Filistin meselesi uzun zamandır bilinçli bir biçimde yanlış bir dille ele alınıyor. “İki taraf”, “çatışma”, “denge” gibi kavramlar, hakikati açıklamak için değil; onu görünmez kılmak için kullanılıyor. Oysa ortada iki eşit taraf yoktur. Ortada işgal eden ve işgale direnen vardır.
Tarafsızlık çağrıları, işgalin normalleştirilmesinden başka bir anlam taşımaz. Bir halkın toprağı gasp edilirken, çocukları öldürülürken, şehirleri kuşatma altındayken “denge”den söz etmek, fiilen güçlüden yana saf tutmaktır. Bu nedenle Filistin’de tarafsızlık diye bir şey yoktur; yalnızca işgale dolaylı destek vardır.
Filistin’de yaşananlar bir güvenlik sorunu değildir; bir sömürge sorunudur. Emperyalizm, İsrail’i yalnızca bir devlet olarak değil, Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak konumlandırmıştır. Filistin halkına uygulanan şiddet, bu karakolun varlık koşuludur. Bu yüzden mesele yerel değil; doğrudan küresel bir tahakküm düzeninin parçasıdır.
Gazze’de yaşanan yıkım, yalnızca bombalarla açıklanamaz. Ambargolarla, açlıkla, susuzlukla sürdürülen kolektif bir cezalandırma politikası söz konusudur. Bu, modern çağın en açık toplu cezalandırma örneklerinden biridir. Buna rağmen Batı dünyası, insan hakları söylemini seçici biçimde kullanmaya devam etmektedir. Bazı ölümler “trajedi”, bazıları ise yalnızca “istatistik”tir.
Türkiye’ye gelince…
Türkiye’de Filistin meselesi çoğu zaman sahici bir anti-emperyalist duruştan çok, iç siyasetin geçici malzemesi hâline getiriliyor. Filistin halkının acısı ya hamasi sloganlara sıkıştırılıyor ya da diplomatik denge gerekçesiyle etkisizleştiriliyor. Bir yanda yüksek perdeden konuşmalar, diğer yanda sürdürülen askeri, ticari ve diplomatik ilişkiler… Bu çelişki görmezden gelinerek “Filistin savunusu” yapılamaz.
Filistin’i savunmak, yalnızca mitinglerde slogan atmak değildir. Filistin’i savunmak; emperyalizme karşı bedel göze alan bir siyasal tutum gerektirir. Türkiye’nin Filistin konusunda gerçek bir sınavdan geçtiği yer tam da burasıdır: Söylem ile pratik arasındaki mesafe.
Burada açık olmak gerekir:
Filistin direnişini kriminalize eden her dil, farkında olsun ya da olmasın, işgali meşrulaştırır.
Filistin’i savunur gibi yapıp emperyalist dengeleri kollayan her tutum, gerçekte Filistin halkını yalnızlaştırır.
Anti-emperyalizm, Filistin söz konusu olduğunda romantik bir söylem olmaktan çıkar; ahlâkî ve siyasal bir turnusol kâğıdına dönüşür. Çünkü Filistin, emperyalist düzenin en çıplak, en savunmasız ama en onurlu direniş alanıdır.
Ve artık şu gerçeği kabul etmek zorundayız:
İşgal sürerken tarafsızlık yoktur.
Tarafsızlık, işgalin başka bir adıdır.
Suskunluk ise suç ortaklığıdır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aydoğan Doğan
Filistin: İşgal Sürerken Tarafsızlık Yalandır
Emperyalizme Karşı Notlar – 2
Filistin meselesi uzun zamandır bilinçli bir biçimde yanlış bir dille ele alınıyor. “İki taraf”, “çatışma”, “denge” gibi kavramlar, hakikati açıklamak için değil; onu görünmez kılmak için kullanılıyor. Oysa ortada iki eşit taraf yoktur. Ortada işgal eden ve işgale direnen vardır.
Tarafsızlık çağrıları, işgalin normalleştirilmesinden başka bir anlam taşımaz. Bir halkın toprağı gasp edilirken, çocukları öldürülürken, şehirleri kuşatma altındayken “denge”den söz etmek, fiilen güçlüden yana saf tutmaktır. Bu nedenle Filistin’de tarafsızlık diye bir şey yoktur; yalnızca işgale dolaylı destek vardır.
Filistin’de yaşananlar bir güvenlik sorunu değildir; bir sömürge sorunudur. Emperyalizm, İsrail’i yalnızca bir devlet olarak değil, Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak konumlandırmıştır. Filistin halkına uygulanan şiddet, bu karakolun varlık koşuludur. Bu yüzden mesele yerel değil; doğrudan küresel bir tahakküm düzeninin parçasıdır.
Gazze’de yaşanan yıkım, yalnızca bombalarla açıklanamaz. Ambargolarla, açlıkla, susuzlukla sürdürülen kolektif bir cezalandırma politikası söz konusudur. Bu, modern çağın en açık toplu cezalandırma örneklerinden biridir. Buna rağmen Batı dünyası, insan hakları söylemini seçici biçimde kullanmaya devam etmektedir. Bazı ölümler “trajedi”, bazıları ise yalnızca “istatistik”tir.
Türkiye’ye gelince…
Türkiye’de Filistin meselesi çoğu zaman sahici bir anti-emperyalist duruştan çok, iç siyasetin geçici malzemesi hâline getiriliyor. Filistin halkının acısı ya hamasi sloganlara sıkıştırılıyor ya da diplomatik denge gerekçesiyle etkisizleştiriliyor. Bir yanda yüksek perdeden konuşmalar, diğer yanda sürdürülen askeri, ticari ve diplomatik ilişkiler… Bu çelişki görmezden gelinerek “Filistin savunusu” yapılamaz.
Filistin’i savunmak, yalnızca mitinglerde slogan atmak değildir. Filistin’i savunmak; emperyalizme karşı bedel göze alan bir siyasal tutum gerektirir. Türkiye’nin Filistin konusunda gerçek bir sınavdan geçtiği yer tam da burasıdır: Söylem ile pratik arasındaki mesafe.
Burada açık olmak gerekir:
Filistin direnişini kriminalize eden her dil, farkında olsun ya da olmasın, işgali meşrulaştırır.
Filistin’i savunur gibi yapıp emperyalist dengeleri kollayan her tutum, gerçekte Filistin halkını yalnızlaştırır.
Anti-emperyalizm, Filistin söz konusu olduğunda romantik bir söylem olmaktan çıkar; ahlâkî ve siyasal bir turnusol kâğıdına dönüşür. Çünkü Filistin, emperyalist düzenin en çıplak, en savunmasız ama en onurlu direniş alanıdır.
Ve artık şu gerçeği kabul etmek zorundayız:
İşgal sürerken tarafsızlık yoktur.
Tarafsızlık, işgalin başka bir adıdır.
Suskunluk ise suç ortaklığıdır.