Dünya siyasetinde güç dengeleri çoğu zaman güvenlik, caydırıcılık ve jeopolitik çıkar kavramları üzerinden tartışılır. Ancak bu kavramların arkasında çoğu zaman görünmez kılınan bir gerçek vardır: büyük güçlerin yürüttüğü savaş stratejilerinin bedelini en çok siviller, özellikle de çocuklar öder. İran’ın Minab kentinde bir kız okuluna yönelik gerçekleştirilen saldırı, emperyal müdahalelerin ve militarist politikaların insanlık açısından nasıl bir trajedi ürettiğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Minab’daki saldırı yalnızca yerel bir güvenlik meselesi değildir; aynı zamanda küresel güç siyaseti ve emperyal müdahale mekanizmalarının doğrudan sonucu olan bir şiddet biçimi olarak değerlendirilmelidir. ABD’nin Orta Doğu’da uzun yıllardır sürdürdüğü askeri varlık ve İsrail’in bölgedeki saldırgan güvenlik doktrini, uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça tartışılan hegemonik müdahale ve askeri üstünlük stratejisinin en somut örnekleri arasında yer almaktadır. Bu stratejilerin yarattığı çatışma ortamı ise sivil yaşam alanlarını doğrudan hedef haline getirmektedir.
Uluslararası insancıl hukuk açısından bakıldığında, Minab’daki kız okuluna yönelik saldırı sivil hedeflerin korunması ilkesinin açık ihlali anlamına gelmektedir. Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde tanımlanan ayrım ilkesi (principle of distinction) savaşan tarafların askeri hedeflerle sivil hedefleri ayırt etmesini zorunlu kılar. Okullar ise uluslararası hukukta açık biçimde korunması gereken sivil alanlar arasında yer alır. Buna rağmen eğitim kurumlarının hedef haline gelmesi, militarizmin ulaştığı etik çöküşün çarpıcı bir göstergesidir.
Orta Doğu’da son yıllarda giderek yoğunlaşan ABD ve İsrail merkezli askeri operasyonlar, yalnızca bölgesel güvenliği değil aynı zamanda uluslararası hukukun meşruiyetini de tartışmalı hale getirmektedir. Uluslararası ilişkiler teorisinde bu durum hegemonik istikrar paradoksu ve güvenlik paradoksu (security dilemma) kavramlarıyla açıklanır. Bir aktör kendi güvenliğini artırmak için askeri gücünü genişlettiğinde, bu durum diğer aktörlerin güvenlik algısını zayıflatır ve çatışma sarmalı daha da derinleşir. Ancak bu sarmalın en ağır sonuçları cephe hattındaki siviller üzerinde ortaya çıkar.
Minab’daki kız okuluna yönelik saldırı bu bağlamda yalnızca askeri bir olay değil, aynı zamanda emperyal güç projeksiyonunun sivil yaşam üzerindeki yıkıcı etkisinin somut bir örneğidir. ABD’nin Orta Doğu’daki askeri müdahaleleri ve İsrail’in bölgesel güvenlik doktrini, bölgeyi uzun yıllardır vekâlet savaşlarının (proxy wars) ve sürekli militarizasyonun sahasına dönüştürmüştür. Bu süreçte uluslararası hukuk çoğu zaman büyük güçlerin stratejik çıkarları karşısında etkisiz bırakılmıştır.
Daha da önemlisi, saldırının bir kız okulunu hedef alması meselenin yalnızca askeri değil aynı zamanda toplumsal ve kültürel boyutunu da ortaya koymaktadır. Eğitim kurumlarına yönelik saldırılar, sosyoloji literatüründe gelecek kuşakların sistematik olarak zayıflatılması anlamına gelir. Bir okulun yıkılması yalnızca bir binanın yok edilmesi değildir; bir toplumun geleceğine yönelik doğrudan bir müdahaledir.
Batılı güçlerin uluslararası arenada sıklıkla dile getirdiği insan hakları ve demokrasi söylemleri, bu tür olaylar karşısında ciddi bir normatif tutarsızlık ile karşı karşıya kalmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu durum normatif ikiyüzlülük (normative hypocrisy) olarak tanımlanır. İnsan hakları söylemi siyasi araç haline geldiğinde, gerçek mağdurlar çoğu zaman görünmez hale gelir.
Minab’da hayatını kaybeden çocuklar bu görünmezliğin en acı sembolüdür. Onlar yalnızca İranlı çocuklar değildir; onlar savaşın en savunmasız kurbanlarıdır. Dünya barışı üzerine konuşan uluslararası sistemin gerçek sınavı da tam olarak burada başlar: Siviller söz konusu olduğunda ilkeler gerçekten evrensel midir, yoksa jeopolitik çıkarların gölgesinde mi kalmaktadır?
Bugün Orta Doğu’nun ihtiyacı daha fazla askeri operasyon ya da daha sert güvenlik doktrinleri değildir. Bölgenin ihtiyacı emperyal müdahalelerden arınmış, insan haklarını ve uluslararası hukuku merkeze alan bağımsız bir barış perspektifidir. Çünkü savaşın dili her zaman aynı sonucu üretir: yıkım, travma ve kaybedilen çocukluklar.
