Solun Sermayeyle İmtihanı: Ayhan Bilgen'in Rahatsız Eden Manifestosu
Yazının Giriş Tarihi: 22.06.2026 11:27
Yazının Güncellenme Tarihi: 22.06.2026 14:33
Ayhan Bilgen'in“Zenginin Malı, Züğürdün Çenesi ve Sol Siyasetin Sermayesi” adlı son yazısı adeta Türkiye siyasetinde uzun zamandır duyulmayan ve cesaret edilmeyen bir manifesto niteliğinde. yazı,Ali Şeriati’nin beyanıyla;uyuşturmayan, afyonlamayan, rahatlatmayan aksine “sizi rahatsız etmeye geldim” hakikatiyle Türkiye siyasetinin ve onun yerleşik ezberlerinin yapı-sökümünü yapmaktadır. Bu kelamları yazarken şunu ifade etmekte yarar görüyorum: Toprağa, dine, ideolojiye tapınan kitlelerin Ayhan Bilgen’i anlaması mümkün değildir. Hitabım özgür ruhlaradır!
Bilgen'in yazısının değeri, belirli siyasal aktörlere yönelik eleştirilerinden öte, siyasetin eksenini yeniden tarif etme cesaretinde yatmaktadır. Kürt meselesi, Alevi meselesi, laiklik, muhafazakârlık, yaşam tarzları, kültürel haklar, çoğulculuk… Bunların her biri kuşkusuz gerçek sorunlardır. Fakat bütün bu tartışmaların arasında sessizce büyüyen, siyasal partileri, medyayı, üniversiteleri, sivil toplumu ve hatta muhalefeti biçimlendiren asıl güç çoğu zaman görünmez kaldı: SERMAYE!
Bu minvaldeşüphesiz 'sermaye dininin' en büyük başarısı kimlikleri siyasal sahnenin merkezine yerleştirebilmiş olması ile igilidir. İnsanlar artık birbirlerine “kimlik olarak sen kimsin” diye soruyor. Korkunç olan şudur ki “bu düzenin gerçek sahibi kim” diye sormuyor. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-muhafazakâr, yerli-kozmopolit tartışmaları büyüdükçe, sermayenin devlet, medya, belediye, sivil toplum ve siyaset üzerindeki tahakkümü daha az konuşuluyor. Bu anlamıyla sermaye maddi bir iktidar biçimi olmakla kalmıyor bilinçdışına kadar sömürgeye tabi tutan bir güç olarak kendi gösteriyor.
Burada solun tarihsel paradoksu-çelişkileri açığa çıkmaktadır. Sol, dışlanan kimliklerin yanında durduğu için sol değildir. Sol, insanı metalaştıran, emeği değersizleştiren, toplumu piyasanın insafına terk eden sermaye düzenine karşı çıktığı ölçüde soldur. Sermaye eleştirisini kaybeden bir sol, geriye sadece kültürel temsil siyaseti bırakır. Bu ise halkın gerçek acılarına dokunmayan, daha çok orta sınıf vicdanını rahatlatan bir liberal ahlak gösterisine dönüşür.
Türkiye solunun temel çelişkilerinden biri burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye solunun trajedisi de tam burada başlıyor. Sermaye eleştirisi üzerine kurulan bir siyasal gelenek, zamanla küresel liberal düzenin kavramsal ve kurumsal sınırları içinde hareket etmeye başladı. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, Türkiye'deki bazı sol medya kuruluşlarının, kültürel projelerin ve siyasal girişimlerin, Soros’un kurucusu olduğuve küresel liberal düzenin en etkili vakıf ağlarından biri olanOpen Society Foundations ve ABD Kongresi tarafından finanse edilen ve liberal demokrasiyi ile serbest piyasa ekonomisini desteklemeyi açık misyonu olarak ilan eden National Endowment for Democracy (NED) gibi kurumlardan da mali destek aldığı bilinmektedir. Sermayeye karşı mücadele ettiğini söyleyen bir siyasal hareket, küresel liberal sermaye düzeninin fon mekanizmalarıyla nasıl bir ilişki kurmaktadır?
Yine Ayhan Bilgen'in belki de en önemli tespitlerinden biri, sermayenin demokrasi fikrini dönüştürme biçimine ilişkindir. Çünkü modern kapitalizm kavramları da işgal etmektedir. Demokrasi bunun en çarpıcı örneğidir. Halk egemenliğini ifade eden demokrasi, zamanla seçimlerden ibaret görülen temsili bir mekanizmaya, daha sonra ise piyasanın ihtiyaçlarına göre tanımlanan liberal bir yönetişim modeline indirgenmiştir. Böylece demokrasi, halkın iktidarı olmaktan çok, sermayenin güven içinde dolaşabileceği bir siyasal istikrar biçimine dönüşmüştür.
