ülkede siyaset bozulursa sadece Meclis bozulmaz. Belediye bozulur, okul bozulur, mahkeme bozulur, kamu kurumu bozulur, insan ilişkileri bile bozulur. Çünkü siyaset, toplumun ortak karar alma düzenidir. Bu düzen kirlenirse, kir sadece parti binalarında kalmaz; sokaklara, okullara, hastanelere, adliyelere, hatta aile sofralarına kadar yayılır. Türkiye’de yaşadığımız büyük sorunların çoğunun altında da bu gerçek vardır: Siyaset yeterince demokratik değildir. Halk, çoğu zaman gerçekten seçen kişi değildir; önüne konulanı seçmek zorunda bırakılan kişidir.
Birinci büyük sorun siyasi partiler yasasıdır.
Demokrasi sadece sandığa gitmek değildir. Sandık önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Eğer halkın önüne çıkarılacak adayları halk belirlemiyorsa, orada demokrasi eksik kalır. Bugün Türkiye’de birçok partide kimin milletvekili olacağına, kimin belediye başkan adayı yapılacağına, kimin önemli görevlere geleceğine çoğu zaman parti üyeleri, mahalleler, şehirler, gençler, kadınlar, emekçiler, sıradan vatandaşlar karar vermiyor. Kararı genellikle lider ve onun yakın çevresi veriyor. Bu çevre bazen akıllı, ahlaklı, liyakatli insanlardan oluşabilir; fakat çoğu zaman güçle, menfaatle, sadakatle, çıkar ilişkileriyle kurulmuş dar bir halkadır. İşte sorun burada başlıyor.
Bir ülkede adayları halk değil de lider seçiyorsa, milletvekili halka değil lidere borçlu olur. Çünkü o kişi bilir ki kendisini Meclis’e gönderen asıl güç halkın iradesi değil, liderin iki dudağı arasından çıkan karardır. Böyle olunca milletvekili halkın derdini değil, liderin memnuniyetini düşünmeye başlar. “Benim şehrimde insanlar ne istiyor?” sorusu yerine, “Genel merkez benden ne istiyor?” sorusu öne çıkar. Bu da siyaseti temsil olmaktan çıkarıp itaat düzenine dönüştürür. İtaat düzeninde fikir gelişmez. Cesaret azalır. Kaliteli insanlar geri çekilir. Kurnazlar, suskunlar, dalkavuklar, emir alanlar yükselir. İşte siyaset böyle çürür.
Bu durumu 15 yaşındaki bir çocuk bile anlayabilir. Sınıfta başkan seçimi yapılacağını düşünelim. Ama öğretmen sınıfa üç aday getiriyor ve diyor ki: “Ben bunları seçtim, siz bunlardan birini seçeceksiniz.” Böyle bir seçimde öğrenciler gerçekten özgür müdür? Kısmen evet, ama tam olarak hayır. Çünkü adayları öğrenciler belirlememiştir. Daha kötüsü, öğretmen sevdiği, sözünden çıkmayan, kendisine itiraz etmeyen öğrencileri aday yapmışsa, sınıf başkanı sınıfın değil öğretmenin temsilcisi olur. Türkiye’de siyaset bazen tam olarak böyle işliyor. Sandık var; ama sandığa giden yol halkın yolu değil, liderin koridoru oluyor.
Bu yüzden siyasi partiler yasası demokratikleşmeden Türkiye’de gerçek anlamda siyaset temizlenemez. Parti içi demokrasi güçlenmelidir. Adayları dar kadrolar değil, parti üyeleri, yerel örgütler ve halkın doğrudan katılabileceği yöntemler belirlemelidir. Ön seçim, şeffaf adaylık süreçleri, hesap verebilirlik, dönem sınırı, parti içi denetim gibi mekanizmalar ciddiye alınmalıdır. Yoksa her seçimde aynı tiyatro oynanır: Birileri adayları belirler, sonra halka “buyurun seçin” denir. Bu demokrasi değil, seçilmiş görüntüsü verilmiş kapalı devre siyasettir.
İkinci büyük sorun temsilde adalettir.
Temsilde adalet şu demektir: Toplumdaki farklı görüşler, farklı partiler, farklı fikirler Meclis’te hak ettiği ölçüde yer bulmalıdır. Bir ülkede yüzde bir oy alan bir siyasi parti bile tamamen yok sayılmamalıdır. Çünkü yüzde bir küçük görünebilir ama büyük bir ülkede bu yüz binlerce insan demektir. Yüz binlerce insanın fikrini “barajı geçemedin, sus” diyerek dışarıda bırakmak adil değildir. Bu insanlar vergi veriyor, askerlik yapıyor, çalışıyor, bu ülkenin yükünü taşıyor. O zaman Meclis’te seslerinin duyulması da haklarıdır.