Minab’daki kız okulunda hayatını kaybeden çocuklar bize basit ama sarsıcı bir gerçeği hatırlatıyor: Emperyal savaşların kazananı yoktur; geride yalnızca çocuk mezarları kalır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Azra Yılmaz
Emperyal Savaşların Kurbanı Olan Çocuklar
Dünya siyasetinde güç dengeleri çoğu zaman güvenlik, caydırıcılık ve jeopolitik çıkar kavramları üzerinden tartışılır. Ancak bu kavramların arkasında çoğu zaman görünmez kılınan bir gerçek vardır: büyük güçlerin yürüttüğü savaş stratejilerinin bedelini en çok siviller, özellikle de çocuklar öder. İran’ın Minab kentinde bir kız okuluna yönelik gerçekleştirilen saldırı, emperyal müdahalelerin ve militarist politikaların insanlık açısından nasıl bir trajedi ürettiğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Minab’daki saldırı yalnızca yerel bir güvenlik meselesi değildir; aynı zamanda küresel güç siyaseti ve emperyal müdahale mekanizmalarının doğrudan sonucu olan bir şiddet biçimi olarak değerlendirilmelidir. ABD’nin Orta Doğu’da uzun yıllardır sürdürdüğü askeri varlık ve İsrail’in bölgedeki saldırgan güvenlik doktrini, uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça tartışılan hegemonik müdahale ve askeri üstünlük stratejisinin en somut örnekleri arasında yer almaktadır. Bu stratejilerin yarattığı çatışma ortamı ise sivil yaşam alanlarını doğrudan hedef haline getirmektedir.
Uluslararası insancıl hukuk açısından bakıldığında, Minab’daki kız okuluna yönelik saldırı sivil hedeflerin korunması ilkesinin açık ihlali anlamına gelmektedir. Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde tanımlanan ayrım ilkesi (principle of distinction) savaşan tarafların askeri hedeflerle sivil hedefleri ayırt etmesini zorunlu kılar. Okullar ise uluslararası hukukta açık biçimde korunması gereken sivil alanlar arasında yer alır. Buna rağmen eğitim kurumlarının hedef haline gelmesi, militarizmin ulaştığı etik çöküşün çarpıcı bir göstergesidir.
Orta Doğu’da son yıllarda giderek yoğunlaşan ABD ve İsrail merkezli askeri operasyonlar, yalnızca bölgesel güvenliği değil aynı zamanda uluslararası hukukun meşruiyetini de tartışmalı hale getirmektedir. Uluslararası ilişkiler teorisinde bu durum hegemonik istikrar paradoksu ve güvenlik paradoksu (security dilemma) kavramlarıyla açıklanır. Bir aktör kendi güvenliğini artırmak için askeri gücünü genişlettiğinde, bu durum diğer aktörlerin güvenlik algısını zayıflatır ve çatışma sarmalı daha da derinleşir. Ancak bu sarmalın en ağır sonuçları cephe hattındaki siviller üzerinde ortaya çıkar.
Minab’daki kız okuluna yönelik saldırı bu bağlamda yalnızca askeri bir olay değil, aynı zamanda emperyal güç projeksiyonunun sivil yaşam üzerindeki yıkıcı etkisinin somut bir örneğidir. ABD’nin Orta Doğu’daki askeri müdahaleleri ve İsrail’in bölgesel güvenlik doktrini, bölgeyi uzun yıllardır vekâlet savaşlarının (proxy wars) ve sürekli militarizasyonun sahasına dönüştürmüştür. Bu süreçte uluslararası hukuk çoğu zaman büyük güçlerin stratejik çıkarları karşısında etkisiz bırakılmıştır.
Daha da önemlisi, saldırının bir kız okulunu hedef alması meselenin yalnızca askeri değil aynı zamanda toplumsal ve kültürel boyutunu da ortaya koymaktadır. Eğitim kurumlarına yönelik saldırılar, sosyoloji literatüründe gelecek kuşakların sistematik olarak zayıflatılması anlamına gelir. Bir okulun yıkılması yalnızca bir binanın yok edilmesi değildir; bir toplumun geleceğine yönelik doğrudan bir müdahaledir.
Batılı güçlerin uluslararası arenada sıklıkla dile getirdiği insan hakları ve demokrasi söylemleri, bu tür olaylar karşısında ciddi bir normatif tutarsızlık ile karşı karşıya kalmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu durum normatif ikiyüzlülük (normative hypocrisy) olarak tanımlanır. İnsan hakları söylemi siyasi araç haline geldiğinde, gerçek mağdurlar çoğu zaman görünmez hale gelir.
Minab’da hayatını kaybeden çocuklar bu görünmezliğin en acı sembolüdür. Onlar yalnızca İranlı çocuklar değildir; onlar savaşın en savunmasız kurbanlarıdır. Dünya barışı üzerine konuşan uluslararası sistemin gerçek sınavı da tam olarak burada başlar: Siviller söz konusu olduğunda ilkeler gerçekten evrensel midir, yoksa jeopolitik çıkarların gölgesinde mi kalmaktadır?
Bugün Orta Doğu’nun ihtiyacı daha fazla askeri operasyon ya da daha sert güvenlik doktrinleri değildir. Bölgenin ihtiyacı emperyal müdahalelerden arınmış, insan haklarını ve uluslararası hukuku merkeze alan bağımsız bir barış perspektifidir. Çünkü savaşın dili her zaman aynı sonucu üretir: yıkım, travma ve kaybedilen çocukluklar.
Minab’daki kız okulunda hayatını kaybeden çocuklar bize basit ama sarsıcı bir gerçeği hatırlatıyor:
Emperyal savaşların kazananı yoktur; geride yalnızca çocuk mezarları kalır.