Seçimler yapılabilir, hükümetler değişebilir, partiler birbirlerinin yerini alabilir; fakat mülkiyet ilişkileri, finans kapitalin hakimiyeti ve ekonomik güç odakları değişmiyorsa, siyasal değişim büyük ölçüde vitrindeki aktörlerin değişmesinden ibaret kalıyor. Ayhan Bilgen'in "sermaye dereyi geçerken at değiştirir" sözü, aslında bu yapısal sürekliliğinin sarsıcılığını anlatmaktadır.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer kavram, Ayhan Bilgen'in kullandığı "mikro milliyetçilik"tir. Çünkü mikro milliyetçilik toplumsal bütünlüğün parçalanmasıdır. Küresel kapitalizm açısından bakıldığında parçalanmış toplumlar, ortak ekonomik talepler etrafında birleşen toplumlara göre çok daha kolay yönetilebilir. Bir işçinin Kürt ya da Türk olması, bir emekçinin Alevi ya da Sünni olması, bir yurttaşın sekülerya da muhafazakâr olması, elbette toplumsal gerçekliktir. Ancak bu farklılıklar, ortak sömürü düzenini görünmez kılan siyasal duvarlara dönüştüğünde, sermaye açısından son derece işlevsel hâle gelmektedir.
İşin daha ilginci sermaye artık kendi Kürt elitlerini de üretti; tıpkı Türk elitlerini ürettiği gibi. Son süreçte Kürtlerin içinde inşa edilen nasyonalist savrulmalar ve Türk milliyetçiliğinin kötü bir kopyası olan Kürt milliyetçiliği bu elitlerin görüngüleridir. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, sınıfı kimliğin karşısına koymak değildir. Asıl ihtiyaç, sınıf ile kimliği birbirinden koparan neoliberal siyasal aklı aşmaktır. Sermaye tam da bu kopuştan beslenmektedir. Bir tarafta kültürel hakları savunan ama sermaye düzenine dokunmayan bir sol; diğer tarafta milli söylemi yükselten ama finans kapitalle barışık bir Türk ve Kürt sağı...
Son sözü Ayhan Bilgen söylesin: Küresel ölçekte liberal politikalar, nasıl ırkçı, yabancı düşmanı, islamofobik, sağ milliyetçiliği dünyada “saman alevi” gibi yükseltmiş, “balon” gibi şişirmiş ise Türkiye’de de bu dalga kısa sürede bitecektir. Sol, titreyip kendine dönecek, yurtsever ve gerçek halk iradesiyle, yarınların Türkiye’sine ve bölgesel dönüşüm hamlesine öncülük edecektir. Bunu, Osmanlıcılık ve hilafet tartışmalarına kurban etme hevesleri de, engellemeye yetmeyecektir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Aydoğan Doğan
Solun Sermayeyle İmtihanı: Ayhan Bilgen'in Rahatsız Eden Manifestosu
Ayhan Bilgen'in “Zenginin Malı, Züğürdün Çenesi ve Sol Siyasetin Sermayesi” adlı son yazısı adeta Türkiye siyasetinde uzun zamandır duyulmayan ve cesaret edilmeyen bir manifesto niteliğinde. yazı,Ali Şeriati’nin beyanıyla;uyuşturmayan, afyonlamayan, rahatlatmayan aksine “sizi rahatsız etmeye geldim” hakikatiyle Türkiye siyasetinin ve onun yerleşik ezberlerinin yapı-sökümünü yapmaktadır. Bu kelamları yazarken şunu ifade etmekte yarar görüyorum: Toprağa, dine, ideolojiye tapınan kitlelerin Ayhan Bilgen’i anlaması mümkün değildir. Hitabım özgür ruhlaradır!
Bilgen'in yazısının değeri, belirli siyasal aktörlere yönelik eleştirilerinden öte, siyasetin eksenini yeniden tarif etme cesaretinde yatmaktadır. Kürt meselesi, Alevi meselesi, laiklik, muhafazakârlık, yaşam tarzları, kültürel haklar, çoğulculuk… Bunların her biri kuşkusuz gerçek sorunlardır. Fakat bütün bu tartışmaların arasında sessizce büyüyen, siyasal partileri, medyayı, üniversiteleri, sivil toplumu ve hatta muhalefeti biçimlendiren asıl güç çoğu zaman görünmez kaldı: SERMAYE!
Bu minvalde şüphesiz 'sermaye dininin' en büyük başarısı kimlikleri siyasal sahnenin merkezine yerleştirebilmiş olması ile igilidir. İnsanlar artık birbirlerine “kimlik olarak sen kimsin” diye soruyor. Korkunç olan şudur ki “bu düzenin gerçek sahibi kim” diye sormuyor. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-muhafazakâr, yerli-kozmopolit tartışmaları büyüdükçe, sermayenin devlet, medya, belediye, sivil toplum ve siyaset üzerindeki tahakkümü daha az konuşuluyor. Bu anlamıyla sermaye maddi bir iktidar biçimi olmakla kalmıyor bilinçdışına kadar sömürgeye tabi tutan bir güç olarak kendi gösteriyor.