Seçim barajları, özellikle Türkiye gibi siyasal gerilimleri yüksek olan ülkelerde büyük bir adaletsizlik üretir. Baraj sistemi, bazı partileri olduğundan büyük, bazı partileri ise olduğundan küçük gösterir. Hatta bazen milyonlarca oy çöpe gitmiş gibi olur. Böyle bir durumda Meclis, toplumun aynası olmaktan çıkar. Oysa Meclis toplumun aynası olmalıdır. Aynada kim varsa görünmelidir. Hoşumuza gitmeyen fikirler de görünmelidir. Çünkü demokrasi sadece sevdiğimiz insanların konuşması değildir; sevmediğimiz insanların da hukuk içinde konuşabilmesidir.
Bir parti yüzde bir oy almışsa, o parti Meclis’te temsil edilmelidir. Bunun alternatifi olmamalıdır. Çünkü temsil edilmeyen fikirler yok olmaz; sadece dışarı itilir. Dışarı itilen fikirler zamanla öfkeye dönüşür. Öfke büyürse toplum sertleşir. Toplum sertleşirse siyaset daha da kaba hale gelir. Siyaset kabalaşınca insanlar birbirini dinlemeyi bırakır. Herkes bağırır, kimse anlamaz. Sonra da ülke büyük bir gürültü kazanına döner. Bugün yaşadığımız sorunlardan biri budur: Herkes konuşuyor ama çok az kişi gerçekten temsil edildiğini hissediyor.
Temsilde adalet sadece küçük partilerin meselesi değildir. Bu, toplumun tamamının meselesidir. Çünkü adaletli temsil, siyaseti yumuşatır. İnsanlara “sen de varsın” duygusu verir. Bir insanın fikrine katılmayabilirsiniz ama onun varlığını kabul etmek zorundasınız. Demokrasi biraz da budur: Ben seni sevmek zorunda değilim, ama senin hakkını tanımak zorundayım. Devlet dediğimiz şey de zaten bu olgunluk üzerine kurulmalıdır. Devlet, güçlü olanın kulübü değil, herkesin ortak çatısıdır.
Üçüncü büyük sorun siyasetin finansmanıdır.
Bu konu belki diğerlerinden daha az konuşulur ama en zehirli konulardan biridir. Çünkü para, siyasete girdiği zaman çoğu zaman temiz girmez. Siyasi partiler seçim kampanyası yapmak, afiş bastırmak, miting düzenlemek, reklam vermek, teşkilat çalıştırmak için paraya ihtiyaç duyar. Buraya kadar sorun yok. Sorun, bu paranın nereden geldiği ve karşılığında ne istendiğidir. Eğer bir parti parasını üyelerinden, şeffaf bağışlardan, kamu desteğinden ve denetlenebilir kaynaklardan almıyorsa; gidip büyük müteahhitlerin, zengin iş çevrelerinin, karanlık para sahiplerinin kapısını çalıyorsa, orada siyaset bağımsız kalamaz.
Çünkü kimse büyük parayı bedava vermez.
Bugün bir iş insanı bir partiye büyük para veriyorsa, yarın o partiden ihale, ruhsat, ayrıcalık, vergi kolaylığı, imar avantajı, kamu desteği isteyebilir. Hatta istemekle kalmaz, bunu bir hak gibi görebilir. “Dün ben sana verdim, bugün sen bana vereceksin” der. Böylece siyaset, halkın sorunlarını çözme yeri olmaktan çıkar; borç ödeme yerine dönüşür. Partiler iktidara geldiğinde önce halka değil, kendilerini finanse eden güçlere bakmaya başlar. İşte yolsuzluk düzeni böyle kurulur. Bu düzen bazen çok kibar görünür. Takım elbiseler, toplantılar, bağış yemekleri, sponsor destekleri, seçim kampanyaları… Ama perde arkasında kirli bir hesap defteri çalışır.
Bu sistemde dürüst siyasetçi de zor durumda kalır. Çünkü temiz kalmak isteyen kişi, kirli para düzeni içinde yalnızlaşır. Büyük para bulamayan parti sesini duyurmakta zorlanır. Medyada görünemez. Meydanlarda güçlü kampanya yapamaz. Örgüt kuramaz. Böyle olunca siyaset, fikri güçlü olanların değil, paraya ulaşabilenlerin alanı haline gelir. Bu çok tehlikelidir. Çünkü para siyaseti yönetmeye başladığında halk sadece seyirci olur. Halk oy verir ama asıl pazarlık başka yerde yapılır.
Siyasetin finansmanı tamamen şeffaf olmalıdır. Kim, hangi partiye, ne kadar para verdi? Bu para nereden geldi? Karşılığında bir kamu ihalesi, bir imar kararı, bir devlet avantajı sağlandı mı? Bunların tamamı toplum tarafından görülebilmelidir. Gizli para, demokrasinin karanlık odasıdır. O oda kapatılmadan ülke temizlenemez. Siyasette para olacaksa, bu para kayıtlı, denetimli, sınırlı ve halka açık olmalıdır. Yoksa siyaset milletin değil, para sahiplerinin oyuncağı olur.
Bu üç sorun birbirinden ayrı değildir. Siyasi partiler yasası demokratik olmazsa liderler güçlenir. Liderler güçlendikçe adayları halk değil merkez belirler. Temsilde adalet olmazsa toplumun farklı sesleri Meclis dışında kalır. Farklı sesler dışarıda kalınca siyaset birkaç büyük yapının eline sıkışır. Siyasetin finansmanı kirliyse, bu büyük yapılar para sahiplerine bağımlı hale gelir. Sonuçta ortaya şu çıkar: Halkın adı vardır ama gücü azdır. Sandık vardır ama seçenekler daraltılmıştır. Meclis vardır ama toplum tam olarak orada değildir. Parti vardır ama parti halktan çok lidere bağlıdır.
Böyle bir düzende toplum da bozulur. Çünkü insanlar şunu görür: Liyakat değil sadakat kazandırıyor. Dürüstlük değil bağlantı işe yarıyor. Fikir değil para yol açıyor. Emek değil yakınlık değer görüyor. Bu mesaj topluma yayıldığında gençler de umutsuzlaşır. “Çalışsam ne olacak?” der. “Doğru söylesem ne değişecek?” der. “Bir yere gelmek için iyi olmak değil, birilerinin adamı olmak gerekiyor” diye düşünür. İşte asıl çürüme burada başlar. Siyasetin çürümesi, gençlerin hayal gücünü zehirler. Bundan daha büyük kayıp yoktur.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey çok karmaşık değildir. Daha demokratik siyasi partiler yasası, daha adil temsil sistemi ve daha temiz siyaset finansmanıdır. Bu üçü yapılmadan ülkenin diğer sorunları da tam olarak çözülemez. Çünkü ekonomi de hukuk da eğitim de adalet de bu siyasal zeminin üzerinde durur. Zemin çürükse bina sağlam olmaz. Duvarı boyayabilirsiniz, tabelayı değiştirebilirsiniz, yeni sloganlar bulabilirsiniz; ama temel çürükse ilk büyük sarsıntıda her şey çatlar.
Bu yüzden mesele sadece “hangi parti kazandı?” meselesi değildir. Asıl mesele şudur: Halk gerçekten siyasete katılıyor mu? Adayları belirleyebiliyor mu? Verdiği oy Meclis’e adil biçimde yansıyor mu? Partiler parayı nereden buluyor? Para verenler devletten ne alıyor? Bu sorular sorulmadan demokrasi sadece törensel bir kelimeye dönüşür. Bayraklar asılır, mitingler yapılır, sloganlar atılır; fakat halk yine kapının dışında bekletilir.
Türkiye’nin temiz bir geleceğe ihtiyacı varsa, siyasetin mutfağı temizlenmelidir. Çünkü kirli mutfaktan temiz yemek çıkmaz. Liderlerin dar odalarında belirlenen adaylarla, yüksek barajlarla dışarıda bırakılan milyonlarla, karanlık para ilişkileriyle sağlıklı bir demokrasi kurulamaz. Bu ülkenin insanları sadece oy veren kalabalıklar değildir. Bu toplum, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olmayı hak eden büyük bir millettir. Bunun için siyaset halka açılmalı, Meclis toplumu gerçekten yansıtmalı, para ise siyasetin efendisi değil denetlenen hizmetçisi olmalıdır.
Demokrasi, halkın beş yılda bir sandığa çağrılıp sonra unutulması değildir. Demokrasi, halkın aday belirlerken, karar alınırken, para harcanırken, yasa yapılırken, ülkenin geleceği konuşulurken orada olmasıdır. Halk yoksa demokrasi de yoktur. Geriye sadece dekor kalır. Türkiye artık dekorla vakit kaybetmemelidir.