Burada solun tarihsel paradoksu-çelişkileri açığa çıkmaktadır. Sol, dışlanan kimliklerin yanında durduğu için sol değildir. Sol, insanı metalaştıran, emeği değersizleştiren, toplumu piyasanın insafına terk eden sermaye düzenine karşı çıktığı ölçüde soldur. Sermaye eleştirisini kaybeden bir sol, geriye sadece kültürel temsil siyaseti bırakır. Bu ise halkın gerçek acılarına dokunmayan, daha çok orta sınıf vicdanını rahatlatan bir liberal ahlak gösterisine dönüşür.
Türkiye solunun temel çelişkilerinden biri burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye solunun trajedisi de tam burada başlıyor. Sermaye eleştirisi üzerine kurulan bir siyasal gelenek, zamanla küresel liberal düzenin kavramsal ve kurumsal sınırları içinde hareket etmeye başladı. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, Türkiye'deki bazı sol medya kuruluşlarının, kültürel projelerin ve siyasal girişimlerin, Soros’un kurucusu olduğuve küresel liberal düzenin en etkili vakıf ağlarından biri olanOpen Society Foundations ve ABD Kongresi tarafından finanse edilen ve liberal demokrasiyi ile serbest piyasa ekonomisini desteklemeyi açık misyonu olarak ilan eden National Endowment for Democracy (NED) gibi kurumlardan da mali destek aldığı bilinmektedir. Sermayeye karşı mücadele ettiğini söyleyen bir siyasal hareket, küresel liberal sermaye düzeninin fon mekanizmalarıyla nasıl bir ilişki kurmaktadır?
Yine Ayhan Bilgen'in belki de en önemli tespitlerinden biri, sermayenin demokrasi fikrini dönüştürme biçimine ilişkindir. Çünkü modern kapitalizm kavramları da işgal etmektedir. Demokrasi bunun en çarpıcı örneğidir. Halk egemenliğini ifade eden demokrasi, zamanla seçimlerden ibaret görülen temsili bir mekanizmaya, daha sonra ise piyasanın ihtiyaçlarına göre tanımlanan liberal bir yönetişim modeline indirgenmiştir. Böylece demokrasi, halkın iktidarı olmaktan çok, sermayenin güven içinde dolaşabileceği bir siyasal istikrar biçimine dönüşmüştür.
Seçimler yapılabilir, hükümetler değişebilir, partiler birbirlerinin yerini alabilir; fakat mülkiyet ilişkileri, finans kapitalin hakimiyeti ve ekonomik güç odakları değişmiyorsa, siyasal değişim büyük ölçüde vitrindeki aktörlerin değişmesinden ibaret kalıyor. Ayhan Bilgen'in "sermaye dereyi geçerken at değiştirir" sözü, aslında bu yapısal sürekliliğinin sarsıcılığını anlatmaktadır.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer kavram, Ayhan Bilgen'in kullandığı "mikro milliyetçilik"tir. Çünkü mikro milliyetçilik toplumsal bütünlüğün parçalanmasıdır. Küresel kapitalizm açısından bakıldığında parçalanmış toplumlar, ortak ekonomik talepler etrafında birleşen toplumlara göre çok daha kolay yönetilebilir. Bir işçinin Kürt ya da Türk olması, bir emekçinin Alevi ya da Sünni olması, bir yurttaşın sekülerya da muhafazakâr olması, elbette toplumsal gerçekliktir. Ancak bu farklılıklar, ortak sömürü düzenini görünmez kılan siyasal duvarlara dönüştüğünde, sermaye açısından son derece işlevsel hâle gelmektedir.
İşin daha ilginci sermaye artık kendi Kürt elitlerini de üretti; tıpkı Türk elitlerini ürettiği gibi. Son süreçte Kürtlerin içinde inşa edilen nasyonalist savrulmalar ve Türk milliyetçiliğinin kötü bir kopyası olan Kürt milliyetçiliği bu elitlerin görüngüleridir. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, sınıfı kimliğin karşısına koymak değildir. Asıl ihtiyaç, sınıf ile kimliği birbirinden koparan neoliberal siyasal aklı aşmaktır. Sermaye tam da bu kopuştan beslenmektedir. Bir tarafta kültürel hakları savunan ama sermaye düzenine dokunmayan bir sol; diğer tarafta milli söylemi yükselten ama finans kapitalle barışık bir Türk ve Kürt sağı...
Son sözü Ayhan Bilgen söylesin: Küresel ölçekte liberal politikalar, nasıl ırkçı, yabancı düşmanı, islamofobik, sağ milliyetçiliği dünyada “saman alevi” gibi yükseltmiş, “balon” gibi şişirmiş ise Türkiye’de de bu dalga kısa sürede bitecektir. Sol, titreyip kendine dönecek, yurtsever ve gerçek halk iradesiyle, yarınların Türkiye’sine ve bölgesel dönüşüm hamlesine öncülük edecektir. Bunu, Osmanlıcılık ve hilafet tartışmalarına kurban etme hevesleri de, engellemeye yetmeyecektir.
Aydoğan DOĞAN